Alman piyanist Türk halk müziğine “tekniksiz gürültü” dedi… Ta ki genç bir İstanbullu sahnede gözyaşlarına boğulana kadar…

Bugün, Ankaranın tarihi Devlet Opera ve Balesi binasının önünde dolaşırken günlüğüme yazacak bir şeyler bulmaya çalışıyordum. Akşam, Uluslararası Klasik Müzik Festivalinin açılış gecesindeydim; dünyanın dört bir yanından müzisyenler gelmişti. Salon zarif insanlarla doluydu; aralarında İngilizce, Fransızca, Almanca ve tonla başka diller konuşuluyordu. Sahnedeyse sıradan bir gece değildi: organizatörler Mozart, Bach, Beethoven gibi Avrupa üstatlarının eserlerini programlamıştı. En son, Almanyadan ünlü piyanist Klaus Friedrich Simmermanın performansını izledik. Adam altmış yaşında, jilet gibi bir siyah takım elbisesi, gümüş saçını arkaya taramış, Mozartın 21. Konçertosunu öyle bir çalmıştı ki, salon alkıştan yıkıldı.

Klaus’un kendinden emin tavırları, Viyanada, Berlinde, Carnegie Hallda defalarca sahneye çıkmış birine yakışıyordu. Ancak en arkadaki gölge bir köşede, izleyicilerin dikkatinden uzakta bir genç kadın, Elif Gümüş vardı. Bir elinde kendi elleriyle ördüğü renkli işlemeli beyaz Ankara giysisiyle, diğer elinde ise bu gecenin ciddiyetine uymayan, küçük bir saz: cura. Bu cura, Elifin büyükbabası Mehmet Aliden kalmaydı. Elif, Ankaranın Polatlı ilçesinde doğmuş büyümüş; ailelerinin en önemli mirası, Anadolu ozanları ve halk müziği geleneğiydi. Büyükbabası, ona çocukken hep şöyle derdi: Evlat, cura parmakla çalınmaz, yürekle dokunulur. Her telin bir öyküsü vardı; Karadenizden Balkanlara uzanan, Kürt, Türk, Arap, Ermeni kökenlerin birleştiği Anadolunun hikayesiydi.

Altı ay önce Mehmet Ali dede vefat ettiğinde, Elife elindeki curayı emanet etti: Bunu al, dünyaya götür. Bizim müziğimiz aşağı değildir; farklıdır ama bir o kadar değerlidir. Elif sahne arkasında beklerken Klausu yanından geçerken duydu. Festival müdürüyle konuşuyordu, Türkçesinden belli ki Türkiyedeki klasik müzik camiasının imajını düşünüyordu: Benden sonra halk müziği mi, ayıp olmasın şimdi? Klaus küçümser bir bakışla Elife döndü, curaya şöyle bir tepeden tırnağa baktı: Anadolu sazı ha, duydum. Teknik yok, sadece gürültü. Melodi, armoni, yapı filan hak getire.

Elifin kanı beynine sıçradı; dedesinin curasının kırk yıldır düğünde, cenazede, doğumda, her an insanlar için çalındığı anları hatırladı. Festival müdürü gülünç bir savunmayla Halk müziği de bizim kültürümüz sonuçta, dedi, ama Elif içindeki haksızlığa sessiz kalamadı: Kusura bakmayın Klaus Bey, bizim müziğimiz üç yüz yıllık, içinde Balkan, Arap, Türk, Kürt ezgileri var, yapısı var, karmaşıklığı var, dedi. Klaus kibirli el hareketiyle susturdu: Canım, ben kırk yıl müzik okudum, Avrupanın en iyi okullarında. Kusura bakmayın, sizinki teknik değil. Ardından Kolay gelsin, halk tabii eğlenir sizin müzikle, diyerek uzaklaştı.

Elif gözlerinden yaşlar akarken, festival müdürü teselli etmeye çalıştı: Boşver, adamlar kendilerine hayran, tepeden bakıyor hep. Ama bu sözler Elife iyi gelmedi. Dedesinin öğüdünü düşündü: Müzik, insanın ruhuna dokunuyorsa değerlidir, diploma ile ölçülmez. Elif küçücük bir kulis odasına geçti; sandalyede yıkık dökük, dedesinin curasını göğsüne bastırdı, Klausun sözleri zihninde dönüp duruyordu: Bunlar sadece gürültü, teknik yok. Ama Elif biliyordu; Polatlıda her gece mahallede saz çalınırsa insanlar toplar, zeybek oynar, mani atışır, türkülerle sevdayı, acıyı, direnci anlatırdı. Cura, insanın tanrıyla sohbeti, geçmişine dua, toprağına şükran, ölenine ağıttır, demişti dedesi.

Elif gözlerini açıp ayağa kalktı, o gecenin ne anlama geldiğini anladı. Bir Alman piyanist hiç bir zaman onun sazına, türküsüne, köyüne, dedesine hakaret etmeye hakkı yoktu. O anda kapı çaldı; festivalden Aylin Hanım: On dakikan kaldı Elif, hazır mısın? Elif, giysisini düzeltti, Hazırım, dedi. Aylin duyduklarından üzgün: Almana aldırma, bizim gerçek müziği göstereceksin, anlamazsa kendi kaybı, deyip Elifi sahneye uğurladı.

Sunucu sahneye çıkıp anons etti: Değerli seyircilerimiz, gecemizi Ankaranın eşsiz halk müziğiyle kapatacağız. Elif Gümüş’ten Anadolu Ezgileri. Alkış cılızdı, salonun yarısı Klaus sonrası boşalmıştı; kalanlar habire telefonlarına bakıyor, sohbet ediyordu. Ön sıralarda Klaus, Fransız çellist, İtalyan kemancı, Avusturyalı soprano; hepsi sıkılarak izliyordu. Elif ortada küçük bir sandalyeye oturdu; cura sanki sahnede kaybolmuş gibiydi. Herkes, büyük orkestra ve dev kuyruklu piyanodan sonra bir guitar bekliyordu, başka bir şey değil.

Elif curasını dizine aldı. Ellerinin titrediğini hissetti; ona avucunu açan bir güvensizlik, küçümseme vardı. Derin bir nefes aldı, dedesini düşündü; onun ailesini, köyünü, bu ülkeyi düşünerek curanın tellerine dokundu. İlk melodiler tedirgin, utangaçtı; Anadolu sazının sesi piyano kadar rafine değil, daha ham ve insandı. Klaustan eh becerikli ama çok basit bakışı vardı. Fakat Elif içini müziğe açtı. Ellerinde poliritmik Anadolu motifleri, arap, balkan, kürt dokuları birleşiyordu.

Sonra Elif türküye başladı. Ankara yollarında yiterim ben, sevdalıyım dönerim ben. Soprano, telefondan başını kaldırdı. Bu sesin çiğ, gerçek, insan ruhuna dokunan bir yanı vardı; teknik hatlarından arınmış, ama samimiyetle dolu. Elif çaldıkça, çalarken doğaçlama maniler attı: Avrupalı diyor bunlar gürültü, ama curam çalıyor kaybolmuşlarını. Seyirciler rahatsız oldu; Elif Klausa doğrudan göndermede bulunuyordu: Benim müziğim kağıtta değil, dedemin ruhunda yazılı. Klaus bu doğaçlamada Elifin gerçek bir müzisyen olduğunu anlamaya başladı.

Elif hızlandı, parmakları curada uçuşuyor, sesi bir ağıtta titriyordu. Bunlar diplomalı değil, toprağa benziyorlar ama neyi çaldıklarını biliyorlar. Festivalin yerel müzikçileri gözyaşı döktü; gurur duyuyordu. Klaus, çocukluğuna döndü; Almanyada babaannesinin köy şarkılarını yanlış çalsa bile ağlamasına sebep olan asıl müziği hatırladı. Yıllarca teknik peşinde koştum, aşkı kaybettim, diplomalara sevdalandım, diye düşündü. Elif aşkla curasını çaldı; ter içinde, insanları ağlatacak kadar gerçekti.

Salon öyle bir sessizliğe büründü ki kimse bir şey söyleyemedi. O an, Elif ve dedesi arasındaki bağı, curanın ruhunu, acısını, sevincini hissettim. Elif, dedesinin cenazesinde çalınan Ağlatan Havayı söylemeye başladı. Klaus ise bugün kadar teknik üzerinden yargıladığı halk müziğiyle ilk kez duygulanıp gözyaşı döktü. Fransız çellist, Avusturyalı soprano, İtalyan kemancı hepsi gözü yaşlıydı. Müziğin küçük kusurları, titreyen sesi, insana yaraşan güzellik kattı.

Salon hayranlıkla sustu, ardından Klaus ayağa kalkarak alkışladı. Alkışlar saygı değil, bir mahcubiyet, bir uyanıştı. Sahneye çıkıp Elifin önünde diz çöktü: Beni affedin, kibirli davrandım, kırk yıllık müzik eğitimimle bugün bu genç kadından öğrendiğim bir şeyi unuttum; müzik diplomada değil, kalptedir. Sizde bende olmayan müzik var. Elif gözyaşlarıyla Klausu dinledi. O anda Klaus, tüm kameraların önünde, ünvanından sıyrılarak insanca özür diledi; Babaannem köyde uyduruk bir piyano çalardı, beş yaşında dinlerken ağlardım, sonrasında teknik tutkusu bu sevgiyi unutturdu.

Klaus döndü, Yıllarca müziği teknik, yapı, Avrupa pedigreesiyle değerlendirdim; sizi dinleyince yanıldığımı fark ettim. Elif, Size hakaret etmek istemedim, sadece anlayın istedim, derken Klaus tekrar araya girdi: Hakaret etmediniz, en değerli armağanı verdiniz. Sizin müziğinizdeki sadelikte, insana dair gerçek, bugüne kadar çaldığım birçok büyük eserden daha derin. Klaus, Elife döndü: Bana cura öğretir misiniz? Elif gülümsedi, Ama bir şartla; bana hoca demeyin. Bizde hoca yok, yoldaş var, hep birlikte öğreniriz. Klaus gözleri yaşlı, Yoldaşlar, güzel.

Festival müdürü heyecanla geldi: Bu anı yeni bir dönemin başlangıcı yapalım. Tüm müzikler, tüm gelenekler, insanın ruhuna dokunuyorsa eşittir! Sahneye piano getirildi, Klaus Elifin yanına oturdu; kağıt yok, doğaçlama. Aşık Mahzuniyi bilir misin? dedi Elif. Duydum ama hiç çalmadım. Takılma, dinle, içinden geldiği gibi çal, dedi Elif. Elif curayla ezgiyi başlattı, Klaus piyano girerek arka fon oluşturdu. Yan yana Türk türküleriyle Batı armonisi birleşti, iki ayrı dünyadan bir köprü kuruldu.

Salon sonunda Bravo, yaşasın! diye bağırıyor, herkes ağlayarak alkışladı. Müzisyenler birbirine sarıldı; medeniyetler, kuşaklar, teknik ve ruh birbiriyle barıştı. Teşekkürler, vazgeçmediğin için, dedi Klaus. Teşekkürler, hatanı kabul ettiğin için, diye Elif cevapladı; çünkü yanlışını kabul etmek kimi zaman teknikten daha cesurca. Festival müdürü, Bundan sonra tüm geleneklere saygı, büyüklüğün diploması olmaz; insanına dokunan müzik büyüktür.

Geceden sonra sosyal medya, gazetelerde Alman piyanist Türk halk müziğinden gerçek ders alıyor! haberlerini gördüm. Klaus Ankara’da kalıp Polatlıya Elifin köyüne gitti. Fandango gibi toplu halk müziği, doğaçlama, zeybek gösterdiler. Klaus, Biz Avrupada müziği cam kenarında sergiliyoruz, siz yaşatıyorsunuz, dedi. Dedenin yeğeni Mehmet dede, Müzik nehir gibi, donarsa ölür, akarsa yaşar, diye katkı yaptı. Klaus, Kırk yıl uğraştım ama ruh olmayınca teknik süslü gürültü, dedi. Elif mutfaktan kahve getirip gülümsedi, Teknik güzel ama kalbin hizmetinde olmalı, başkasına gösteriş için değil. Klaus, curasını çalmayı, mani atmayı, zeybek ritmiyle sahneye ayak vurmayı öğrendi; en önemlisi gerçekten dinlemeyi öğrendi.

Almanyaya dönmeden önce Klaus, Ankarada basın toplantısı yaptı. Türkiyeye kibirle geldim, üstün klasik müziğimizle onları aydınlatırım sandım, ama bana gerçek müziği buradaki insanlar öğretti. Yıllarca Avrupa müziği ölçü diye sunuldu, başka müzikler alt sayıldı. Bu yanlış, yıkıcı bir yaklaşım. Klaus, Müzik akademik karmaşıklıkla ölçülmez, insanı birleştiriyorsa değerlidir! dedi. Bir gazeteci, O zaman müzik okulları gereksiz mi? diye sordu. Klaus, Hayır, eğitim araçtır, asıl amaç insana dokunmak; Anadoluda birçok usta nota bilmez ama gerçek müzik onlarda, dedi.

Bugün günlüğüme, Müzikte teknik olmadan ruh eksik; ruh olmadan teknik sadece gürültü. Anadolu sazı diplomasız ama insanla dolu. Gerçek ustalık budur, yazıyorum. Artık biliyorum; müziğe akıl ya da kibirle değil, kalple yaklaşmalıyız. Kültürel farklılıklarımızdan korkmak yerine, onlardan öğrenmeye açık olmalıyız.

Sonuç: İnsan müziğiyle, sesiyle, geçmişiyle insan olur; teknik asla duygunun yerini tutmaz. Müziğin en büyüğü, insanın kalbine dokunanıdır.

Rate article
Lifequest
Alman piyanist Türk halk müziğine “tekniksiz gürültü” dedi… Ta ki genç bir İstanbullu sahnede gözyaşlarına boğulana kadar…