Başkasının Hakkına Hiç Göz Dikmedim Marta, henüz lise yıllarında, hem Nastya’yı küçümser hem de ona imrenirdi. Nastya’nın annesi ve babası aşırı içki düşkünüydü, kıt kanaat geçinirlerdi. Nastya her zaman aç, eski püskü elbiseler içinde ve mahzundu. Babası sık sık şiddet gösterirdi. Annesi kızına sahip çıkamaz, eşinin sertliğinden çekinirdi. Hayatında tek tesellisi, biricik büyüğü olan babaannesi olurdu. Babaannesi her ay küçük emekli maaşından “harçlık” diye ona beş lira verirdi; Nastya bu parayla hemen bakkala koşar, kendine ve babaannesine dondurma, helva, şeker alırdı. Ay boyunca idare etmek ister, ama iki günde hepsini bitirirdi; babaannesi o zaman kendi payını verirdi. Marta’nın ailesi ise tam bir refah içindeydi; modern giyimli, şımarık bir kızdı. Nastya ise doğal güzelliği, içtenliği ve insanlarla kolayca anlaşabilmesiyle dikkat çekerdi. Martaysa onunla göz göze bile gelmek istemez, bir defasında onu arkadaşlarının önünde aşağılamıştı: — Sen zavallısın! Nastya babaannesine sarılıp ağlamış, o ise teselli etmişti: — Ona cevap ver kızım: “Doğru söylüyorsun, ben Allah’ın kuluyum!” Sınıfın popüleri Maksim ise tembel ama neşeli bir çocuktu. Lisede Marta’yla yakınlaşmış, sonunda apar topar evlenmişler, bir kız çocukları olmuştu. Nastya ise babaannesini kaybettikten sonra borç harç iş bulmuş, ailesine bakmaya çalışmış, evlilik konusunda acele etmemişti. Yıllar geçti. Bir gün narkolog kapısında, Nastya annesiyle; Maksim eşi Marta ile karşı karşıya geldiler. Marta perişandı, yaşından büyük çökmüştü. Maksim acı acı gülümsedi: — Merhaba, eski sınıf arkadaşım… Dertleri ortaktı. Nastya, Maksim’e içkiyle mücadelede yardımcı oldu. Maksim artık kızını yalnız büyütmekte, Marta ailesine sığınmıştı; sonunda boşanmışlardı. Günün birinde Maksim ile Nastya bir restoranda buluştu. Maksim, lise yıllarından beri ona aşık olduğunu itiraf etti. Mutluluğu yıllar sonra buldular, sade bir nikâhla evlendiler. Maksim’in kızı zamanla Nastya’ya “anne” demeye başladı. Ancak bir gün kapı çalındı. Gelen, perişan haldeki Marta’ydı. — Sen benim kocamı ve kızımı benden çaldın! Hayatım boyunca senden nefret ettim! Nastya dimdik durdu: — Ben başkasının hakkına hiç göz dikmedim. Sen aileni kendi ellerinle terk ettin, anlamadın kıymetlerini. Yine de sana acıyorum Marta… Ve kapıyı, Marta’nın yüzüne kapattı.

BAŞKASININ HAKKINA HİÇ GİRMEDİM

Bir zamanlar, lise sıralarında öğrenim gören Nursel, Gönülden hiç hoşlanmazdı; hatta ona karşı içten içe bir kıskançlık beslerdi. Üstelik küçümserdi de. Gönülün ailesi mahallenin en düşkünlerinden sayılırdı; babası içkiye fazlasıyla düşkündü, annesi de çareyi çoğu kez sessiz kalmakta bulurdu. Arada sırada buldukları işler sayesinde yaşar, kazandıklarını saymak için fazla uğraşmazlardı. Gönül, çoğu zaman aç gezer, elbiseleri yıpranmış olur, yüzünde bir mahcubiyet, içine kapanık bir hal görülürdü. Babası bazen az içtiği, bazen çok içtiği ya da bazen hiçbir sebep yokken şiddete başvururdu.
Anne sessiz, kocasının kaba kuvvetinden korkardı. Sadece Gönülün babaannesi, onun hayatındaki tek aydınlıktı. Her ay, kısıtlı emekli maaşından torununa uslu durduğunda harçlık verirdi. Aslında Gönül yaramazlık yapsa bile, babaannesi bunu görmezden gelir, yine de onun neşesini eksik etmezdi. O beş lira Gönülün hayatına en parlak günü getirirdi! Hemen koşar bakkala giderdi. İki dondurma (biri kendisine, biri babaannesine), biraz helva ve birkaç akide şekeri alırdı.
Her seferinde tatlıları bir ay idareli yiyeyim diye niyet ederdi, fakat çoğu kez iki gün geçmeden hepsi biterdi. O vakit sevgili babaanne kalan dondurmasını buzdolabından çıkarıp uzatır, Al yavrum, benim boğazım ağrıyor derdi.
Ne tuhaf, diye içinden geçirirdi Gönül, babaannemin boğazı ne zaman şeker bitse o zaman ağrıyor…
Gönül hep bir umutla babaannesinin payına göz koyardı.

Nurselin hayatı ise tam tersiydi. Evleri her daim bolluk içindeydi. Anne-babası iyi kazanır, kızlarının üstünü başını özenle alır, hiçbir ihtiyacından mahrum bırakmazlardı. Nursel, her zaman en yeni, en güzel kıyafetleriyle gezerdi. Mahalleden arkadaşları bile ondan bazen elbise ödünç alırdı. El bebek gül bebekti; açlık, yoksulluk yüzü görmemişti.
Nurselin içini ise esas Gönülün güzelliği burkardı. Gönül’de öyle bir içtenlik, öyle bir sevgi vardı ki, en asi kişiyi bile kendisine çekebilirdi. Üstelik aldığı ibretlik hallere rağmen, insanlarla güzel geçinmeyi bilirdi.
Nursel ise Gönülle konuşmayı kendine yediremezdi. Yolda karşılaştıklarında sert ve küçümseyici bir bakış atardı; sanki Gönül bir soğuk duş almış gibi olmazdı. Hatta bir defasında Nursel, tüm sınıf önünde Gönüle bağırmıştı:
Sen zavallısın!
Gönül gözyaşları içinde eve koşup her şeyi babaannesine anlattı. Babaannesi onu yanına alıp saçını okşadı:
Ağlama güzel yavrum. Yarın o kızı gördüğünde de ki: Sen haklısın. Ben Allahın kuluyum…
Gönülün o an içi hafiflemiş, gözyaşı dinmişti.

Nursel de güzel bir kızdı ama hangi sebepse, onun güzelliği başka, soğuk ve mesafeliydi.
Sınıfta ise tüm kızların gözünde favori olan bir çocuk vardı: Burak.
Burakın derslerle arası yoktu, şakacı, espritüeldi. Kaç aldığı not umurunda olmaz, sürekli şaka yapar, neşesi etrafa yayılırdı. Öğretmenlerin bazıları her ne kadar Burakın karnesini kırmızılarla süsleyip azar işitirse de, neşesinden, zararsızlığından dolayı kolay kolay kızamazlardı.
Lise son sınıfta Burak, Nurseli her gün okul çıkışında evine kadar bırakmaya başladı. Sabahları ise okul kapısında onu bekleyip, birlikte sınıfa girerlerdi. Sınıftakiler de onlara takılırdı:
Aha, damat-gelin geliyor!
Öğretmenler bile aralarında bir aşk doğduğunu fark etmişti.

Sonunda mezuniyet zili çaldı, balo yapıldı, herkes bir yana dağıldı.
Nurselle Burak hızlıca evlendi; mecburiyetten. Sebebi göz önündeydi, saklamak mümkün değildi. En güzel gelinlik de örtse karnını, kimseyi kandıramazlardı. Beş ay sonra kızları Selin doğdu.
Gönül ise okulu bitirip hemen çalışmak mecburiyetinde kaldı. Sevgili babaannesi artık hayatta değildi. Anne-baba da Gönülden destek beklemeye başlamıştı. Gönülün talibi çoktu ama öyle içini titreten biri hiç çıkmadı karşısına. Zaten ailesinin halinden utanıyordu.

Yıllar su gibi geçti, on yıl ardından…
Bir gün, bağımlılık kliniğinin kapısında iki aile karşılaştı: Gönül ve annesi, öte yanda Burak ile Nursel.
Gönül, Burakı hemen tanıdı. Adam olgunlaşmış, yakışıklı biri olmuştu. Nursel ise tanınamayacak haldeydi. İkiyüzlü, elleri titrek, bakışları donuk ve yaşlanmış bir kadındaha yirmi sekizinde!
Burak mahçup bir şekilde Gönül’ün yüzüne baktı:
Selam eski sınıf arkadaşım, dedi, sesi biraz kısıktı. Burada eski tanıdıkla karşılaşmak istememiş gibiydi.
Merhaba Burak. Görüyorum ki başın dertte. Uzun zamandır mı böyle? dedi Gönül, durumu çabucak kavrayarak.
Uzun zamandır, diye Burak utançla cevapladı.
İçkiye alışmış bir kadın, insanın hayatını mahveder. Ben annemden bilirim. Babam da içkiden yandı kavruldu, dedi Gönül, hem kendine hem Buraka iç geçirerek.

O günden sonra, Burak ve Gönül telefonlarını birbirine verdi. Olur ya, bir derdin birliği olur diye düşündüler. Burak, Gönüle sık sık uğramaya başladı. Senin bu acıları aşmada tecrüben daha fazla, bana akıl ver derdi.
Gönül mecbur kaldığı zor hayatı ve acılarını paylaşmayı memnuniyetle kabul etti. İçkiye karşı neler yapılmalı, ne yapmamak gerek, hepsini anlattı. O, iyi bilirdi ki, çoğu erkek denizde değil, içki kadehinde boğulurdu zaten…

Sonraları ortaya çıktı ki, Burak kızı Selinle uzun süredir baş başaymış. Nursel ise anne-babasının yanında kalıyormuş. Burak kızını annesinin öfkeli halinden uzak tutmak istemişti. Bardağı taşıran son olay, Burakın işten döndüğünde Nurseli sarhoş halde yerde bulması ve üç yaşındaki Selini camda aşağı uçmaya hazır vaziyette yakalamasıydı. Çok çekmişti Nurselden… İnsan gönlü su gibi değildir ki, bakınca derinliği belli olsun; bir bakışta anlaşılmaz… Ve hepsinden ötesi, Nursel iyileşmek istemiyordu. Her şeyin kontrolünde olduğunu, isterse bırakacağını sanıyordu. Fakat uçuruma gitmeye kararlıydı…
Evlilik bitti.

Bir gün Burak, Gönülü yemeğe davet edip duygularını itiraf etti. Lisede ona karşı duyguları olduğunu, hatta ret korkusundan açılmaya cesaret edemediğini anlattı. Sonra işler sarpa sarmış, bebek gelmişti. Şimdi kliniğe rastlamalarını bir işaret olarak görüyordu. Gönülle konuşunca bal yemiş gibi ferah hissediyordu.
Burak, Gönüle evlenme teklif etti. Gönül de kalbini o güne dek kapasa da hislerini gizleyemedi. Fakat Nurselin yolunu kesmek, eski acılara dönmek istemezdi. Şimdi ise Burak özgürdü, her şey değişmişti. Onun sevgisini kabul etti tamamen.
Küçük bir nikah kıyıp sessiz sedasız evlendiler. Gönül, Burakın evine taşındı. Selin başta yabancı kadına karşı mesafeli davrandı. Babasının sevgisinin bölüneceğini sezmişti, ama Gönül öyle içten bir sıcaklık ve sevgi gösterdi ki, Selin kısa süre içinde anne demeye başladı. Sonra eve minik bir kız kardeş, Elif katıldı.

Yıllar geçip giderken bir gün kapı çaldı. Kapıyı Gönül açtı. Karşısında… Nursel! Yüzü ve sesiyle tanımak zordu, ama içki kokusu ve haliyle o olduğu belliydi.
Seni yılan, kocamı ve kızımı elimden aldın! Boşuna yıllarca senden nefret etmemişim! diye bağırdı.
Gönülün yüzü bir milim oynamadı; kendinden emin, bakımlıydı, güzeldi.
Başkasının hakkına hiç girmedim. Sen aileni elinin tersiyle ittin, hiçbir şey anlamadan gittin. Ben hiç kötü laf etmedim ardında. Sana gerçekten acıyorum, Nursel…
Ve usulca kapıyı Nurselin yüzüne kapattı.

Rate article
Lifequest
Başkasının Hakkına Hiç Göz Dikmedim Marta, henüz lise yıllarında, hem Nastya’yı küçümser hem de ona imrenirdi. Nastya’nın annesi ve babası aşırı içki düşkünüydü, kıt kanaat geçinirlerdi. Nastya her zaman aç, eski püskü elbiseler içinde ve mahzundu. Babası sık sık şiddet gösterirdi. Annesi kızına sahip çıkamaz, eşinin sertliğinden çekinirdi. Hayatında tek tesellisi, biricik büyüğü olan babaannesi olurdu. Babaannesi her ay küçük emekli maaşından “harçlık” diye ona beş lira verirdi; Nastya bu parayla hemen bakkala koşar, kendine ve babaannesine dondurma, helva, şeker alırdı. Ay boyunca idare etmek ister, ama iki günde hepsini bitirirdi; babaannesi o zaman kendi payını verirdi. Marta’nın ailesi ise tam bir refah içindeydi; modern giyimli, şımarık bir kızdı. Nastya ise doğal güzelliği, içtenliği ve insanlarla kolayca anlaşabilmesiyle dikkat çekerdi. Martaysa onunla göz göze bile gelmek istemez, bir defasında onu arkadaşlarının önünde aşağılamıştı: — Sen zavallısın! Nastya babaannesine sarılıp ağlamış, o ise teselli etmişti: — Ona cevap ver kızım: “Doğru söylüyorsun, ben Allah’ın kuluyum!” Sınıfın popüleri Maksim ise tembel ama neşeli bir çocuktu. Lisede Marta’yla yakınlaşmış, sonunda apar topar evlenmişler, bir kız çocukları olmuştu. Nastya ise babaannesini kaybettikten sonra borç harç iş bulmuş, ailesine bakmaya çalışmış, evlilik konusunda acele etmemişti. Yıllar geçti. Bir gün narkolog kapısında, Nastya annesiyle; Maksim eşi Marta ile karşı karşıya geldiler. Marta perişandı, yaşından büyük çökmüştü. Maksim acı acı gülümsedi: — Merhaba, eski sınıf arkadaşım… Dertleri ortaktı. Nastya, Maksim’e içkiyle mücadelede yardımcı oldu. Maksim artık kızını yalnız büyütmekte, Marta ailesine sığınmıştı; sonunda boşanmışlardı. Günün birinde Maksim ile Nastya bir restoranda buluştu. Maksim, lise yıllarından beri ona aşık olduğunu itiraf etti. Mutluluğu yıllar sonra buldular, sade bir nikâhla evlendiler. Maksim’in kızı zamanla Nastya’ya “anne” demeye başladı. Ancak bir gün kapı çalındı. Gelen, perişan haldeki Marta’ydı. — Sen benim kocamı ve kızımı benden çaldın! Hayatım boyunca senden nefret ettim! Nastya dimdik durdu: — Ben başkasının hakkına hiç göz dikmedim. Sen aileni kendi ellerinle terk ettin, anlamadın kıymetlerini. Yine de sana acıyorum Marta… Ve kapıyı, Marta’nın yüzüne kapattı.