— Vasili Amca, yine mi otobüsü kaçırdınız! — otobüs şoförü Ahmet’in sesi şakacı ama biraz da sitemliydi. — Bu hafta üçüncü kez peşimizden koşuyorsunuz. Üzeri buruşuk montuyla nefes nefese kalan emekli Vasili Amca, kendini zar zor tutunarak otobüse bindi. Dağılmış beyaz saçları, burnunun ucuna inmiş gözlükleriyle her zamanki gibi mahcup bir gülümseme takınmıştı. — Kusura bakma, Ahmet oğlum… — dedi cebinden buruşuk bir banknot çıkararak. — Saat galiba geri kalıyor, ya da ben iyice dalgınlaştım artık… Otobüs şoförü Ahmet Yılmaz, kırklı yaşlarında, yılların tecrübesiyle güneşte esmerleşmiş yüzüyle yirmi yıldır aynı hatta çalışıyordu. Yolcularını çoğunlukla simalarından tanırdı, ama Vasili Amca başka bir yere sahipti: Her sabah aynı saatte, sessizce, büyük bir nezaketle binerdi. — Boş verin bunları, buyurun oturun. Bugün nereye? — Mezarlığa, her zamanki gibi… Otobüs hareket ettiğinde Vasili Amca her zaman oturduğu, şoföre üçüncü sıradaki pencere kenarına geçti. Elinde eski bir poşet, içinde mezarlıkta lazım olacak malzemeler var. Yolcular az: Sabah, hafta içi. Birkaç üniversiteli kız kendi arasında konuşuyor, takım elbiseli bir adam telefona dalmış. Sakin bir sabah. — Vasili Amca, — dikiz aynasından göz göze geldi Ahmet, — siz her gün oraya mı gidiyorsunuz? Zor olmuyor mu? — N’apayım evladım, başka gidecek yerim yok, — pencereye bakarak kısık sesle yanıtladı Vasili Amca. — Eşim orada. Bir buçuk yıl oldu rahmetli olalı. Her gün gelmeye söz verdim ona. Ahmet’in içi bir tuhaf oldu. Kendisi de evli, karısını çok sever. Onu kaybetse nasıl olurdu, düşünmek bile istemedi… — Evden oraya çok mu uzak? — Yok, otobüsle yarım saat. Yürüyerek gitsem, bacaklarım da ağrıyor, bir saatten fazla sürer. Emekli maaşım da bilete ancak yetiyor zaten. Haftalar böyle geçiyor. Vasili Amca sabah seferinin değişmez müdavimi. Ahmet Alıştı onun varlığına, sabahları onu beklemek bile hoşuna gidiyor. Bazen Amca gecikse Ahmet özellikle birkaç dakika bekliyor. — Şoför bey, beni beklemeyin, — demişti bir gün Vasili Amca, Ahmet’in neden geciktiğini anlayınca. — Sonuçta sefer saatine uymak lazım. — Boş verin, birkaç dakika kimseye bir şey yapmaz. Bir sabah Vasili Amca yok. Ahmet ufak bir gecikme vardır belki diye bekliyor, ama gelmiyor. Ertesi gün de yok, bir sonraki gün de. — Duydun mu, mezarlığa her gün giden amca bu aralar hiç gözükmüyor, — dedi Ahmet, kondüktör Tamara Hanım’a. — Hasta olmasın? — Bilmem, kimbilir belki ailesi gelmiştir, — kadın omuz silkti. Ahmet’in içi kaynamaya başladı. O kadar alışmıştı ki Vasili Amca’nın sabah sessizce ettiği “teşekkür ederim”lerine ve hüznüne. Bir hafta geçti, hâlâ yok. Ahmet meraklanıyor, rotasının son durağında, mezarlığın orada nöbetçi kadınla konuştu: — Affedersiniz, yaşlı bir amca var her gün buraya gelen, Vasili Amca… Beyaz saçlı, gözlüklü, elinde hep poşeti olurdu. Son günlerde hiç gördünüz mü? — A, o mu! Tabii ki tanırım, her gün gelirdi karısının yanına. — Şimdi hiç gelmiyor mu? — Yaklaşık bir haftadır yok. — Hasta mı oldu acaba? — Kim bilir… Bir defa adresini de söylemişti, yakında oturuyor. Sokağı ve numarasını da biliyorum… Siz kim oluyorsunuz? — Ben otobüs şoförüyüm, her gün getirirdim. Adres: Gül Sokak 15. Eski bir apartman. Ahmet ikinci kata çıktı, ilk kapıyı çaldı. Kapıyı ellili yaşlarında asık suratlı bir adam açtı: — Buyurun? — Vasili Amca’yı arıyorum. Ben otobüs şoförüyüm, devamlı müşterimdi… — O amca mı? Duydum, geçen hafta ambulansla hastaneye kaldırdılar, inme geçirmiş. Ahmet’in kalbine bir ağırlık çöktü. — Hangi hastanede? — Şehir Hastanesi, Mevlana Caddesi’ndeki. Durumu zormuş ama biraz iyileşiyormuş sanırım. Akşam iş çıkışı, Ahmet hastaneye gitti. Serviste hemşireye sordu, Vasili Amca’yı buldu. — Vasili Amca? Siz kimsiniz? — Tanıdık sayılırım, — anlatamadı bir anda. — Altı numaralı hasta odası. Ama hâlâ zayıf, yormayın fazla. Pencere kenarında yatakta, Vasili Amca oldukça solgun, ama bilinci açık. Ahmet’i görünce önce tanıyamadı, sonra gözleri kocaman açıldı. — Ahmet! Sen… Nasıl buldun beni? — Merak ettim de, gelmediniz birkaç gün, endişelendim. — Benim için mi üzüldün? — yaşlı adamın gözleri buğulandı. — Ben kimim ki… — Olur mu öyle şey amca? Her sabah beraberiz, alışıyor insan. Vasili Amca sustu, tavana baktı. — On gündür mezarlığa gidemiyorum, — dedi hüzünle. — Sözümü bu ilk defa tutamadım bir buçuk yıldır… — Aman Vasili Amca, eşiniz anlar durumu. Hastalık sonuçta… — Bilmem ki… Her gün gider anlatırdım havayı, olan biteni… Şimdi burada yatıyorum, o orada yalnız… Ahmet bakınca, gözlerinden anladı vicdan azabını. — İsterseniz ben gideyim mi? Eşinize durumu anlatırım, yakında iyileşeceğinizi söylerim… Yaşlı adam umut ve şüpheyle baktı: — Gerçekten yapar mısın bunu? Sonuçta yabancısın… — Siz bana yabancı mısınız Amca? Birbuçuk yıldır her sabah beraberiz, çoğu akrabadan daha yakınız. Ertesi gün Ahmet izin gününde mezarlığa gitti. Mezar başındaki taşta gülümseyen bir kadın fotoğrafı vardı: “Gülay Yıldız. 1952-2024”. Önce dili tutuldu, sonra içinden geldiği gibi konuştu: — Merhaba Gülay Hanım. Ben Ahmet, eşiniz her gün sizin için benim otobüsümle geliyor. Şimdi hastanede yatıyor ama inşallah iyileşecek, size selamı var, sevgileriyle… Biraz da Vasili Amca’nın nasıl iyi bir insan olduğu, size olan sevgisi, sadakati hakkında konuştu. Ne dese tam bilemese de, içinden doğru olanı yaptığını hissediyordu. Dönüşte Vasili Amca’yı yakaladı. Yaşlı adam belirgin şekilde toparlanmıştı, yüzü daha renkliydi. — Gittim, — kısa cevapladı Ahmet. — Her şeyi anlattım. — Nasıl buldun orayı? — sesi titriyordu. — İyi, yeni çiçekler var, birileri getirmiş. Temiz, bakımlı, bekliyor sizi Gülay Hanım. Vasili Amca gözlerini yumdu, yanaklarından yaşlar aktı. — Sağ ol evladım, Allah razı olsun. İki hafta sonra hastaneden taburcu edildi. Ahmet başında, onu evine kadar götürdü. — Yarın görüşür müyüz yine sabah? — dedi Vasili Amca otobüsten inerken. — Elbette Amca, saat sekizde buluşalım. Ertesi gün, Vasili Amca her zamanki yerindeydi. Ama artık sadece bir yolcu değil, Ahmet için çok daha fazlası olmuştu. — Biliyor musunuz Vasili Amca, — dedi Ahmet bir gün, — hafta sonu sizi ben arabamla götüreyim mezarlığa. Hem ailemle tanışırsınız, hem de yolunuz kolaylaşır. — Olur mu öyle şey, gerek yok evladım… — Gerek var, biz alıştık size. Üstelik eşim de diyor ki “Böyle iyi bir insana yardımcı olmak gerekir’’. Böylece hafta içi servis otobüsüyle, hafta sonu ise Ahmet’in arabasıyla mezarlığa ziyaret sürmeye başladı. Bazen Ahmet’in eşi de katıldı, dostlukları pekişti. — Biliyor musun, — dedi akşam karısına Ahmet, — başta işim gücüm sadece şoförlüktü. Oysa şimdi anladım, otobüste gördüğün her insanın bir hayatı, bir hikayesi var. — Evet, — onayladı karısı, — iyi ki görmezden gelmedin. Bir gün Vasili Amca onlara şöyle dedi: — Eşim Gülay vefat edince, hayat bitti sandım. Artık kimseye lazım olmadığımı düşünüyordum. Meğer insanlar yalnız bırakmıyormuş, bu çok şey demek… *** Peki siz hiç, sıradan insanların büyük işler başardığına şahit oldunuz mu?

Yine mi kaçırdınız otobüsü, Vahap Bey? Otobüs şoförünün sesi şakacıydı ama içinde hafif bir sitem de vardı. Bu hafta üçüncü kez böyle koşarak yetişiyorsunuz bana.

Yıpranmış kabanının içinde nefes nefese kalmış yaşlı adam, güçlükle tutundu tutamağa. Ak saçları dağılmış, gözlüğü burnunun ucuna kaymıştı.

Afedersin, Adem dedi soluklanarak, cebinden buruşturulmuş birkaç lira çıkarırken. Saatim geri kalıyor ya da ben artık iyice

Adem Cengiz, kırk beşine yaklaşmış, esmer tenli, yolların eskitemediği bir otobüs şoförüydü. Yirmi yılı aşkın süredir bu hattın müdavimiydi, yolcuları yüzlerinden tanırdı. Fakat bu ihtiyarı özellikle aklında tutmuştu nazik, sessiz, her sabah aynı saatte durakta.

Boşverin şimdi, oturun şöyle. Bugün nereye?

Mezarlığa, her zamanki gibi.

Otobüs hareket etti. Vahap Bey, alışkanlıkla üçüncü sıradaki cam kenarına yerleşti. Elinde eskimiş bir naylon poşet vardı, içindekiler belli belirsiz.

Yolcular azdı hafta içi, sabah erkeni. Birkaç genç kız kendi aralarında fısıldaşıyor, takım elbiseli bir adam telefonunda kaybolmuştu. Her zamanki sabahlardı işte.

Vahap Bey, dikiz aynasından göz göze geldiler Ademle, siz her gün gidiyorsunuz oraya. Zor olmuyor mu?

Nereye gideceğim ki, dedi yaşlı adam usulca, pencereye bakarak. Hanım orada Bir buçuk yıl oldu işte. Her gün gelmeye söz vermiştim.

Adem’in kalbine bir sızı saplandı. Kendi de evliydi, eşini çok severdi. Yerine kendini koydu, düşünmekte zorlandı

Evden uzak mıydı?

Yok yok, otobüsle yarım saat Yürüyerek bir saat sürerdi dizlerim dayanmıyor artık. Emekli maaşıyla otobüs parasını denkleştiriyorum tam.

Günler geçiyor, Vahap Bey sabah seferinin değişmez yolcusu oluyordu. Adem alışmıştı ona hatta eksikliğini arıyordu. Bazen ihtiyar geç kalınca Adem kasten birkaç dakika oyalanıyordu durakta.

Beni beklemeyin, dedi bir gün Vahap Bey, şoförün onu beklediğini fark ederek. Yolcu yolunda gerek.

Ne olacak ki, diye geçiştirdi Adem. İki dakika kimseye bir şey olmaz.

Bir sabah Vahap Bey görünmedi. Adem biraz bekledi belki gecikti diye. O gün de gelmedi, ertesi sabah da. Bir hafta böyle geçti.

Şu her sabah mezarlığa giden amca var ya, hiç uğramaz oldu, dedi Adem, kondüktör olarak çalışan Perihan Hanıma. Hastalandı mı acaba?

Kim bilir, Omuz silkti kadın. Belki akrabaları geldi, belki de başka bir şey

Ama Ademin içi rahat değildi. Sessiz, nezaketli yolcusunun eksikliğini hissediyordu. Onun teşekkürler deyişi, buruk gülüşü aklından gitmiyordu.

Bir hafta geçiverdi. Vahap Bey hâlâ görünmeyince Adem kararını verdi öğle arasındaki boşluğunu kullanarak hattın son durağı olan mezarlığa gitti.

Affedersiniz, dedi kapıdaki görevli kadına hitaben, burada her gün gelen yaşlı bir bey vardı, Vahap Bey beyaz saçlı, gözlüklü, elinde bir poşet Gördünüz mü hiç son zamanlarda?

Ha, o mu! Kadın hemen tanıdı. Her gün gelirdi karısına, hiç aksatmazdı.

Gelmiyor mu artık?

Olmaz mı, bir haftadır hiç görünmedi.

Hastalandı mı acaba?

Kim bilir Vaktiyle bana adresini vermişti, buraya yakın bir yerde oturuyor. Şu Salkım Sokak, şu numara Siz nesisiniz ona?

Otobüs şoförü. Her gün getirip götürürdüm.

Salkım Sokak, numara 15. Eski beş katlı apartmanlardan. Adem, boyası dökülmüş kapıdan ikinci kata çıktı, ilk karşısına çıkan daireye zili bastı.

Kapıyı kır saçlı, asık suratlı bir adam açtı.

Kimi aradınız?

Vahap Beyi arıyorum. Otobüs şoförüyüm, her gün taşırdım kendisini

Ha, bizim yaşlı bey mi, on ikinci daireden. Geçen hafta hastaneye kaldırdılar, felç geçirdi.

Ademin yüreği ağzına geldi.

Hangi hastaneye?

Devlet Hastanesine, İnönü Caddesi üzerinde. Durumu ilk başta çok ağırdı, ama şimdi daha iyiymiş.

Vardiyasından sonra Adem doğru hastaneye gitti. Servisi buldu, nöbetçi hemşireye sordu.

Vahap Bey? Evet, bizde yatıyor. Siz nesisiniz?

Yakınım Ne diyeceğini bilemedi.

6 numaralı odada. Ama hâlâ zayıf, fazla konuşturmayın.

Vahap Bey, pencere kenarındaki yatakta yatıyordu, solgun ama bilinci yerindeydi. Ademi ilk başta çıkaramadı, sonra gözleri büyüdü şaşkınlıktan.

Adem? Siz Nasıl buldunuz burayı?

Merak ettim Sizi bekledim. Görünmeyince aklımda kaldı, deyip yatağın başucuna bir poşet meyve bıraktı.

Ben Benim için mi uğraştınız? Yaşlı adamın gözleri nemliydi. Kimim ki ben

Olur mu öyle! Siz benim en düzenli yolcumsunuz. Her gün görmesem bir eksiklik hissediyorum.

Vahap Bey sustu, tavana baktı.

On gündür gidemedim mezarlığa İlk kez bir buçuk yıl sonra. Sözümü tutamadım.

Olur mu Vahap Bey. Hanımınız anlar. Sağlık meselesi sonuçta.

Kim bilir Her gün gider, havadan sudan neler anlatırdım ona. Şimdi burada yatıyorum, o ise orada, yalnız

Adem adamın iç çekişini görünce kararını verdi.

İsterseniz ben gideyim. Eşinize uğrayıp haber vereyim; hastanedesiniz, iyileşmek üzeresiniz

Vahap Bey ona dönüp bakarken gözlerinde hem güvensizlik hem umut vardı.

Bunu yapar mısınız? Tanımadığınız biri için?

Siz bana yabancı mısınız ki? Bir buçuk senedir sabah akşam aynı yoldayız.

Ertesi gün, Adem tatilinde mezarlığa gitti. Kabri buldu fotoğrafta iyi kalpli, genç yüzlü bir kadın gülümsüyordu. Münevver Hanım. 1952-2023.

Başta biraz utandı, sözcükler tıkandı. Sonra ne söyleyeceğini kendiliğinden buldu:

Merhaba, Münevver Hanım. Ben Adem, otobüs şoförü. Eşiniz her gün size gelirdi. Şimdilerde hastanede ama durumu iyiye gidiyor. Size selam söyledi; sizi çok seviyor, yakında yine gelecek

Biraz daha konuştu; Vahap Beyin iyi biri olduğundan, ne kadar bağlı olduğundan bahsetti. Aptal gibi hissetse de içinden bir ses bunun doğru olduğunu söylüyordu.

Hastaneye vardığında Vahap Beyi çay içerken buldu. Biraz renk gelmişti yüzüne.

Gittim, dedi Adem kısa bir cümleyle. Haber verdim.

Nasıldı orada? Sesi titriyordu ihtiyarın.

Her şey yerli yerinde. Komşuları yeni çiçek bırakmış tertemiz, bakımlı. Bekliyor sizi, dedi.

Vahap Bey gözlerini kapadı, yanaklarından yaşlar aktı.

Allah razı olsun senden, oğlum. Sağ olasın

İki hafta sonra taburcu oldu Vahap Bey. Adem onu kapıda karşıladı, evine kadar bıraktı.

Yarın yine buluşuyor muyuz? diye sordu, ihtiyar otobüsten inerken.

Elbette, başıyla onayladı Vahap Bey. Sekiz buçukta oradayım.

Ve gerçekten ertesi sabah yine o koltukta oturuyordu. Ama aralarındaki ilişki değişmişti artık. Sadece şoför-yolcu değil, daha fazlasıydılar.

Bir gün Adem şöyle dedi:

Bakın Vahap Bey, hafta sonları sizi kendi arabamla götüreyim mezarlığa. Hem dert olmaz, hanımım da tanımak ister sizi.

Yok be oğlum, ne gerek var

Alıştım artık size. Ayrıca hanım diyor ki: Böyle iyi insanlara yardım etmek gerekir.

Böyle devam etti hayatları. Hafta içi otobüs, hafta sonu Ademin arabasıyla ziyaretler. Bazen Ademin eşi de katılıyordu, tanışıp dostluk kurdular.

Bir akşam eşine dertleşti Adem:

Başta sandım ki iş işte, yol yolcu, saat saat Meğer herkesin kendi hikâyesi varmış.

Haklısın, dedi eşi. İyi ki el uzatmışsın.

Vahap Bey de bir gün şöyle dedi onlara:

Münevverim öldüğünde sandım ki, hayat bitti. Kimseye lazım değilim sanıyordum. Oysa Bazen insanlar hiç ummadığın kadar ilgili ve iyilikle doluymuş. Bu bana çok şey öğretti.

***

Peki siz hiç sıradan insanların ne büyük iyilikler yaptığını gördünüz mü?

Rate article
Lifequest
— Vasili Amca, yine mi otobüsü kaçırdınız! — otobüs şoförü Ahmet’in sesi şakacı ama biraz da sitemliydi. — Bu hafta üçüncü kez peşimizden koşuyorsunuz. Üzeri buruşuk montuyla nefes nefese kalan emekli Vasili Amca, kendini zar zor tutunarak otobüse bindi. Dağılmış beyaz saçları, burnunun ucuna inmiş gözlükleriyle her zamanki gibi mahcup bir gülümseme takınmıştı. — Kusura bakma, Ahmet oğlum… — dedi cebinden buruşuk bir banknot çıkararak. — Saat galiba geri kalıyor, ya da ben iyice dalgınlaştım artık… Otobüs şoförü Ahmet Yılmaz, kırklı yaşlarında, yılların tecrübesiyle güneşte esmerleşmiş yüzüyle yirmi yıldır aynı hatta çalışıyordu. Yolcularını çoğunlukla simalarından tanırdı, ama Vasili Amca başka bir yere sahipti: Her sabah aynı saatte, sessizce, büyük bir nezaketle binerdi. — Boş verin bunları, buyurun oturun. Bugün nereye? — Mezarlığa, her zamanki gibi… Otobüs hareket ettiğinde Vasili Amca her zaman oturduğu, şoföre üçüncü sıradaki pencere kenarına geçti. Elinde eski bir poşet, içinde mezarlıkta lazım olacak malzemeler var. Yolcular az: Sabah, hafta içi. Birkaç üniversiteli kız kendi arasında konuşuyor, takım elbiseli bir adam telefona dalmış. Sakin bir sabah. — Vasili Amca, — dikiz aynasından göz göze geldi Ahmet, — siz her gün oraya mı gidiyorsunuz? Zor olmuyor mu? — N’apayım evladım, başka gidecek yerim yok, — pencereye bakarak kısık sesle yanıtladı Vasili Amca. — Eşim orada. Bir buçuk yıl oldu rahmetli olalı. Her gün gelmeye söz verdim ona. Ahmet’in içi bir tuhaf oldu. Kendisi de evli, karısını çok sever. Onu kaybetse nasıl olurdu, düşünmek bile istemedi… — Evden oraya çok mu uzak? — Yok, otobüsle yarım saat. Yürüyerek gitsem, bacaklarım da ağrıyor, bir saatten fazla sürer. Emekli maaşım da bilete ancak yetiyor zaten. Haftalar böyle geçiyor. Vasili Amca sabah seferinin değişmez müdavimi. Ahmet Alıştı onun varlığına, sabahları onu beklemek bile hoşuna gidiyor. Bazen Amca gecikse Ahmet özellikle birkaç dakika bekliyor. — Şoför bey, beni beklemeyin, — demişti bir gün Vasili Amca, Ahmet’in neden geciktiğini anlayınca. — Sonuçta sefer saatine uymak lazım. — Boş verin, birkaç dakika kimseye bir şey yapmaz. Bir sabah Vasili Amca yok. Ahmet ufak bir gecikme vardır belki diye bekliyor, ama gelmiyor. Ertesi gün de yok, bir sonraki gün de. — Duydun mu, mezarlığa her gün giden amca bu aralar hiç gözükmüyor, — dedi Ahmet, kondüktör Tamara Hanım’a. — Hasta olmasın? — Bilmem, kimbilir belki ailesi gelmiştir, — kadın omuz silkti. Ahmet’in içi kaynamaya başladı. O kadar alışmıştı ki Vasili Amca’nın sabah sessizce ettiği “teşekkür ederim”lerine ve hüznüne. Bir hafta geçti, hâlâ yok. Ahmet meraklanıyor, rotasının son durağında, mezarlığın orada nöbetçi kadınla konuştu: — Affedersiniz, yaşlı bir amca var her gün buraya gelen, Vasili Amca… Beyaz saçlı, gözlüklü, elinde hep poşeti olurdu. Son günlerde hiç gördünüz mü? — A, o mu! Tabii ki tanırım, her gün gelirdi karısının yanına. — Şimdi hiç gelmiyor mu? — Yaklaşık bir haftadır yok. — Hasta mı oldu acaba? — Kim bilir… Bir defa adresini de söylemişti, yakında oturuyor. Sokağı ve numarasını da biliyorum… Siz kim oluyorsunuz? — Ben otobüs şoförüyüm, her gün getirirdim. Adres: Gül Sokak 15. Eski bir apartman. Ahmet ikinci kata çıktı, ilk kapıyı çaldı. Kapıyı ellili yaşlarında asık suratlı bir adam açtı: — Buyurun? — Vasili Amca’yı arıyorum. Ben otobüs şoförüyüm, devamlı müşterimdi… — O amca mı? Duydum, geçen hafta ambulansla hastaneye kaldırdılar, inme geçirmiş. Ahmet’in kalbine bir ağırlık çöktü. — Hangi hastanede? — Şehir Hastanesi, Mevlana Caddesi’ndeki. Durumu zormuş ama biraz iyileşiyormuş sanırım. Akşam iş çıkışı, Ahmet hastaneye gitti. Serviste hemşireye sordu, Vasili Amca’yı buldu. — Vasili Amca? Siz kimsiniz? — Tanıdık sayılırım, — anlatamadı bir anda. — Altı numaralı hasta odası. Ama hâlâ zayıf, yormayın fazla. Pencere kenarında yatakta, Vasili Amca oldukça solgun, ama bilinci açık. Ahmet’i görünce önce tanıyamadı, sonra gözleri kocaman açıldı. — Ahmet! Sen… Nasıl buldun beni? — Merak ettim de, gelmediniz birkaç gün, endişelendim. — Benim için mi üzüldün? — yaşlı adamın gözleri buğulandı. — Ben kimim ki… — Olur mu öyle şey amca? Her sabah beraberiz, alışıyor insan. Vasili Amca sustu, tavana baktı. — On gündür mezarlığa gidemiyorum, — dedi hüzünle. — Sözümü bu ilk defa tutamadım bir buçuk yıldır… — Aman Vasili Amca, eşiniz anlar durumu. Hastalık sonuçta… — Bilmem ki… Her gün gider anlatırdım havayı, olan biteni… Şimdi burada yatıyorum, o orada yalnız… Ahmet bakınca, gözlerinden anladı vicdan azabını. — İsterseniz ben gideyim mi? Eşinize durumu anlatırım, yakında iyileşeceğinizi söylerim… Yaşlı adam umut ve şüpheyle baktı: — Gerçekten yapar mısın bunu? Sonuçta yabancısın… — Siz bana yabancı mısınız Amca? Birbuçuk yıldır her sabah beraberiz, çoğu akrabadan daha yakınız. Ertesi gün Ahmet izin gününde mezarlığa gitti. Mezar başındaki taşta gülümseyen bir kadın fotoğrafı vardı: “Gülay Yıldız. 1952-2024”. Önce dili tutuldu, sonra içinden geldiği gibi konuştu: — Merhaba Gülay Hanım. Ben Ahmet, eşiniz her gün sizin için benim otobüsümle geliyor. Şimdi hastanede yatıyor ama inşallah iyileşecek, size selamı var, sevgileriyle… Biraz da Vasili Amca’nın nasıl iyi bir insan olduğu, size olan sevgisi, sadakati hakkında konuştu. Ne dese tam bilemese de, içinden doğru olanı yaptığını hissediyordu. Dönüşte Vasili Amca’yı yakaladı. Yaşlı adam belirgin şekilde toparlanmıştı, yüzü daha renkliydi. — Gittim, — kısa cevapladı Ahmet. — Her şeyi anlattım. — Nasıl buldun orayı? — sesi titriyordu. — İyi, yeni çiçekler var, birileri getirmiş. Temiz, bakımlı, bekliyor sizi Gülay Hanım. Vasili Amca gözlerini yumdu, yanaklarından yaşlar aktı. — Sağ ol evladım, Allah razı olsun. İki hafta sonra hastaneden taburcu edildi. Ahmet başında, onu evine kadar götürdü. — Yarın görüşür müyüz yine sabah? — dedi Vasili Amca otobüsten inerken. — Elbette Amca, saat sekizde buluşalım. Ertesi gün, Vasili Amca her zamanki yerindeydi. Ama artık sadece bir yolcu değil, Ahmet için çok daha fazlası olmuştu. — Biliyor musunuz Vasili Amca, — dedi Ahmet bir gün, — hafta sonu sizi ben arabamla götüreyim mezarlığa. Hem ailemle tanışırsınız, hem de yolunuz kolaylaşır. — Olur mu öyle şey, gerek yok evladım… — Gerek var, biz alıştık size. Üstelik eşim de diyor ki “Böyle iyi bir insana yardımcı olmak gerekir’’. Böylece hafta içi servis otobüsüyle, hafta sonu ise Ahmet’in arabasıyla mezarlığa ziyaret sürmeye başladı. Bazen Ahmet’in eşi de katıldı, dostlukları pekişti. — Biliyor musun, — dedi akşam karısına Ahmet, — başta işim gücüm sadece şoförlüktü. Oysa şimdi anladım, otobüste gördüğün her insanın bir hayatı, bir hikayesi var. — Evet, — onayladı karısı, — iyi ki görmezden gelmedin. Bir gün Vasili Amca onlara şöyle dedi: — Eşim Gülay vefat edince, hayat bitti sandım. Artık kimseye lazım olmadığımı düşünüyordum. Meğer insanlar yalnız bırakmıyormuş, bu çok şey demek… *** Peki siz hiç, sıradan insanların büyük işler başardığına şahit oldunuz mu?