Telefon çaldı. Diğer taraftaki ses soğuk, resmi bir tonla, Eşiniz kaza geçirdi. Fakat hepsi bu kadar değil dedi. Sanki ezberlenmiş bir metni okur gibi konuşuyordu. Kanım damarlarda dondu. Sormadan önce, Hastaneye gelmeniz gerekiyor. Bilinçli, ama yanında bir başkası da vardı, diyerek sözünü kesti.
Üşükçene bir palto olmadan, sandaletle, bir elimde anahtar, diğerinde telefonla evden fırladım. Sokakta gördüğüm ilk taksiye atladım. Şoför gözlerini şaşkınlıkla bana dikti; aklımda tek bir soru çınlıyordu: Yanındakinin kim olduğu ne demek? O da kimdi? Alp hâlihazırda görevden dönmek üzereydi, en azından öyle söylemişti.
Hastaneye götürüldüğümde, acil servis odasına yönlendirildim. Hemşire, film sahnelerinden çıkmış bir ifadeyle bana baktı; merhamet, şaşkınlık ve bir an önce bu konuşmadan kaçma isteği bir arada. Eşiniz bir trafik kazası geçirdi. Kırık yok, ama beyni sarsılmış, yoğun bakımda gözlem altında. Yanındaki kadın ise… araçta onunla birlikteydi, anında hayatını kaybetti, dedi.
Ben hâlâ anlam veremiyordum. Yanındaki kadın kimdi? Bir iş arkadaşı mı? Bir otostopçu mu? Alp asla tanımadığı biriyle vakit geçirmez, hiç kimseyle konuşmaz.
Odada, kaşına bandaj, yüzü çizik bir halde, damptırak altına bağlı bir şekilde yatıyordu. Ben girer girmez gözlerini kaçırdı ve fısıldayarak, Selam, dedi. O an içimde bir şey kırıldı. O kimdi? diye bağırdım. İş arkadaşı mı? diye sordum, ama suskunlukla karşılaştım. Bir an duraksadı, Şu an konuşmak için uygun değil, dedi. Oysa ben zaten cevapları biliyordum.
Ertesi sabah taburcu edildiğinde, Alp gerçeği itiraf etti. O Deryayla bir yıldır görüşüyorduk. Eve dönmek zorundaydı ama beni bir kez daha uğurlamak istedi. Arabaya bindirdim, çok hızlı gittim. Yoldan çıktık, birdenbire herkes bir anda… dedi. Sanki hava durumunu anlatıyor gibi sakin bir ses tonuyla. Ardından, Bu haberle sana ulaşmak istemezdim, diye ekledi.
Eve döndüğümde ev hâlâ aynıydı: Masada soğuk kahve fincanı, ısıtıcının altında ona ait terlikler. Ama her şey artık farklıydı. Alp, sanki bir mucize bekliyormuş gibi, her şey düzelecek diyordu. Ben aynı yatağa, aynı havaya nefes almayı bile zor buluyordum.
Derya otuz dokuz yaşındaydı, iki çocuğu vardı. İnternette bir haberde, eşi yerel kanallarda görünüp, Ne oldu, anlayamıyoruz, Derya mutluydu, tatil planlıyordu diyordu. Ekrana bakarken, orada ben olmalıydım; hiçbir şey bilmeyen ben.
Kapanıp içime döndüm. Yemek yemedim, telefonları açmadım. Kızı geldi, Anne, bir şeyler yapmalısın, dedi. Ne yapacaktım? Aldatmıştı. Aşık olmuştu. Ve bir kaza sonucu sevdiği kadını öldürmüştü. Şimdi ne olacak?
İki hafta sonra Alp, evliliğimizi kurtaracağız diyerek konuşmaya başladı. Ama bu artık iki kişi arasında bir diyalog değildi; kendine bir çıkış yolu bulamayan bir adamın monoloğuydı. Deryayı anmadan, sanki silmek istiyor gibiydi. Ben ise içinde bir kısmı ölmüş bir ben gibiydim; ona güvenen o parça.
Sonunda bavulumu topladım, kız kardeşime gittim ve tek bir cümleyle veda ettim: Ne kadar dayanırım bilmiyorum ama artık onun yalanlarının arka planında kalmak istemiyorum. Alp yalnız kaldı. Aramaya, mesaj atmaya devam etti; bir gün çiçek sepetiyle bile geldi. Ama ben artık aynı kadın değildim.




