Büyükannemin yaşamının son aylarında evimizdeki gürültü bir nebze eksildi, zaman ise kırılgan bir incecik gibi oldu. O anlarda, daha önce hiç fark etmediğim bir gerçeği gözlemleme şansı yakaladım. Bu dramatik bir sahne değildi, patlamış bir kutlama da değildi; büyük jestlerle süslenmiş bir gösteri de yoktu. Aksine, altmış yıl boyunca birbirini her sabah yeniden seçen iki insanın paylaşmış olduğu minik, ama sağlam anlarda gizliydi.
Ben her zaman Dede Ahmet ve Babaanne Emineyi bir bütün gibi düşünürdüm; ritimleri birbirine karışmış iki yaşam. Fakat onların on yıl boyunca üstlendikleri rolleri birdenbire yer değiştirdiğinde, bu bağın ne kadar derin olduğunu ilk kez anladım.
Evliliklerinin büyük bir kısmında Emine evin işlerini bir saat gibi yönetirdi. Yemek yapar, çamaşır yıkar, doğum günlerini hatırlar, faturaları öder, bayram sofralarını hazırlar ve her detayı özenle planlardı; böylece hayatları sorunsuz akar, bir çay gibi akıp giderdi. Ahmet ise sessizce yanına oturur, O olmadan bir hafta bile geçiremezsin diye dalga geçilirdi.
Hayat ise tahminlerimizi altüst eder. Emine hastalanınca, en çok desteğe ihtiyacı olan kişi, aslında herkesin bağını sıkılaştıran kişi oldu. Doktorlar bile onun ne kadar dayanıklı olduğunu fark etmişti.
Hastalığının ilk işaretleri sessizce süzüldü. Sonra kimsenin hazırlıklı olmadığı bir teşhis geldi: kanser. Kemoterapi onu yorgun düşürdü. Bir zamanlar evin içinde adeta bir kelebek gibi dolaşan kadın, şimdi odanın ortasında dinlenmek zorunda kalmıştı. Bakıcı rolü o an bakıma muhtaç hâle geldi.
Dede Ahmet doğal bir şekilde öne atladı, sanki bu an için yıllar önce bir hazırlık yapmış gibi. Elli yıldır mutfakta yürümekten kaçınan Ahmet, tarif kitaplarına göz kırparken, Şimdi menüyü ben yaparım dedi. Çamaşır makinesini nasıl çalıştıracağına dair adımları yüksek sesle tekrarladı, unuttuğunda kendine bir hatırlatma yaptı. Emineyi her muayeneye götürdü, bekleme odalarında elini sıkıca tuttu, titrek parmaklarını nazikçe ovdu. Hemşireler, Her hastanın böyle bir eşe ihtiyacı olmalı diye fısıldardı. Tanımadıkları bile bu ikiliyi gördükçe içi ısınıyordu.
Ahmet, onu asla yalnız bırakmadı. Hastaneye bırakıldığında sabah akşam orada kaldı. Huzurevine taşındığında onunla birlikte taşındı; en sevdiği yastığını getirdi, onu sık sık salladı, her dönmede elini okşadı. Hemşireler dinlenmesini söyleseler de, Eminenin uyanmadan Ahmetsiz bir sabaha uyanacağını düşünmek ona dayanmazdı.
Bir gece Ahmet, bana telefon etti; sesi umutla titriyordu, kırılgan bir tel gibi. Hoş geldin evimize yazılı tabelalar yapmamıza yardım eder misin? dedi. Eminenin iyileşeceğine yürekten inanıyordu. Rulo kağıt, keçeli kalem, eski fotoğraflar topladık; neşeli bir gülümseme getirecek her şeyi bir araya getirdik. Yemek masasında çalışırken ellerinin titrediğini gördüm; bu titreşim yaşından değil, aşktan kaynaklanıyordu.
Huzurevinde Eminenin yatağının başında oturur, yüzünü okşar, yıllar boyunca hatırladığı çizgileri parmaklarıyla izlerdi. Cevap veremese bile onun kulağına fısıldar, nefesini izler, rahatsız mı diye gözlemlerdi. Kaşlarını çatmasıyla gözlerinden bir damla yaş süzülür, Onun acısını bir an bile düşünemezdim derdi.
Şimdi hâlâ çok güzelsin, diye fısıldadı bana bir gün öğle vakti. Gözlerinde o, yirmili yaşlarında İstanbulda bisiklet kulübünde tanıştıkları genç kız hâlâ vardı. Aşkları pedallara, şehrin dar sokaklarına, dağların yamacına dayanıyordu. Hayat onlara beklemediği savaşlar gönderdi, ama her zaman birlikte savaştılar. Şimdi, son inişte bile, pedal çevirmeyi bırakmadı.
Huzurevi çalışanları, sadece kapıdan bakıp bu ikiliyi izliyordu. Ziyaretçiler, Bu Dede bir ömür boyu eşinden ayrılmıyor diye konuşuyordu. Emine bazen bilinçlenip bazen kaybolduğunda, Ahmet ona maceralarını anlatır, geçmişin anılarını sesli bir şarkı gibi çalar, sessizliği anıların melodisine dönüştürürdü.
Bir sonraki ay altmışıncı evlilik yıldönümleri gelecekti. Altmış yıl kahkaha, yemek, tartışma, barış ve sessiz mutluluk… Ahmet ise Bu bile yetmez; bir daha altmış yıl alırım diyordu.
Son gecesinde, Emine’nin nefesi düzensizleşince, Ahmet ona daha da yaklaştı ve en son duyduğu kelimeleri fısıldadı:
Ah, canım, çok özelsin. İyi geceler, sevgili hayatım.
Kısa bir sürede Emine aramızdan ayrıldı… Ahmet, nabzı kaybolmuş olsa da elini bir süre daha sıkıca tutmaya devam etti, gözyaşları sessizce süzüldü. Bu anları kameraya kaydettim; merak için değil, çünkü odadaki aşk kutsal bir ışık gibi parlıyordu.
Birkaç gün sonra, en büyük aşk hikâyelerinin yüksek sesle bağırmadığını, dramatik olmayı tercih etmediğini anladım. Bunlar, mutfaklarda, hastane koridorlarında, sessiz odalarda, günlük rutin içinde yavaşça inşa edilen hikâyelerdi. Küçük jestlerde, affetmede, sıradanlıkta büyürler. Hastalıkları, yaşı, yavaşça yumuşayan gövdeyi aşarlar.
Onların sevgisi mükemmellik üzerine kurulu değildi; naziklik ve sadakat üzerine kuruluydu. Altmış yıl boyunca daima birbirini yeniden seçmek ve belki de bir gün daha tekrar seçmek.




