Zeynep, açık buzdolabının önünde durmuş, elleriyle başını tutuyordu. Yine her şey silinip süpürülmüştü. Kocası bütün yemekleri yediğini sanıyordu, ama o nereye gittiğini bir türlü anlayamıyordu. Daha sabah yapılan tencere yemeği, dolmada kalan son parça bile sanki yok olmuştu.
Eşiyle konuşup hesap sormak tek bir sonuca, kavgaya varıyordu. Üstelik kocası aylardır işsizdi, evde pinekliyor ve o ise sabahtan akşama kadar uğraşıp getirdiği üç beş kuruşu sadece mutfağa harcıyordu. O kadar uğraşmasına rağmen, göz açıp kapayınca masadaki nimetler eriyip gidiyordu. Zeynep artık bayat ekmeğe talim etmiş, açık renkli acı kahvesini yudumlarken düşüncelere dalmıştı. Gün boyu çalışmaktan yemek yapmaya dermanı kalmıyor, eşi de hiçbir şey olmamış gibi sanki dışarıdan tok gelecekmiş gibi hiçbir şey yapmıyordu.
Ertesi sabah kocası bir odaya çekilmiş, yüksek sesle, “Yarın annemin evine gidiyorum. Kardeşim Murata yardım etmemiz lazım!” diye bağırıyordu. Zeynep ise artık her türlü açıklamaya kulaklarını tıkamıştı, çünkü kendini iyi hissetmiyordu. Sabah ateşle uyandı, hasta olduğuna karar verdi ve bir kaç ilaç alıp yatağa uzandı.
Ne kadar uyuduğunu bilmiyordu, derin bir sersemlik içindeyken mutfaktan gelen tuhaf tıkırtılarla uyandı. Tencerelerin kapakları birbiriyle dans ediyor, buzdolabı sık sık açılıp kapanıyor, arada biri mırıldanarak eski bir şarkı söylüyordu. Evin havası bir masal gibi, garip ve bulanık bir hale bürünmüştü. Zeynep gayriihtiyari doğrulup mutfağa süzüldü. Kapıda, eşiyle hiç anlaşamadığı görümcesi Esmayı gördü.
Esma, ağabeyinin yalnız kendi ailesine değil, ona da bakmak zorunda olduğuna inanıyordu. Ev bütçesi Esma uğradığında sürekli güneş görmemiş kaya gibi küçülüyor, kocası sessizce görümcesine yardım ediyordu. Esma rafları didik didik etti, yeni açılmış bir paket peyniri bir kaba koydu, zeytini bir poşete doldurdu.
Selam! dedi Zeynep, sesi çatallanmıştı.
Sen neden işe gitmedin? diye sordu Esma, gözleri kocaman açıldı, telaşla.
Hastayım. Eşim senin geldiğini biliyor mu bari?
Tabii, anahtarı kendisi verdi.
Demek ki mesele kocamın iştahı değilmiş, senin ellerin uzunmuş.
O benim ağabeyim, istediğim zaman yeğenlerim için yemek alabilirim!
İyi de ağabeyin çalışmıyor, eve hiçbir şey getirmiyor. İki aileyi de ben doyuruyorum, haberim yok!
Sen de anlamıyorsun; ben neyle besleyeceğim çocukları? Bu sucuk için de özür dilememi mi istersin?
Anahtarları bırakmazsan polisi arayacağım. Bu evin sahibi ağabeyin değil, boşuna hayal karıştırma!
Ucuz sucuk yüzünden polisi mi arayacaksın? Allah aşkına! Al anahtarlarını, cimri! Ağabeyime ne biçim bir eşin var diyeceğim.
Farketmez, yakında kendisine başka eş bulur zaten.
Zeynep kendini tutamayıp ağladı. Meğer herkes göz göre göre aptal yerine koyuyormuş. Kimse inanmazdı, görümcesinin her şeyi çalıp sadece kuru ekmek bıraktığına. En kötüsü ise, eşinin bunu bilip sustuğuydu, iştah bahanesiyle suçları örtüp geçiyordu.
Kurallar eskiden belliydi; nasıl bir kaynana, öyle evlat! Bu evde akraba her an çıkıp, gözüne kestirdiğini izinsizce götürebilirdi. Zeynep uzun uzun düşündü, sonunda kocasını arayıp boşanma davası açtığını söyledi.
Eve döneyim, bakalım, seninle konuşalım. Lütfen, kesme yolumu, dedi kocası.
Fazla konuşmaya gerek yok, kararım kesin, dedi Zeynep.
Bazı insanlar değişmez, gençliğine acırım. O an her şey silindi, kocası bir yabancıya dönüştü. Keşke daha önce noktayı koysaydı.
Rüyasındaki bu tuhaf ev, ardında yankılanan kap kacak tıkırtılarıyla, gariplerin gözlerine karışmıştı. Kalan sadece Zeynepin buruk bir iç çekişiydi, loş mutfakta…




