İki Adam Boynumda: Aileni ve Koca Kadınlar Kafilesini Evime Taşıdın! Benim Evimde Misafir İstemiyorum – Şimdi Kim Kime Muhtaç Göreceğiz!

İki Adam ve Kadının Omuzları

Yeter artık! Seç: ya ben, ya da senin kardeşin ve onun peşindeki kızlar ordusu! Sonunda iyice başını alıp gittin. Önce bütün akrabalarını benim sırtıma yükledin, şimdi bir de tanımadığım kadınlar mı? Keyfiniz yerinde vallahi!

Ayşegül, yatak odasının ortasında ayakta duruyordu, tirtir titriyordu sinirden. Elinde, yeni bulduğu o delil vardıbaşkasına ait olduğu kesin, ince bir ten çorabı. Az önce yatağın altından çekip çıkarmıştı ve emindi, o kesinlikle ona ait değildi.

Emrah ise, ne özür diledi ne de biraz olsun pişmanlık gösterdi. Tam tersine, öyle suratını buruşturmuştu ki sanki eve başkasını Ayşegül getirmiş gibi. Yerinde duramayıp kapıya bakıp duruyordu.

Ayşegül, abartma artık! Hep pireyi deve yapıyorsun, diye söylendi Emrah. Oğlum bu bizim misafirimiz yahu. Benim kardeşim, hani senin de kayının. Kız arkadaşını bir kere getirmiş, ne var bunda? Sana ne zararı var?

Ayşegülün pek de zararda gözü yoktu. Hissettiği şey bambaşkaydı: Soğuk, yapışkan bir tiksinti. Sanki en sevdiği ayakkabılarıyla çamura basmıştı.

Emrahın, son altı aydır evin dörtte üçünü işgal eden kardeşine bakışlarından medet umduğunu fark etti. O Semih ise, yerinden kımıldamaya bile tenezzül etmiyordu.

Burası benim evim ve burada kimseyi, özellikle de senin kardeşini daha fazla görmek istemiyorum, dedi Ayşegül, dişlerini sıkarak. Git kendi evini al, kim isterse gelsin, isterse fil besle. Ama burasını boşaltıyorsunuz.

Bu sefer Emrah şaşırmış gibi yaptı. Ayşegüle göre şaşıracak bir şey yoktu; olay gayet doğal bir sonuçtu.

Abi, Emrah, boşver çıkalım gidelim şuradan, oturma odasından tembel bir sesle Semih konuştu. Daha salaş bir daire buluruz, kafamız rahat olur. Kadın olmayınca dünya varmış zaten, bilirsin.

Emrah sanki komut almışçasına hareketlendi; abartılı bir şekilde gardırobu açtı, spor çantasını pat diye yere koydu ve kıyafetlerini sağa sola fırlatarak toplamaya başladı: tişört, kot pantolon, şarj aleti, çorap, ne bulduysa…

Daha çok ararsın beni Ayşegül, dedi başını bile kaldırmadan. Senden başka kim ister ki seni…

Kapı gürültüyle kapandı, evdeki kristal bardaklar yerinden oynadı sanki.

Ayşegül bir anda, bomboş ve sessizleşen evde tek başına kaldı. Yatağa oturdu, elinde lanetli çorap hâlâ. Nasıl bu hale gelmişti? Ne zaman, büyükanne yadigârı iki odalı ev, hanımağa kampına dönüşmüştü ki?

…İki yıl önce tanışmışlardı Ayşegül ve Emrah. Tamamen zıt karakterlerdi. Ayşegül sessiz, biraz çekingen, insanlarla iletişimde zorlanan biriydi. Emrah ise tam tersi: Girişken, konuşkan, kıpır kıpır. Öğrenciydiler, ama Emrah aynı zamanda taksicilik yapıyor, ince romantizmin kitabını yazıyordu. Çikolatalar getiriyor, şiirler okuyordu. Bazen restorana bile götürüyordu. Ayşegül, çalışkan ve naif olduğu için bu ilgiyi hayli romantik buluyordu.

Aynı eve çıkma teklifi, aşırı hızlı gelmişti: İki ay sonra.

Sensiz bir dakika bile yapamıyorum, tatlım, diye mırıldanmıştı bir defasında. Beraber uyuyup uyanmak istiyorum.

Ayşegül tabii hemen kanmıştı bu sözlere. Ama altı ay geçmeden gerçek ortaya çıktı: Emrahı, yüksek sesli misafirleri yüzünden kiracı olduğu evden atmışlar, alelacele kalacak yere ihtiyacı olmuş. Ayşegül ise bu durumu herkesin başına gelir diyerek hafife almıştı. Dönemsel bir şeydir, olur öyle, demişti kendi kendine.

Başlarda ikisi için güzel küçük bir dünyada, huzurla yaşadılar. Ayşegül sabahları derse koşuyor, akşamları özel ders vererek buzdolabını doldurmaya çalışıyordu. Emrah da arada katkıda bulunmaya çalışıyordu.
Ama iki yıl sonra o küçük dünyaya bir üçüncü kişi daldı.

Ya Emrah, kardeşin üniversiteye hazırlanmaya geliyormuş, bir akşam çağır istersen, sonuçta kardeşin, dedi Ayşegül bir gün.

Nereden bilsin Semihin oraya o kadar alışacağını! İlk başta iki günde bir, sonra her akşam, sonunda da çıkıp gitmemeye başladı. Ayşegül, misafirperverlikle sofra kurmaya, iki koca adama bulaşıkları yıkamaya, çamaşır toplamaya başladı. Tabii ki hepsi kendi başına…
Ve Semih, okul işinin adını bile anmayınca…

Semih, hani sen şimdi öğrenciydin? Yurda falan yerleşmedin mi? diye sordu Ayşegül üçüncü ayın sonunda.
Kayıt yaptıramadım, dedi Semih, sanki her gün olan bir şeymiş gibi. Seneye tekrar deneyeceğim.

Ayşegül gözlerini faltaşı gibi açtı. Artık işin ciddiyetini idrak etmişti: Semih kendi rızasıyla kalkıp gitmezdi. Niye gitsin ki? Koskoca salon onun, yemek hazır, hizmet sınırsız. Geriye sadece öğlene kadar uyumak, akşam da dışarı çıkmak kalıyor.

Durum, Emrah marketteki işinden aniden ayrılınca iyice karıştı.

Patron akıl mantık yoksunu, diye yakınmıştı Emrah. Bin tane beklenti var, maaş desen kölelik. Sen korkma, ben taksiyle idare ederken başka iş bakarım.

Tahmin edeceğiniz üzere, başka iş bakmak uzadıkça uzadı. Taksiyle para kazanmak haftada bir güne indi. Artık Ayşegülün evinde gün boyu iki koca adam koltukları çökertiyordu. İkisi de Ayşegülün sırtında.

Bütçe gittikçe zorlanıyordu. Dolaba giren yiyecek gözü açıp kapayana kadar bitiyordu. İki gün yetecek köfte bir akşamda siliniyordu. Tabii faturalar sürekli üst düzeye çıkmaya başladı. Ne Semihin, ne Emrahın umurunda değildi.

Ayşegül eve yorgun argın dönüyor, bulaşıklardan dağ oluşmuş, banyoda pis çamaşırlar, köşelerde toz yumakları… İlk kez itiraz etmeye kalktığında ise Emrah, dumur olmuş gibi bakıyordu.

Yahu Ayşegül, niye büyütüyorsun ki? Kardeşime bir tabak yemek mi çok geldi sana? Adam büyük şehre alışmaya çalışıyor. Biraz toleranslı ol, nihayetinde kadınsın.

Ayşegül her defasında, Açgözlü, huysuz kadın, ilan ediliyordu. O da dişini sıka sıka yeniden yemek yapıyor, yine tuvalet yıkıyor, yine susuyordu. Nedense, ailede huzurunu sağlamak için böyle olması gerektiğini düşünüyordu. Zor zaman herkese düşerdi.

Ama bir gün, eve döndüğünde masada üç kadehli, yarısı içilmiş ucuz şarap şişesini gördü. Üstüne üstlük, kadın çorabı da bulunca… Ayşegülün sabrı taşmıştı.

O ilk gece, ev bomboşken, tedirginlik bastı. Tuhaf ama, bu sessizlik bambaşka bir yalnızlıktı. Alıştığı Semihin horlaması, Emrahın mutfaktaki terlik sesleri… Hepsi yoktu.

Sabah olduğunda ise, yalnızlık korkusunun yerini rahatlama aldı. Ayşegül buzdolabını açtı; dünkü sırıyla aldığı peynir aynı yerdeydi, meyve suyu tam doluydu. Kimse sütü şişeden kafasına dikmemişti. Masada kırıntı ya da kirli bıçak yoktu. Artık evi onun kalesiydi.

Ama akşam olunca bu sefer hüzün çöküverdi. Arkadaşının yanına, Esraya gitti, içini dökmeye ihtiyacı vardı.

Saf mısın Ayşegül… dedi Esra, tatlı bir alayla. Onlar şimdi kesin başka bir kadının etrafında pervane olmuştur. Hatta belki o gelen kıza bile göz dikmişlerdir. Bu arada o çorabı da kimin oraya getirdiği belli değil. Bence, senin Emrah’ın da işin içinde olabilir.
Sence Emrah bana ihanet etti mi?
Artık ne önemi var? İki adam senin üstünden geçindi, o kadar. Asıl şanslısın ki biri kendi eliyle ilişkiyi bitirdi. Yoksa iki koca adam hala senin sırtına yük olmaya devam ederdi.

Ayşegül eve döner dönmez sadece temizlik yapmadı; adeta eski hayatına veda etti. Unutulmuş çorapları, sarılmış şeker kağıtlarını, sigara izmaritlerini tabii ki, kamptan kalanları çöpe attı. Hatta hediyeleri bile! Yeni çarşaf, mis gibi çamaşır suları derken her şey değişti, içi rahatladı.

Ay sonunda cebini hesapladığında, şaşkınlıkla acil durum için bile para birikmeye başladığını gördü.

Bir buçuk yıl geçti…

Ayşegül dönüşmüştü. Bir özel okula girdi, hayır demeyi öğrendi, kimseye kendini zorla sevdirmeye çalışmadı. Hatta hayatına yeni biri girdi: Burak. Beş yaş büyük, mühendis, kendi evi olan bir adamher ne kadar bankanın elindeyse de.

Bu sefer Ayşegül hemen birlikte yaşama kararı almadı. Altı ay boyunca Burakı gözlemledi. En sonunda, onunla geçinmeye karar verdi. Hem kendi evi merkeze çok daha yakındı. Burak da kendi evini kiraya verdi, kredi borcundan kurtulmak için.

Her şey yolunda giderken, bir akşam Burak telefonu elinden bırakıp,

Baksana Ayşegül, annem aradı… Şehirde tahlil yaptırması gerekiyor. Köyde öyle hastane yok ki. Bir-iki hafta misafir edeceğiz onu, ne dersin? dedi.

Ayşegülün içi buz kesmişti. Gözünün önünden o eski kamp günleri geçti: Semihin yayılışı, duvar arkasından gelen horlama, kendi evinde misafir gibi hissetmek… Kalbi küt küt attı korkudan.

Buraka baktı. O cevabını bekliyordu. Sanki geleceği belirleniyordu: Yine susup idare mi edecekti? Yine kendi hayatını başkalarına mı feda edecekti?

Ayşegül derin bir nefes aldı.

Bak Burak, anneni çok severim. Ama benim bir prensibim var: Bu evde kimse, yani aileden kimse de yatılı kalamaz. Bizim evimiz, ikimizin kalesi. Küsme ama böyleyim, işte bu da benim kafamdaki en tuhaf takıntı.

Sessizlik oldu. Ayşegül, suçlanmayı, tartışmayı, kapı çarpmasını bekledi. Kendini savunmaya hazırladı.

Ama Burak, sadece kaşlarını kaldırıp başını salladı.

Hiç sıkıntı yok, dedi gayet rahatça. Zaten ikinci bir ev var, annem hastane yanına yakın bir yerde kalır. Kimse kimseye yük olmaz.

Ayşegül ne duyduğuna inanamadı. Yavaşça içini çekti.

Gerçekten kırılmadın mı?

Burak gülümsedi, telefonu bırakıp yanına geldi, sarıldı.

Kırılacak ne var ki? Herkesin yaşam tarzı farklı. Her zaman bir şekilde çözüm bulunur, uzlaşmak kolay.

Ayşegül omzuna başını koydu. Artık sadece hayır demeyi öğrenmemişti. Hayatında, onun hayırına alınmayan, savaşa sebep etmeyen bir adam vardı. Artık hem evinin hem yüreğinin kapıları, sadece içeri girmeden önce ayakkabılarını silmeyi bilenlere açıktı.

Rate article
Lifequest
İki Adam Boynumda: Aileni ve Koca Kadınlar Kafilesini Evime Taşıdın! Benim Evimde Misafir İstemiyorum – Şimdi Kim Kime Muhtaç Göreceğiz!