On İki Yıl Sonra: Kaybolan Oğlunun Peşine Düşen Fedakâr (!) Bir Annenin Hikâyesi ve İstanbul Stüdyolarında Gözyaşlarıyla Başlayan, Hesaplaşmayla Biten Bir Dram

On iki yıl sonra

Ne olur, bana yardım edin! Oğlumu bulmam lazım, başka hiçbir şey istemiyorum bu hayatta!

Kadıncağız, yani Şükran Hanım, gözleri yaşlı halde stüdyodaki kanepeye sunucunun yanına oturdu. Elini o kadar çaresizce yumruk yapıyordu ki, insanın içi sızlardı. Özellikle mütevazı giyinmişti, gece boyunca gözüne uyku girmemişti ki programda solgun ve bitkin görünsün, tam bir acılı anne profili çizebilsin. İnsanların ona inanmalarını, ona koşulsuz destek olmalarını istiyordu.

Şimdi tek dileğim oğlumla yeniden iletişim kurabilmek, dedi zor nefes alıyormuş gibi ince bir sesle. Bütün yolları denedim, ne aklıma geldiyse başvurdum! Karakola bile gittim, dedim belki polis yardımcı olur… Ama orada dilekçemi bile almadılar! Ömer zaten reşit dediler, hem memlekette değil artık. Daha önce oğlun neredeydi diye hiç dert etmedin, şimdi niye geldin? dediler…

Sunucu anlayışlıymış gibi başını hafifçe yana yatırarak dinliyordu, ama aslında Şükran Hanım’ın hikayesine tam anlamıyla ikna olmamıştı. İçsel olarak işin bu kadar dramatik olmadığını, annenin oğluyla kavga ettiğini ve yıllardır görmedikten sonra birden bire sanki hayatının aşkıymış gibi peşine düştüğünü seziyordu. Polisle de aynı fikirdeydi. Ama reytingler… Millet böyle hikayeleri fena seviyor, gözyaşı varsa herkes ekran başında…

Yani, oğlunuzla kavganız ilişkinizin tamamen kopmasına mı sebep oldu? diye biraz da seyirciye bakarak sordu. Seyircilerden kimi şüpheci, kimi ise gerçek bir acı çekiyormuş gibi Şükran Hanım’a üzülerek bakıyordu.

Şükran Hanım başını salladı, gözleri doldu. Derin bir nefes aldı, cümlelerine devam edebilmek için kendini toparlamaya çalıştı.

Evet, her şey on iki yıl önce başladı. Oğlum aşık oldu, delicesine, gözü dönmüş gibi. Evlenmeye kesin kararlıydı. Hislerini tabii ki anlıyordum, ama o kız bana hiç mi hiç uygun gelmedi! Nereye kadar giderse gitsin, sonunun hayır olmadığını hissetmiştim! Tütün içiyor, gece nerede ne yapıyor hiç belli değil… İşin kötüsü, Ömer’i de o dünyaya çekmeye başladı!

Bir an durup o zor günlere geri gitti sanki. Sunucu, anlatmasına fırsat tanıyarak sessizce bekledi.

Defalarca uyarmaya kalktım, sohbet etmek, yolunu göstermek istedim. Dinlemedi, bildiğini okudu. Ona göre ben artık sadece burnu büyük bir anneydim, bir türlü oğlunun yetişkin olmasını kabul etmeyen bir kadın… Sonunda bir akşam bana bağırdı: Ben gidiyorum!

Şükran Hanım gözyaşlarını silmesi için uzatılan mendili minnetle aldı. Hafifçe gözyaşlarını sildi, makyajını dağıtmamaya çalışarak. Birkaç saniye sustuktan sonra tekrar konuştu:

Gitti. Eşyalarını toplamış, ben işteyken. Hiçbir şey söylemeden çekip gitti Telefon numarasını bile değiştirmiş. Kimseyle, hiç kimseyle görüşmedi, sildi attı! Sebep ise o kız…

Sesi titredi ve gözlerini kapayıp içindeki acıyı bastırmaya çalıştı.

Affedin, toparlamakta zorlanıyorum, diye fısıldadı, mendili sıktı elinde.

Başını öne eğdi, kaşlarının arasındaki o dramatik çizgi belirginleşti. O an gerçek değilmiş gibi, ama seyircide acıma ve empati hissi oluşturmak için önemli bir hamleydi. Düşüncesi, Bu kadın ne kadar perişan! dedirtmekti. İçsel olarak aslında kopuk, gergin bir bekleyiş içindeydi: Sahiden seyirciyi istediği duygusal tepkiye getirebilecek miydi?

Sunucu bunun gözyaşı numarası olduğunu sezmişti, ama programa ayak uydurdu.

Acınızı anlıyoruz, dedi, asistanına bir bardak su getirmesini işaret ederek. Acele etmeyin, kendinizi hazır hissettiğinizde anlatmaya devam edebilirsiniz.

Küçük bir ara verdiler, tam da olması gerektiği kadar uzun bir sessizliğin ardından sunucu tekrar öne eğildi:

Şimdilik oğlunuz hakkında ne biliyorsunuz? diye sordu, samimiymiş gibi bir ifadeyle.

Şükran Hanım’ın bakışlarında umut ve çaresizlik harmanlanmıştı.

Geçenlerde bir tanıdığım onu İstanbulda görmüş, dedi ve sesi ya heyecandan ya da biraz rol gereği titredi. Azıcık muhabbet etmişler, ama anlaşılan Ömer soyadını da değiştirmiş! Ben şimdi nasıl bulayım? Ben tek başıma ne yapabilirim, yardım edin, lütfen! Belki gören, duyan vardır!

Kameraya döndü, acısı gözlerinde donmuş bir şekilde seyirciye ulaşmak istercesine. O anda gerçek bir endişe tonuyla devam etti:

Yakın zamanda hastaneye kaldırıldım, dedi, sesi bu defa özellikle ciddi, yaş ilerliyor, kim bilir ne kadar vaktim kaldı? Oğlumu bir kez olsun görmek, ona sarılıp Seni affettim demek istiyorum… Hakkımı helal etmek istiyorum.

Ekranda genç bir adamın fotoğrafı belirdi: Yirmili yaşlarda, kumral saçlı, gri-mavi gözlü, uzun boylu; hoş ama sıradan bir genç. Onun gibilerini İstanbulda her yerde görürsün, belki dönüp bakmazsın bile. Şükran Hanım iç geçirerek fotoğrafa bakakaldı. On yıldan fazla vakit geçti, Ömer belli ki çok değişti belki sakalı var, kilo aldı, gözlük taktı… Akla gelen her değişiklik, bulmanın neredeyse imkânsız olduğu hissini artırıyordu. Şansı yok gibiydi, yine de umudunu yitirmemeye çalışıyordu.

Eğer bu delikanlıya benzeyen birini gören olursa, lütfen bizimle iletişime geçin, dedi sunucu kararlı bir sesle. Ekranın altındaki telefon numarasını arayabilirsiniz.

Program bitip de Şükran Hanım vedalaşıp stüdyonun kapısına yöneldiğinde, rolünü sonuna kadar oynamaya tam kararlıydı. O sırada onu dışarıda bekleyen arkadaşı, Sevda, yanına yaklaştı. Şükran Hanımın yüzünde hafif, fakat memnun bir gülümseme vardı.

Nasıl sence, oldu mu? dedi alçak sesle, başarıdan duyduğu gurur saklanmayan bir tonda. Seyirciyi duygulandırabildim mi?

Sevda stüdyo boyunca seyirciyi gözlemlemişti, oyunun tuttuğundan emindi. Kadınların hemen hepsi gözyaşlarını gizlice siliyor, fısıldaşıyorlardı. Hafif bir gülümsemeyle cevapladı:

Vallahi kadınlar neredeyse ağlamaktan helak oldu. Eminim kısa süre sonra oğlunun nerede olduğunu öğrenirsin ve ondan alacağının hesabını sorarsın. Neymiş, bak ne güzel hayat kurmuş ama annesine bir kuruş vermiyor!

Şükran Hanım hafifçe yüzünü buruşturdu, Sevda’nın bu kadar açıksözlü, neredeyse acımasızca konuşmasından hoşlanmamıştı. Ama arkadaşının sözlerinde kabul etmese de bir gerçek payı vardı.

Bunca yıl oğlunu neredeyse hiç düşünmemişti. Boş vakitlerinde kısacık aklına gelirdi belki, ama ne bir özlem ne bir acı vardı içinde. Her şeyin değişmesi, Sevdanın, Ömerin İstanbulda lüks bir hayata kavuştuğunu tesadüfen öğrenmesiyle başlamıştı.

Bildiğin, o filmlerdeki arabalardan. Pahalı takım elbiseler, markalı kol saatleri, öyle marketten alınmaz. Üstelik adam İstanbulun en cafcaflı restoranlarından çıkıyormuş hesabın on bin liradan aşağı olmadığını düşün, gösterişin daniskası yani.

Şükran Hanım oğlunun hayatı başarılı mı mutlu mu umursamıyor, meselenin tek bir yanını düşünüyordu: Ona borçlu olduğu, artık ödemesi şart olan parayı istiyordu! Sonuçta onun annesiydi! Ona hayatı o vermişti! Artık birazını geri istemesi normaldi!

Bulacaklar onu, illa ki bulacaklar, dedi sanki kendine telkin verir gibi. Biraz daha sabredelim, sonra elimi öper artık Güzel bir hayat yaşamanın bir bedeli var!

Kadıncağızın inancı tamdı: Ömer böyle büyük çevrelere girmişken, annesine sırt çevirme lüksü olamazdı. Hele ki şimdi programdaki bu kadar tantanadan sonra, basın karşısında harika bir evlat rolü oynamak zorundaydı. Artık geriye dönüşü kalmamıştı, öyle düşünüyordu…

Ama anlamıyordu ki, kendi oğlu ona çoktan başka bir oyun hazırlamaktaydı…

***************************

On iki yıl önce.

Ömer akşam dokuz gibi eve hamlamış halde geldi. O gün hayatının en zor sınavını vermişti, kafası hâlâ formüllerle doluydu, gözü uykuya, bedeni dinlenmeye hasretti. Tek istediği yatağına kendini atmak ve hiç uyanmadan bir gün boyunca uyumaktı. Ama şu an, ailesinin ona huzur vermeyeceğinden emindi.

Kapıdan girerken içeriden kavga sesleri geliyordu. Bir erkek öfkeli, keskin sesiyle ve bir kadın ürkekçe cevap veriyor. O adam yine orada… Ömer yüzünü buruşturdu. Her zaman denk getirirdi, Ömer eve geldikçe tam tartışmaya başlardı.

Anahtarı çevirdi, içeri girdi. Tam koridordan odasına sıvışacakken, kapının önünde kendi çantalarını görüp durdu. Ne oluyor, bunlar ne?

Bu nedir? dedi yüksek sesle. Kim koydu bunları kapının önüne? Ne oluyor burada?

Tonunu ayarlamaya çalıştı ama yorgunluk sinirlerini zaten zıplatmıştı. Çantasını yere bıraktı, kollarını göğsünde kavuşturdu, açıklama bekledi. Ev inceden susmuştu; annesi mutfaktan çıktı.

Oğlunun yüzünü görünce Şükran Hanım’ın bakışı bir anda asıklaştı, burnunu kıvırdı, ters bir bakış attı ve arkasını dönüp gitmeye kalktı. Ömer şaşkın şaşkın peşine baktı. Olan bitenin ciddiyetini fark ediyordu, ama tam olarak sebebini kavrayamıyordu.

Ayakkabılarını çıkarıp mutfağa gitti. İçeri bakınca elinde çay bardağı olan adamı, annesinin yeni sevgilisi Hakkıyı gördü. Adam evdeki havalı pozuyla kendi evindeymiş gibi oturuyor, Ömere kısaca bakıp, tekrar Şükran Hanıma döndü.

Ömer içindeki öfkeyle masaya yaklaştı:

O burada ne arıyor? diye sordu annesine.

Ona söylemedin mi hâlâ? diye alaycı bir ifadeyle güldü Hakkı, telefonunu çevirerek. Neden hala uzatıyorsun?

Benim hakkımda sanki burada değilmişim gibi konuşmayın! dedi Ömer, sesi titredi. Benim bu evde oturma hakkım var! Sizin aksinize! Kim olduğunuzu sanıp oğlunuzla mı geliyorsunuz buraya?

Daha söyleyecekleri vardı, ama annesi kesti sözünü.

Soğuk bir ses tonuyla, adeta alışveriş listesi okuyormuş gibi söyledi:

Bugünden itibaren bu evde yaşayamazsın. Eski odan Hakkının oğlunun oldu.

Ömer şok oldu. Annede ne bir pişmanlık vardı ne de bir tereddüt. Hakkı ise rahatça çayından yudum alıyordu, hiç oralı değilmiş gibi.

Bir dakika! Siz hangi hakla buna karar veriyorsunuz? dedi Ömer, sesi kırık ama dirayetli çıkmaya çalışarak.

Donup kaldı. Yıllardır burada yaşadığı, babasından yadigâr evden tek kelimeyle atılıyordu! Babası vasiyet bırakmıştı: bu ev Ömere kalacaktı. Ama annesi:

O niyetlenmişti ama kaza geldi, apar topar öldü. Vasiyeti değiştirecek vakti olmamış. Bu ev direkt bana ait. Kim isterse onu alırım! Bugünden itibaren ayağını bu eve atmak yok! Koskoca adamsın, hala annenin eteğine yapışıyorsun. Ayıp değil mi?

Her cümlesi, Ömer’in suratına tokat gibi iniyordu. Evden, doğduğu büyüdüğü yerden, veba gibi atılıyordu.

Gözünün biri seğirmeye başladı, ağır bir stresin işareti olan o eski tik. Aklından zalimce şeyler geçti: Ya babasının ölümü bir kaza değilse? Bunu düşünmemeye çalıştı.

Bir anda gözleri Hakkı’ya kaydı. Adam elinde çay ile hiç oralı değilmiş gibi davranıyordu, sinirini daha da artırıyordu.

Yani gerçekten ciddisin? dedi, annesine son kez umutla bakarak. Öz oğlunu sokağa atacak mısın?

Şükran Hanım omuz silkti, sanki dizini kırıp koltuk yerini değiştiriyordu.

Eşyalarını bile hazırladım. Bundan sonra bu evde biz varız. Sakın ha, benden izin almadan dönme!

Dalga mı geçiyorsun? Nerede kalacağım ben? dedi Ömer, acısını belli etmemeye çalışarak.

Gözleri öylesine kırık bakıyordu ki, insanın içi yanardı. Son ana kadar küçük bir mucize bekliyordu: annesi gülüp Şaka tabii, asabını sınadım! diyecek. Ama kadın dimdik, buz gibi bakmaya devam etti.

Ömer birden ayağa fırlamak, Hakkıya saldırmak istedi. Ama dişini sıktı, derin nefes aldı, olduğu yerde kaldı.

Aç kalmazsın, dedi Şükran Hanım soğukça. Bir sürü arkadaşın var, biri bakar sana. Sonrası senden sorulur.

Bunu okula bırakılmış herhangi bir kitap gibi söylüyordu. Ömerin içinde her şey düğümlendi ama dışarıya yansıtmadı.

Ayrıca, dedi başını hafif havaya kaldırarak, üniversitenin son senesine yatırdığım parayı geri aldım. Kendi geçimini kendin sağla, bana lazım, yakında düğün var!

Bu cümle kalbini bıçak gibi deldi. O an anladı: annesi onu hayatından tamamen silmişti. Sadece ev değil, para da yok, hiçbir geçiş imkânı bırakmamıştı.

Ama gururu vardı. Ne şimdi ne sonra annesinin peşinden yalvarmayacaktı! Aklında hemen bir plan oluştu: akademik izin alacak, iş bulacak, kendi öğrenimini kendi ödeyecekti.

Başını yavaşça salladı, son bir sefer annesinin gözlerinde azıcık bile şefkat aradı; bulamadı. O kopan güven asla geri gelmeyecekti.

Artık annesini affetmeyeceğini biliyordu.

***************************

İzledin mi, dedi Burak, masanın üzerinden Ömerin kulağına eğilerek. Elinde telefon, ekranı Ömere gösteriyordu. Köyden bir kız arkadaş gönderdi. Az önce yayınlanmış program.

Ömer yavaşça masasındaki evraklardan başını kaldırdı. Elinden bırakırken belgeler masaya hafifçe düştü. Şu anda işe konsantre olması imkânsızdı. İçinde hem buruk bir sevinç hem de komik bir hüzün karışık bir duygu vardı.

İzledim, dedi kısaca gülümseyerek. Tam istediğim gibi, Sevda Hanımın eşi konuşmuş. Annem ne kaybettiğini görsün istedim zaten.

Geriye yaslanıp saçını karıştırdı bir süre. Gözünde annesinin acılı rol yaptığı anlar canlanıyordu. On iki yıl önce buz gibi sertlikle evden kovmuştu onu, parasını elinden almış, eğitimini engellemişti. Şimdi ise kayıp oğlun feryadına bürünüyor, anne yüreği rolü yapıyordu.

Ömer intikamını gürültüyle, ifşayla değil, tersine, sakin ve soğukkanlı bir şekilde almıştı. Hayatı yoluna girmişti. Başarılı bir kariyeri, sağlam bir geliri, yeni vatandaşlığı vardı. Her şeyi kendi ayakları üzerinde, annesinin zerre katkısı olmadan başarmıştı.

Şimdi annesi onun zenginliğinden haberdar olmuştu. Şunu anlamış mıydı: Eğer farklı davransaydı, ona destek olma ihtimali olurdu. Ama yeni sevgilisini, onun oğlunu kendi oğlunun önüne koyunca, parasını elinden alınca, evi başkasına verince aralarındaki bütün bağlar kopmuştu.

Çok yakında Şükran Hanım gerçekleri öğrenecekti: Ona zerre yardım yok! Bir kuruş yok! Bir selam, bir barışma yok! Ömer kararını vermişti geçmiş geride kaldı. Geleceğini kendi kuruyordu artık annesine, ne düşüncesine ne manipülasyonlarına hayatında yer yoktu.

O kadının ona ulaşması imkânsızdı. Ne kalben, ne de gerçekte. Ve en önemlisi de buyduO anda Ömerin telefonu yine titredi. Ekranda tanımadığı bir numara vardı. Kısa bir tereddütten sonra açtı, cılız bir kadın sesi duyuldu:

Alo, Ömer Beyle mi görüşüyorum? Ben bir televizyon programından arıyorum, annenizle ilgili kısa bir sorumuz olacak

Ömer içini çekti; bir an sustu, sonra net, kararlı bir sesle konuştu:

Annemle ilgili diyecek bir sözüm yok. Benim bir ailem yok, onu da yıllar önce kaybettim.

Karşıdaki ses ne yapacağını bilemez halde kaldı, Teşekkürler diyebildi sadece. Ömer telefonu sessizce kapadı, arka planda ofis gürültüsü devam ediyordu. Pencereye döndü, İstanbul sabahında güneş yeni yükseliyordu; hayatı, yılların ağırlığına rağmen berrak, özgür bir şekilde önünde uzanıyordu. Kendi yolunu, kendi ismini ve kendi huzurunu seçmişti.

Bir yerde, ekran başında, Şükran Hanım bir an olsun gözlerinin dolduğunu sandıama fark etti ki, oynadığı rollerin sonunda yalnız kalan kendisiydi. Seyirci alkışları, yapmacık empati cümleleri ekranı terk ettikçe, evindeki sessizliğin içinde yankılanıyordu sadece. Oğlu ise, gerçek anlamda, çoktan ulaşamayacakları bir yerde, kendi hayatının başrolünde yürüyordu.

Ve böylece, bazen en büyük buluşma, bir daha asla karşılaşmamayı seçebilmekteydi.

Rate article
Lifequest
On İki Yıl Sonra: Kaybolan Oğlunun Peşine Düşen Fedakâr (!) Bir Annenin Hikâyesi ve İstanbul Stüdyolarında Gözyaşlarıyla Başlayan, Hesaplaşmayla Biten Bir Dram