— Ludmila, yaşlandıkça kafayı mı yedin! Torunların okula gidiyor, ne düğünü bu? — dedi ablam, evleneceğimi söyleyince. Ama neyi uzatacağım ki? Haftaya Turgut’la nikâhımız var, ablama haber vermeliyim diye düşündüm. Tabii törenimize gelmeyecek, çünkü ülkenin öbür ucunda yaşıyor. Zaten 60 yaşımda “Çok yaşa!” diye bağırtılı, kına müzikli eğlence yapacağım yok. Sessizce nikâhımızı kıyıp baş başa kutlayacağız. Nikâh da aslında şart değildi ama Turgut illaki olsun istedi. Adam tam bir centilmen; apartman kapısını açar, arabadayken elini uzatır, paltomu giydirir. Pasaportta mühür olmayınca birlikte yaşamak istemez. Dedi ki: “Ben çocuk muyum? Ciddi bir ilişki isterim.” Bana göre Turgut hâlâ delikanlı; saçlar ak olsa da. İş yerinde herkes ona çok saygılı, tam bir ağır abi. Ama beni görünce birden 40 yaş gençleşiyor, sokağın ortasında sarılıp döndürmeye başlıyor. Bir yandan içim kıpır kıpır, bir yandan utanıyorum: “Bizi gören millet güler!” diyorum. O da “Kimseyi görmüyorum ki, sadece seni görüyorum!” diyor. Onunlayken, dünyada sadece biz varmışız gibi hissediyorum. Ama bir de ablam var, ona anlatmam gerek. Taner’in de diğerleri gibi kınayacağından korkuyordum, ama en çok onun desteğine ihtiyacım vardı. Cesaretimi toplayıp aradım… — Ludmila! — diye bağırdı şaşkın bir sesle, dava ki gelin oluyorum — yeni kaybettiğimiz Fikret’in üstüne hemen yenisini buldun ha! Şaşırtacağımı biliyordum ama asıl kızgınlığının rahmetli eşimden dolayı olacağını düşünmemiştim. – Taner abla, anlıyorum… Ama bu süreyi kim belirliyor? Bana bir sayı söyle, ne kadar sonra mutlu olabilirim ki kimse beni ayıplamaz? – En az beş yıl beklemek gerek, dedi. – Yani Turgut’a “kusura bakma, 5 yıl sonra gel, ben daha yas tutacağım” mı demeliyim? Ablam sustu. — Beş yıl sonrasına kadar kimse laf etmeyecek mi sanıyorsun? Herkesin ağzı var, konuşmak isteyene engel olamazsın, ama senin fikrin önemli. Eğer çok istersen bu düğünü iptal ederim. — Bilmem ki, evlenin madem… Ama bak anlamıyorum seni ve desteklemiyorum da. Eskiden akıllıydın, şimdi iyice şaşırdın. Biraz bekle, hiç değilse bir yıl geçsin… ama ben ısrar ettim. – Bir yıl daha bekleyelim diyorsun, ya önümüzde bir yıl kalmadıysa? Ablam burnunu çekti. — Bilmem, nasıl istiyorsan öyle yap. Herkes mutlu olmak ister tabii ki… ama sen onca yıl zaten mutluydun. Güldüm: – Ciddi misin? Sen de mi yıllarca mutlu olduğumu sandın? Ben de öyle sanıyordum. Ama ancak şimdi fark ettim: meğer bütün ömrüm iş güç, el âlem, çocuklar ve torunlar için koşturmaca geçmiş. Şimdi ilk defa kendim için yaşamayı öğreniyorum! Fikret iyi bir insandı, iki kız büyüttük, şimdi beş torunum var. Hep aşılamıştı bana: “eldeki en kıymetli şey aile.” Tartışmadım. Önce aile için çalıştık, sonra kızların ailesi, sonra torunlar… hep bir koşuşturma. Büyük kız evlenince yazlık aldık, Fikret daha fazlasını istedi, torunlara doğal et yetiştirmek için bir dönüm arazi kiraladık, yıllarca hayvan baktık, canımız çıktı, doğru dürüst uyku uyumadık. Arkadaşlarım denizden, tiyatrodan bahseder; ben ise markete gitmeye bile fırsat bulamazdım! Yeter ki çocuklar rahat etsin diye didindik. Kızlar rahat etti, ama ben? Ben hep ertelendim. Bir gün eski iş arkadaşım geldi, beni tanımadı bile; “İstanbul’un tadını çıkaracağını sanıyordum, halin perişan!” dedi. “Aman,” dedim, “çocuklara yardım etmek lazım!” O da “Çocuklar büyüdü, artık kendine vakit ayır,” demişti. O zaman anlamamıştım. Şimdi ise kendi hayatımı yaşıyorum: istediğim saatte kalkıp, rahatça gezip, keyifle kahvemi içebiliyorum. Hiç kimse zarar görmedi; kızlar huzurlu, torunlar sağ. Asıl önemlisi, hayata farklı bakmayı öğrendim. Eskiden sonbahar yapraklarına kızardım, şimdi çocuk gibi oynuyorum. Yağmuru sevdim artık; ıslanmak yok, kafede pencere başında izlemek var. Şehrimizin güzelliklerini, bulutları, manzarayı yeni keşfettim. Tüm bunları bana Turgut gösterdi. Fikret’in vefatında darmadağın oldum. Bir sabah Turgut yanıma gelip, “Bu kadar içine kapanma,” dedi. O benim komşumdu, damadımın arkadaşı, eşyaları taşırken tanıştık. Başta hiç düşünmemiş, bana acımış. “Yeniden yaşamanı istedim, yoksa enerjin var ama kaybolmuşsun,” dedi. Parka götürdü; bankta oturduk, dondurma aldı, sonra gölete gittik, ördeklere ekmek attık. Yıllarca ördek baktım ama onları hiç izlememişim. Şimdi anlıyorum, durup izlemek bile bir mutlulukmuş. Turgut elimi tuttu: “Sana daha neler göstereceğim!” dedi. Ve haklıydı. Her gün yeni bir dünya, yeni bir hayat oldu benim için. Turgut olmadan bu hayatı düşünemem. Kızlar başta tepki gösterdi, “Rahmetli babamın anısına saygısızlıktır,” dediler, çok üzüldüm. Turgut’un çocukları ise sevindiler, “Artık babam için içimiz rahat,” dediler. Son olarak ablama anlatmam kaldı, onu da sonunda aradım. — Nikâhınız ne zaman? — dedi Taner. — Bu cuma. — Ne diyelim… Yaşlılıkta darısı başına, dedi kuru bir sesle. Cuma günü Turgut’la birlikte alışveriş yaptık, güzelce giyindik, taksiyle nikâha gittik. Kapıda hayatım boyunca unutamayacağım sürpriz: Kapıda kızlarım, damatlarım, torunlarım; Turgut’un ailesi ve en önemlisi, ablam karşımda, elinde bir demet beyaz gül, gözleri dolu gülümseyerek! — Taner abla, bizim için mi geldin? — dedim, şaşkınlıkla. — Seni kime vereceğimi görmeden olur mu! — deyip sarıldı bana. Meğerse tüm aile anlaşmış, herkes gelmiş, akşam için kafe ayarlamışlar. Geçenlerde Turgut’la evlilik yıl dönümümüzü kutladık. Turgut, artık herkesin ailesinden. Ben ise hâlâ inanamıyorum: Sanki bu güzellik bana fazla! O kadar mutluyum ki nazar değecek diye ödüm kopuyor

Ayşe, sen iyice şaşırdın galiba bu yaşında! Torunların ilkokula gidiyor, ne düğünü? dedi ablam, evleneceğimi söylediğimde.
Ama neyi bekleyecektim ki? Bir hafta sonra Kemal ile nikahımız var, ablama haber vermeliydim diye düşündüm. Elbette törene gelmez, zaten Türkiyenin iki ayrı ucunda yaşıyoruz. Zaten altmış yaşımda davullu zurnalı düğünler yapacak halim yok. Sessiz sakin nikahımızı yapıp baş başa bir yemek planlıyoruz.

Aslında hiç evlenmesek de olurdu ama Kemal ısrar etti. O gerçek bir beyefendi: apartman kapısında bana öncelik tanır, arabadan inerken yardımcı olur, paltomu giydirir. Onsuz ve evlilik cüzdanı olmadan yaşayamaz, Ne yani, hâlâ çocuk muyum? Ciddiyet istiyorum der. Benim gözümde ise Kemal hala genç bir delikanlı, saçları ak olsa da İş yerinde herkes ona büyük saygı gösterir, isminden başka bir şeyle hitap etmezler. Orada bambaşka biridir; ciddi, otoriter Ama beni görünce bir anda sanki kırk yaş gençleşir, beni kucaklayıp sokakta döndürür. Ben ise hem mutlu hem mahçup olurum. Kemal, millet bakıyor, gülecek desem de o, Kim bakıyor ki, ben senden başkasını görmüyorum diye gülümser. Onun yanında, gerçekten de sanki dünyada sadece ikimiz varız.

Fakat bir de ablam var, her şeyi anlatmam gerekir. Ablam Zeynepin, tıpkı çoğu insan gibi, beni yargılamasından korkuyordum ama en çok da onun desteğine ihtiyaç duyuyordum. Cesaretimi topladım ve aradım.

Ayşe, dedi ablam şaşkın bir sesle, daha bir yıl olmadı Ahmeti toprağa vereli, sen hemen kendine birini bulmuşsun!

Haberiyle Zeynepi şok edeceğimi biliyordum ama meğerse asıl tepkiyi eski eşimden dolayı alacağım aklıma gelmemişti.

Zeynep, farkındayım, diye sözünü kestim. Ama bu süreyi kim belirliyor? Bana net bir sayı verebilir misin? Kaç ay sonra tekrar mutlu olma hakkım var?

Ablam duraksadı:
Yani en azından beş sene beklemen lazım bence.

Yani şimdi Kemale Pardon, sen beş sene sonra gel, ben biraz daha yas tutayım mı diyeyim?

Zeynep bir şey diyemedi.

Bunun ne faydası olacak ki? diye ısrar ettim. Beş sene sonra yine konuşacak biri bulunur, insanların lafı hiç bitmez. Ama senin fikrin önemli, eğer itiraz ediyorsan, nikahı da iptal edelim.

Yok, ben karışmam, hatta bugün evlenin isterseniz! Ama seni anlamıyorum ve desteklemiyorum, haberin olsun. Eskiden pek kafana göreydin, ama yaşlandıkça şaşırdın artık. Biraz sabretseydin bari.

Yılmadım.

Bak, diyorsun ki, bir yıl daha bekle. Ya bizim sadece bir yıl ömrümüz kaldıysa?

Zeynep burnunu çekip sustu.

Bilmiyorum valla, bildiğini yap. Herkes mutlu olmak ister tabii, ama sen zaten çok mutlu bir hayat yaşamadın mı ki?

Gülümsedim.

Gerçekten mi Zeynep? Ben mi çok mutluydum? Ben de öyle sanıyordum. Hem bana, hem çevreme öyle rol yaptım yıllarca. Ama şimdi anladım ki, yıllardır hayatı asıl ben kaçırmışım; resmen işçi gibi çalışmışım. Başka türlü de bir hayat olabileceğini bilmiyordum, şimdi hayatın tadını çıkarmayı yeni yeni öğreniyorum.

Rahmetli Ahmet iyi bir insandı. İki kızımızı büyüttük, şimdi beş torunum oldu. O hep önemli olan aile derdi. Ben de itiraz etmezdim. Önce çocuklar için, sonra onların aileleri ve torunlar için uğraştık. Geriye dönüp bakınca, durup bir kez olsun nefes almadan, ne kadar çok çalışmışım diyorum. Büyük kız evlendiğinde bir yazlık evimiz vardı, Ahmet torunlara organik et yetiştirelim dedi.

Bir dönüm yer kiraladık, başladık çiftçilik işine. Bir sürü yükümüz oldu, yıllarca o yükün altında ezildik. Ahmet hayvan aldı, bakımı da bize kaldı. Gece yarısından önce yatmaz, sabahın beşinde kalkardık. Yılın çoğunu yazlıkta geçirir, şehre zorunluluktan giderdik. Arkadaşlarımı arayacak vakit bulsam biri torunu ile tatilden döner, biri eşiyle tiyatroya gider, bana markete gitmeye bile zaman yoktu.

Ekmeğimiz bittiğinde günlerce almaya gidemediğimiz olurdu; hayvanlar resmen elimizi kolumuzu bağlıyordu. Sadece çocukların ve torunların doyması güç verirdi. Büyük kız evdeki işler sayesinden arabasını değiştirdi, küçük olan evini yeniledi. Demek ki boşuna çalışmamışız diyordum. Bir gün eski bir iş arkadaşım ziyaretime gelince dedi ki:

Ayşe, seni tanıyamadım. Burada kafanı dinliyorsun sanmıştım, bitmişsin! Niye kendini bu kadar yoruyorsun?

Çocuklara destek gerek, nasıl olacak başka türlü? dedim.

Çocuklar büyümüş, kendi ayaklarının üstünde durur. Kendine zaman ayırsan ya.

O zaman anlamamıştım: Kendine yaşamak ne demek? Şimdi anlıyorum; istediğin kadar uyumak, keyifle alışveriş, sinema, havuz, kayak yapmak Hem kimse kötü etkilenmiyor! Çocuklar aç değil, torunlar muhtaç kalmadı. Asıl önemlisi; hayata başka gözle bakmayı öğrendim.

Eskiden, yazlıkta yaprak süpürürken ne çok çöp var diye sinirlenirdim, şimdi ise onları tekmeleyerek çocuk gibi eğleniyorum. Parkta yürüyüp, yaprakları havaya savurmak ne büyük mutlulukmuş! Yağmuru seviyorum artık, çünkü koyunları ahıra sürmek gerekmiyor, kafenin penceresinden izlemek ayrı bir keyif. Kar yağınca hışırtısıyla yürümek bile ayrı güzel. Meğer bu şehir ne kadar güzelmiş, Kemal bana gösterdi.

Eşim öldükten sonra dünyam yıkıldı. Her şey o kadar aniden oldu ki; Ahmet kalp krizi geçirip ani vefat etti. Çocuklar hemen yazlığı, hayvanları sattı, beni tekrar İzmire taşıdılar. İlk günler ne yapacağımı, nasıl devam edeceğimi bilemedim. Beşte alışkanlıkla kalktıktan sonra evin içinde dolaşıp kayboldum.

Sonra hayatıma Kemal girdi. Onu önceden tanımazdım; meğer apartmandan komşumuzmuş, damadımızın da eski arkadaşlarındanmış. Ev taşırken yardım etti. Sonra itiraf etti; başta benimle ilgili hiç düşüncesi yokmuş, Bitkin, mutsuz birini gördüm ve acıdım diyor. Sana enerji lazım, biraz gezdireyim demiş. Bir gün beni parka götürdü hava almaya. Banka oturttu, dondurma aldı. Sonra yürüyelim diye gölete götürdü, ördeklere yem attık. Oysa yıllarca ördek bakıp bir kere bile bakmaya vaktim olmamış! Meğerse ne eğlencelilermiş! Havuza dalıp ekmek kapmaya çalışmaları, ne komik!

İnanamıyorum, ördeklere bakıp dakikalarca izlenirmiş, dedim.

Kemal gülerek elimi tuttu: Bekle, sana daha neler göstereceğim! Hayata yeniden döneceksin dedi.

Haklıydı. Her sabah etrafa çocuk gibi hayretle bakmaya başladım, yeni bir dünyam oldu. Geçmişim rüya gibi uzaklaştı. Ne zaman Kemale gerçekten ihtiyaç duyduğumu hatırlamıyorum. Sadece bir sabah, onun sesi olmadan yapamayacağımı anladım.

Kızlarım başta çok karşı çıktı. Babamızı unuttun, bize saygısızlık ediyorsun dediler. Çok üzülmüştüm; sanki suçluymuşum gibi hissettim. Kemalin çocukları ise sevinip Artık babamı gözümüz arkada kalmaz dediler. Bir tek ablama anlatmam kalmıştı, onu da en sona bıraktım.

Ee, ne zaman nikah? dedi Zeynep, uzun bir konuşmanın ardından.

Bu Cuma.

Eh, ne diyeyim Allah mesut etsin yaşlılıkta, dedi ve telefonu kapattı.

Cuma günü, Kemalle baş başa yiyeceklerimizi aldık, şık giyindik, taksi çağırıp nikah dairesine gittik. Arabadan inince şok oldum; kapının önünde oğullarımız, kızlarımız, damatlar, torunlar ve en önemlisi; ablam vardı! Zeynep elinde beyaz güllerle, gözleri dolu dolu bana gülümsüyordu.

Zeynep! Sen gerçekten Ankaradan buraya mı geldin benim için? inanamadım.

Tabii ki göreceğim seni kimlere veriyorum, güldü.

Meğer düğüne günler kala herkes birbirine telefon etmiş, buluşmuş, hatta kafede masa bile ayarlamışlar.

Geçen gün Kemalle evlilik yıldönümümüzü kutladık. Şimdi herkes Kemale alıştı, hepsi ailesinden. Hala bazen bütün bunların başıma geldiğine inanamıyorum; öyle mutluyum ki, aman nazar değmesin diye düşünmeden edemiyorum.

Hayat bize gösteriyor ki, gerçek mutluluk başkalarının beklentilerinde değil, yüreğimizin sesinde. Kendin için yaşamak bencillik değil; hayatın hakkını vermektir.Çocuklar, torunlar yakınımda, Kemal elimde Pastamızdan ilk lokmayı yerken göz göze geldik, bir ömrün en güzel anıymış gibi sessizce gülümsedik. Kalbimde tarif edemediğim o hafiflik; sanki sonunda Ayşe, bu senin hayatın diyebiliyorum.

Şimdi biliyorum; yaş kaç olursa olsun, yeniden başlamak mümkün. Belki en güzel günler, başkalarının artık geçti dediği yaşlardan sonra başlıyor.

O akşam eve dönerken, Kemal koluma girip kulağıma fısıldadı:
Bundan sonra her günümüzün ilk günü olsun, olur mu?

Ben de yanıtladım:
Olur Kemal. Hayat, gerçekten şimdi başlıyor.

Ve o an, bütün hayatım boyunca ilk defa gerçekten kendim olmak nasıl bir şeymiş, anladım. Şehir ışıkları camdan geçerken, içimde, yıllardır duymadığım bir mutluluk ezgisi çalıyordu. Şimdi biliyorum ki, hayat, sakladığımız tüm umutları bulmaya cesaret edince başlıyor.

Ve ben, bu yaştan sonra, kendim için yaşamaya geldim.

Rate article
Lifequest
— Ludmila, yaşlandıkça kafayı mı yedin! Torunların okula gidiyor, ne düğünü bu? — dedi ablam, evleneceğimi söyleyince. Ama neyi uzatacağım ki? Haftaya Turgut’la nikâhımız var, ablama haber vermeliyim diye düşündüm. Tabii törenimize gelmeyecek, çünkü ülkenin öbür ucunda yaşıyor. Zaten 60 yaşımda “Çok yaşa!” diye bağırtılı, kına müzikli eğlence yapacağım yok. Sessizce nikâhımızı kıyıp baş başa kutlayacağız. Nikâh da aslında şart değildi ama Turgut illaki olsun istedi. Adam tam bir centilmen; apartman kapısını açar, arabadayken elini uzatır, paltomu giydirir. Pasaportta mühür olmayınca birlikte yaşamak istemez. Dedi ki: “Ben çocuk muyum? Ciddi bir ilişki isterim.” Bana göre Turgut hâlâ delikanlı; saçlar ak olsa da. İş yerinde herkes ona çok saygılı, tam bir ağır abi. Ama beni görünce birden 40 yaş gençleşiyor, sokağın ortasında sarılıp döndürmeye başlıyor. Bir yandan içim kıpır kıpır, bir yandan utanıyorum: “Bizi gören millet güler!” diyorum. O da “Kimseyi görmüyorum ki, sadece seni görüyorum!” diyor. Onunlayken, dünyada sadece biz varmışız gibi hissediyorum. Ama bir de ablam var, ona anlatmam gerek. Taner’in de diğerleri gibi kınayacağından korkuyordum, ama en çok onun desteğine ihtiyacım vardı. Cesaretimi toplayıp aradım… — Ludmila! — diye bağırdı şaşkın bir sesle, dava ki gelin oluyorum — yeni kaybettiğimiz Fikret’in üstüne hemen yenisini buldun ha! Şaşırtacağımı biliyordum ama asıl kızgınlığının rahmetli eşimden dolayı olacağını düşünmemiştim. – Taner abla, anlıyorum… Ama bu süreyi kim belirliyor? Bana bir sayı söyle, ne kadar sonra mutlu olabilirim ki kimse beni ayıplamaz? – En az beş yıl beklemek gerek, dedi. – Yani Turgut’a “kusura bakma, 5 yıl sonra gel, ben daha yas tutacağım” mı demeliyim? Ablam sustu. — Beş yıl sonrasına kadar kimse laf etmeyecek mi sanıyorsun? Herkesin ağzı var, konuşmak isteyene engel olamazsın, ama senin fikrin önemli. Eğer çok istersen bu düğünü iptal ederim. — Bilmem ki, evlenin madem… Ama bak anlamıyorum seni ve desteklemiyorum da. Eskiden akıllıydın, şimdi iyice şaşırdın. Biraz bekle, hiç değilse bir yıl geçsin… ama ben ısrar ettim. – Bir yıl daha bekleyelim diyorsun, ya önümüzde bir yıl kalmadıysa? Ablam burnunu çekti. — Bilmem, nasıl istiyorsan öyle yap. Herkes mutlu olmak ister tabii ki… ama sen onca yıl zaten mutluydun. Güldüm: – Ciddi misin? Sen de mi yıllarca mutlu olduğumu sandın? Ben de öyle sanıyordum. Ama ancak şimdi fark ettim: meğer bütün ömrüm iş güç, el âlem, çocuklar ve torunlar için koşturmaca geçmiş. Şimdi ilk defa kendim için yaşamayı öğreniyorum! Fikret iyi bir insandı, iki kız büyüttük, şimdi beş torunum var. Hep aşılamıştı bana: “eldeki en kıymetli şey aile.” Tartışmadım. Önce aile için çalıştık, sonra kızların ailesi, sonra torunlar… hep bir koşuşturma. Büyük kız evlenince yazlık aldık, Fikret daha fazlasını istedi, torunlara doğal et yetiştirmek için bir dönüm arazi kiraladık, yıllarca hayvan baktık, canımız çıktı, doğru dürüst uyku uyumadık. Arkadaşlarım denizden, tiyatrodan bahseder; ben ise markete gitmeye bile fırsat bulamazdım! Yeter ki çocuklar rahat etsin diye didindik. Kızlar rahat etti, ama ben? Ben hep ertelendim. Bir gün eski iş arkadaşım geldi, beni tanımadı bile; “İstanbul’un tadını çıkaracağını sanıyordum, halin perişan!” dedi. “Aman,” dedim, “çocuklara yardım etmek lazım!” O da “Çocuklar büyüdü, artık kendine vakit ayır,” demişti. O zaman anlamamıştım. Şimdi ise kendi hayatımı yaşıyorum: istediğim saatte kalkıp, rahatça gezip, keyifle kahvemi içebiliyorum. Hiç kimse zarar görmedi; kızlar huzurlu, torunlar sağ. Asıl önemlisi, hayata farklı bakmayı öğrendim. Eskiden sonbahar yapraklarına kızardım, şimdi çocuk gibi oynuyorum. Yağmuru sevdim artık; ıslanmak yok, kafede pencere başında izlemek var. Şehrimizin güzelliklerini, bulutları, manzarayı yeni keşfettim. Tüm bunları bana Turgut gösterdi. Fikret’in vefatında darmadağın oldum. Bir sabah Turgut yanıma gelip, “Bu kadar içine kapanma,” dedi. O benim komşumdu, damadımın arkadaşı, eşyaları taşırken tanıştık. Başta hiç düşünmemiş, bana acımış. “Yeniden yaşamanı istedim, yoksa enerjin var ama kaybolmuşsun,” dedi. Parka götürdü; bankta oturduk, dondurma aldı, sonra gölete gittik, ördeklere ekmek attık. Yıllarca ördek baktım ama onları hiç izlememişim. Şimdi anlıyorum, durup izlemek bile bir mutlulukmuş. Turgut elimi tuttu: “Sana daha neler göstereceğim!” dedi. Ve haklıydı. Her gün yeni bir dünya, yeni bir hayat oldu benim için. Turgut olmadan bu hayatı düşünemem. Kızlar başta tepki gösterdi, “Rahmetli babamın anısına saygısızlıktır,” dediler, çok üzüldüm. Turgut’un çocukları ise sevindiler, “Artık babam için içimiz rahat,” dediler. Son olarak ablama anlatmam kaldı, onu da sonunda aradım. — Nikâhınız ne zaman? — dedi Taner. — Bu cuma. — Ne diyelim… Yaşlılıkta darısı başına, dedi kuru bir sesle. Cuma günü Turgut’la birlikte alışveriş yaptık, güzelce giyindik, taksiyle nikâha gittik. Kapıda hayatım boyunca unutamayacağım sürpriz: Kapıda kızlarım, damatlarım, torunlarım; Turgut’un ailesi ve en önemlisi, ablam karşımda, elinde bir demet beyaz gül, gözleri dolu gülümseyerek! — Taner abla, bizim için mi geldin? — dedim, şaşkınlıkla. — Seni kime vereceğimi görmeden olur mu! — deyip sarıldı bana. Meğerse tüm aile anlaşmış, herkes gelmiş, akşam için kafe ayarlamışlar. Geçenlerde Turgut’la evlilik yıl dönümümüzü kutladık. Turgut, artık herkesin ailesinden. Ben ise hâlâ inanamıyorum: Sanki bu güzellik bana fazla! O kadar mutluyum ki nazar değecek diye ödüm kopuyor