Bayan, lütfen bana kızmayın ama o güzel simidi de bana verir misiniz? diye genç kızcık sesli bir kadın, simitçi tezgâhında çalışan genç kadına sorar.
Bazı günler yorgun uyanır. Gökyüzü gri, insanlar aceleci, otobüsler kalabalık, düşünceler tek bir yüreğe ağır gelir. Emine teyze, soğuk bir sonbahar sabahını tek bir düşünceyle başlatır:
Bugün Merte yeni bir mont alacağım, ne olursa olsun.
Mert, Eminenin yedi yaşındaki torunu, gözleri büyük ve sıcakkanlı bir çocuk, yoksulluğu çok erken öğrenmiştir. Annesi o küçükken vefat eder, babası ise uzun zaman önce yabancı bir şehirde kaybolmuş, bir iz bırakmamıştır.
Emine, Merti kucağına alır ve o günden beri herkesin kulağına:
O benim. Tanrı bana vermiş, ben ona bakacağım, der.
Eminenin emekliliği büyük değildir, evi küçük, birikimi yıllar içinde toplanan birkaç kuruş ve kocaman bir kalptir. Ama Mert yanındaysa, sofrada bir şeyler varsa, dünya dayanılır hâle gelir.
Mertin montu ise artık dayanılmaz bir durumdadır. Eski bir komşudan alınmış, bir zamanlar kalın ve sağlamdı; zaman ve çocukların oyunlarıyla deliklerle dolmuş, dikişlerinden dolgu kaçmış, fermuarı yarıda takılı kalmış, soğuk rüzgar her köşeden içeri süzülür.
Akşamüstü, Emine, okuldan gelen titrek Merti görür:
Üşüdün mü, canım?
Hayır diye cesur olmaya çalışır, dudakları morarmıştır.
Emine bir karar verir. Dolapta saklı küçük bir zarfın içinde, zor kazanılmış birikim vardır: emeklilik maaşının bir kısmı, Mertin harçlığı, ara sıra komşulara temizlik yaparak aldığı para.
Bir mont için yeterli olmayabilir ama bir mont alırım Bu ay ilaçlar azaldı da, Allaha güveniyorum, der kendi kendine.
Ertesi gün, ikisi otobüse biner, şehre doğru yol alır. Mert heyecanlıdır; merkeze nadiren gider, son kez gerçek bir giyim mağazasına girecek gibi düşünür.
Anne, paramız yetecek mi? diye sorar buğulu otobüs camına bakarak.
Merak etme, hallederiz. En önemli şey kışın üşümemek, der Emine, cüzdanını göğsüne bastırarak.
Şehrin merkezi kalabalık sokakları, ışıklı vitrinleri, ellerinde poşetler olan insanlar ile doludur. Emine, Merti sıkı sıkı tutar, birinin çalmasından korkar gibi.
Bir giyim mağazasına girerler; hafif müzik, parlak ışıklar, renkli montlar raflarda. Mert, mavi, kabarık bir montu görür.
Anne, ne kadar güzel!
Emine kalbini sıkıştırarak montu inceler, fiyatını okur. Bir an için ayakları erir; fiyat düşündüğünden çok daha fazladır. Montu yerine koyar, hüzününü gizlemeye çalışır.
Güzel ama başka bir yer de bakalım, belki daha uygun bir şey buluruz, der nazik bir sesle fiyatı örtbas ederken.
Başka mağazaya, bir başkasına geçerler; her yerde yüksek fiyatlar, güleryüzlü selamlar ve gözler, onların modest kıyafetlerine ve Mertin yıpranmış çizmelerine bakar.
İki saat sonra Eminenin ayakları ağır, kalbi endişe doludur.
Eğer paramız yetmezse ne olur? Eski montla bir kış daha mı geçiririm? diye düşünür, cüzdanını göğsüne daha da bastırır.
Mert hafifçe açılır:
Anne, biraz açım
Aç olman normal, sabah beri mağazalarda dolaşıyoruz. Hadi bir simitçıya gidelim, sıcak bir simit yiyelim, içimizi ısıtalım.
Köşedeki küçük bir simitçiye girerler. Vitrinde, taptaze simitler altın gibi parıldar. Tezgâhın arkasındaki genç kadın, yanakları pembe, nazik bir gülümsemeyle sorar:
Hoş geldiniz, ne alırsınız?
Mert ayak parmaklarıyla vitrini tutar:
Bak anne, ne kadar güzel!
Emine cüzdanını çıkarır, ama içinde bir şey yok. Fermuarı, küçük bölmesi, çantayı karıştırır; sadece bir mendil, bir tıraş seti, bir anahtarlık kalır.
Nefesi kesilir:
Olmaz olmamalı, diye fısıldar, ayakları sanki kayar.
Satan kadın şaşkın bakar, Mert korkmuş bakar. Sokak devam eder, umursamaz.
Ne oldu, canım? diye sorar kadın.
Cüzdanımı kaybettim, anne Artık yok
Eminenin dünyası çöker; mont için biriken tüm para, yiyecek ve ilaçlar artık kaybolmuş gibi hisseder. Ne zaman, ne nerede kaybolduğunu bilmez; bir mağazada mı, otobüste mi, sokakta mı?
Gözleri yaşla dolar, kaçmak, saklanmak ve ağlamak ister. Ama Mert hâlâ orada, karnı boş, gözleri sıcak simitlere sabitlenmiş.
Emine, hiç beklemediği bir şey yapar; yüzünde utanç yanar, ama sessizce söyler:
Hanımefendi lütfen bana kızmayın ama o güzel simitten bir tane verir misiniz? Cüzdanım kayboldu, çocuğum çok aç. Bulduğumda ya da maaşı aldığımda ödeyeceğim
Kadın bir an donar, çatalı elinde tutar, sonra ikisine de bakar, onların sade kıyafetlerini, Mertin yıpranmış çizmelerini, Eminenin yorgun ellerini görür. Gözlerinde bir şey değişir.
Sözcük söylemeden iki büyük simit alır, bir poşete koyar ve Emineye uzatır:
Buyurun, alınız. Benim tarafımdan. Bir de iki tanesini eve götürün, akşam için.
Emine gözyaşları içinde, Alamam diyerek reddeder, Bu doğru değil
Çocuğun aç kalması daha adil olmaz, der genç kadın. Benim de büyükannem tek başına beni yetiştirmişti. O da bir gün birisine simit istediğinde, ona kimse el uzatmamıştı.
Mert poşeti iki eliyle kavrar, sanki bir hazine tutar gibi.
Teşekkür ederim, hanımefendi diye fısıldar.
Dışarı çıkarlar, soğuk sokakta sıcak simitleri tutar, kalpleri kırık ama umut dolu. Emine kendini suçlu, çaresiz hisseder:
Ne kadar kötü bir anne oldum ki, bu montu bile alamıyorum? diye düşünür, gözyaşları yanaklarından süzülür.
Bir bankta otururlar, simitleri yavaşça çiğnerken Emine boşluğa bakar.
Anne, bir şeyler toplayacağız, der Mert, güçlü olmaya çalışarak. Mont bir süre daha dayanır
Hayır, canım. Kışta titremek normal değil Ben seninle daha iyi ilgilenmeliydim der Emine, sesi kırılır, ellerini dua gibi birleştirir.
İlk kez ne yapacağını bilemez; planı, çözümü yoktur; sadece soğuk, utanç ve acı vardır. Tam o anda, bir ses yankılanır:
Hanımefendi! Hanımefendi!
Arkadan bir erkek sesi gelir, Emine irkilir, döner. Yaklaşan adam, kırk yaşlarda, pahalı bir mont giymiş, gözleri sevgi doludur, elinde küçük bir siyah kutu taşır.
Özür dilerim siz o mağazada mont denediğiniz hanımefendi misiniz, yarım saat önce?
Emine şaşkınlıkla göz kırpar.
Evet sanırım
Cüzdanınızı kaybetmişsiniz. Deneme kabininin yanında bulmuştum, aradım ama bulamadınız. Şans ki uzaktan gördüm.
Ve cüzdanı uzatır.
Emine çantasını titreyen elleriyle alır, açar; tüm para hâlâ oradadır, eksik bir lira bile yoktur. Soluk bir fotoğraf, genç kızının sarılaşmış yüzü, hâlâ plastik çerçevede gülümser.
Eyvallah, efendim Tanrı sizi korusun Para ve umut bittiğini sanıyordum.
Adam gülümser; o giyim mağazasının yöneticisidir.
Endişelenmeyin. Herkes başkasının malına dokunmaz. Bazıları sadece geri verir.
Merte bakar, simidi göğsüne sıkıca tutmuş gibi.
O sizin torununuz mu?
Evet, efendim. Mert. Tek başıma büyütüyorum
Adam başını hafifçe sallar, sanki söylenenden daha fazlasını anlar gibi.
Mavi montu gördüm, sağdaki askıda O çok güzel ama pahalı.
Emine utanarak bakar,
Çok güzel ama çok pahalı. Biz ekmeğe ve ekmek için de para lazım
Adam bir şey söyler, ki bu onların gününü ve hayatlarını değiştirecektir.
Hanımefendi bana bir iyilik yapın. Geri dönelim, o montu alın; ben ödeyeceğim.
Emine donuklaşır.
Olmaz nasıl olur?
Adam elini kaldırır, durdurur.
Elbette olur. Ben de bir zamanlar büyükannemin tek başına beni yetiştirdiği günleri hatırlıyorum. O da yeni bir şey alamazken, vitrinde durup utanıyordu. Bırakın, ben yapıyorum. Sizin için, Mert için.
Emine gözleri tekrar dolu, ama bu kez minnettarlık tadı vardır.
Efendim ne söyleyeceğimi bilemiyorum
Söz söylemenize gerek yok. Montu alın ve Merte söyleyin ki dünyada iyi insanlar var. Büyürken bunu unutmasın.
Mert, adamın elini tutar,
Teşekkür ederim, efendim Bu montu ömrüm boyunca koruyacağım, der ciddiyetle.
Adam gülümser,
Daha çok bir iyi yürek taşı. Mont eskir, ama senin başkalarına ne yapacağını hatırla.
Onlar mağazaya geri döner. Satıcı, Mertin yeni mavi montunu gördüğünde gülümser; tam ona göre oturur, sanki onun için dikilmiş gibi.
Emine gözleri dolu, yirmi yıl gençleşmiş gibi hisseder, mutluluktan ışıldar. Çıktıklarında gökyüzü artık gri değildir. Mert yeni montunun ceplerine elini sokar, neşeyle kaldırımdan atlar, Emine derin bir memnuniyetle ona bakar.
Anne, bir şey düşündüm, der Mert kararlı bir sesle.
Ne, canım?
Tanrı, cüzdanımızı kaybetmemizi bir iyilikle buluşturdu. Simitçi hanımefendi ve mağaza beyefendisiyle tanışmamızı sağladı; aksi takdirde tanışmazdık.
Emine elini sıkıca sıkar,
Belki haklısın, Mert. Bazen en büyük dert, bir mucizenin yoludur.
Tekrar simitçiye geçerler; satıcı el sallayarak vedalaşır, Mert kalan iki simidi büyük bir selam gibi tutar.
Akşam evde, Merti yatağa yatırırken Emine ona alnından öper:
Bu günü asla unutma, anne. Mont için değil, yardım eden insanlar için hatırla.
Unutmayacağım, anne, der Mert.
Yıllar geçse, Mert bir çocuk vitrinde titrerken ya da bir yaşlı kaybolmuş bakışlarla karşılaştığında, o mavi montu, sıcak simitleri ve bankta oturduğu anı hatırlar. Ve elini uzatıp der:
Hanımefendi, beyefendi lütfen bana kızmayın, ama ben ödeyeceğim.
Çünkü o soğuk sonbahar gününde kendisine uzanan iyilik, başka kışları da ısıtmaya devam edecektir.
Şimdi, bu hikâye sizde bir iz bıraktıysa, bir an durup düşünün: bugün kime uzatabilirsiniz elinizi? Bir simit, bir giysi, bir güzel söz Bir iyilik yapın ve bırakın.




