Kader Değilmiş… Tren yolculuğumuz ikinci gününe girmişti. Herkes birbirini tanımış, nice bardak çay içmiş, onca bulmaca çözülmüştü. Yolcular arasında “hayat sohbetleri” başlamıştı; çünkü yol arkadaşlığı sendromu en çok trenlerde kendini gösterir, insanlar bazen öyle hikâyeler anlatır ki, onları sadece bir vagonun penceresinde duyabilirsin. Ben koridorun yan tarafındaki koltukta oturuyordum, komşu kompartımanda ise üç yaşlı teyze, hamur tarifleri ve örgüyle ilgili püf noktalarını paylaşıyorlardı. Tren bir köprüden geçerken herkes pencerelere yöneldi: Masmavi gökyüzü, güneşli bir gün, hafif dalgalarıyla geniş bir nehir… Yüksek ve ipek gibi yeşilliklerle kaplı bir kıyıda, altın kubbeli beyaz taş bir cami yükseliyordu. Kadınlar birden sustu, birisi hızla besmele çekti. — Size bir hikâye anlatacağım, dedi yanındaki. İster inanın, ister inanmayın… Birkaç yıl önce, ilkbaharda olmuş bu olay. Yalnız yaşıyorum, çocuğum yok, eşimi de yıllar önce kaybettim. Bizim köy küçük ama nehrin iki yakasına yayılmış. Market ve postane diğer tarafta, oraya geçmek için köprüyü kullanmak şart. O sabah abim aradı, işleri gereği köyümüzden geçecek, beni ziyaret edecekmiş; yıllardır görüşmüyoruz, çok sevindim. Hemen marketten unla şeker alayım, abime börek çörek yapayım dedim. Üstüme paltomu alelacele aldım, düğmelerini bile iliklemedim, sadece üstüme sardım, hemen çizmelerimi giyip koştum. Nehre vardım, düşündüm: “Köprüye gitmekle vakit kaybetmeyeyim mi, acaba buzdan yürür müyüm?” Gerçi havalar gündüz ısınmıştı ama geceleri hâlâ epey soğuktu. Bir de baktım, köprünün ilerisinde balıkçılar oturmuş, kamış ve gereçleriyle. “Onlarca kiloluk adamlar batmıyor da ben mi batacağım?” dedim. Hem küçüğüm, hem hızlıyım, dedim geçerken bir şey olmaz. Dikkatle buzun üstüne indim. Bir adım, iki adım derken buz çatırdamadı bile, “Tamam,” dedim, “geçeceğim.” Nehir orada daralıyordu, yolum kısa. — İnanır mısınız, suya daldığımda ilk başta bunun bile farkına varamadım, sanki biri tutuşturdu, boğazımdan feryat çıktı ve sonra… suyun içinde palto yere çekiyor. Şanslıyım ki paltomu iliklememiştim! Suda çıkarınca yükselmek kolaylaştı ama bir yandan da buz kenarına tutunuyorum, buz çatırdayıp kırılıyor, tekrar suyun altına batıyorum. Çığlık atamıyorum, sesim çıkmıyor. Karşı kıyıda komşumu gördüm, bana bakıyor, el salladım, balıkçılara seslenir diye umdum. Ama geri çekildi, döndü ve gitti! “Demek ki son anım geldi” dedim, “yazık olacak; abim gelecek, beni bulamayacak.” Bir hamle daha, buz yine kırıldı. Birden, bir adam koşarak yanıma geldi. Biraz önce kimse yoktu; nereden çıktı, beni nasıl gördü? Karnı üstüne yatıp elini uzattı, — Hadi, gel! Yapabilirsin! Sesleniyor. Nereden geldi bende bu güç, bilmiyorum. Ama o da suya yakınlaşınca buz çatırdadı. Telefondur, genç bir kavak ağacını kökünden çekti, tekrar yaklaştı, buzun üstüne yattı, kavak dalını bana doğru itti. Ben yakalamaya çalışıyorum ama dallardan tutamıyorum, ellerim kayıyor, çünkü dallar buz gibi. Adam kavak ağacının kök tarafını bana çevirdi: — Kökten yakala, kökten! Ağacın kökünden tutundum, adam beni tıpkı masaldaki turp gibi çekip çıkardı sudan. Buzun üstüne yığıldım, gözyaşlarım donuyor. Adam eğilip sordu: — İyi misin bacım? Başımı salladım, konuşamadım. — Çok şükür, dedi. Korkma, üşütmeyeceksin. Evine dön şimdi. Gözyaşımı silip ayağa kalktım. Arkamı döndüm, adam yok olmuş. Nereye gitti? Nehir her taraftan görünüyor, hemen ileride köşe yoktu, balıkçıların gelişini bile gördüm. Balıkçılardan biri koluma girdi, evime kadar götürdü. Üstümü değiştim, sıcak çay içtim, ama yine markete gitmek gerek. Yine köprüden öteki uca geçtim. Markete yanaşırken, kapıda komşum duruyordu. Beni görünce şaşkınlıkla bana bakıyor, hızla besmele çekiyor: — Sen… sen boğulmadın mı? — Sen neden yardım istemedin? diye sordum. — Yanına gitsem ikimiz de batardık, balıkçılara koşsam yetişemem. Öleceksen demek ki kaderinmiş diye düşündüm. Ama sen boğulmadın, bak hayat devam ediyor. Abim bir gün kalıp gitti, olanları ona anlatmadım. O gidince köyde herkese sordum; dün köye yabancı bir adam gelip gelmemiş mi diye. Köyde yabancıyı herkes hemen tanır; bu adam garip giyimliydi, üzerindekini tarif edemem. Ama sonra, birden hatırladım, bu yüzde bir aşinalık var. Yine de kimse böyle bir adam görmemiş. Sonunda başka köydeki camiye gidip, hayırlı bir dilek tutmaya, Allah’a şükretmeye karar verdim. Caminin içine girince gözlerime inanamadım; duvardaki tablodan bana bakan, beni kurtaran adamın ta kendisiydi: Hızır Aleyhisselam! Oracıkta dizlerim tutmadı, secdeye kapandım. Sonra imamla uzun uzun konuştuk. — İşte böyle mucizeler de olurmuş. O günden sonra bir kez bile hasta olmadım, Allah’a şükür. İster inan ister inanma…

…Tren ikinci gününde yol alıyordu. Yolcular birbirleriyle tanışmış, birkaç bardak çay içmiş, onlarca bulmaca çözmüştü. Sohbetler hayat üzerine dönmeye başlamıştı bile. Yol arkadaşı sendromu belki de en çok tren yolculuklarında kendini gösteriyor; insanlar, sadece kompartımanda duyulabilecek hikayeler anlatıyordu.

Ben, koridorun yanındaki koltukta oturuyordum. Hemen yan kompartımanda ise üç yaşlı kadın hamur tarifleri ve şişle çorap örmenin yolları hakkında konuşuyordu. Tren bir köprüye girdiğinde, pencereden muhteşem bir manzara açıldı önümüze. Gökyüzü açık, güneşli bir gün, hafif dalgalı geniş bir nehir. Yüksek, ipek gibi çimenlerle örtülü bir kıyıda beyaz taşlardan yapılmış, altın renkli kubbeleriyle bir cami yükseliyordu.

Kadınlar birden sustu. İçlerinden biri ellerini açıp dua etti.
Bakın, şimdi size bir hikaye anlatacağım, dedi diğeri. İster inanın ister inanmayın.
Birkaç yıl önce, ilkbaharda yaşanmış bir olay. Ben köyde yalnız yaşıyorum; çocuğum yok, eşimi de yıllar önce kaybettim. Bizim köy küçük sayılır ama nehrin iki yakasına yayılmış vaziyette. Markete ya da PTTye gitmek için köprüyü geçmek gerekir. O gün sabah erkenden, abim aradı. İş gezisi var, yolumu uzatıp sana uğrayacağım, dedi. Beş yıldır görmemiştik birbirimizi, uzaklarda yaşıyor çünkü.

Çok sevindim! Hemen markete gidip birkaç şey alayım, un şeker alıp börek çörek yapayım, dedim. Hızlıca uzun kabanımı üzerime aldım, düğmelemedim bile, sadece üstüme çekip lastik çizmelerimi giyip dışarı fırladım.

Nehre geldim, durdum. Köprüye kadar dolanmak uzun, acaba buzdan yürüyerek geçsem? dedim içimden. Hava gündüz sıcak ama geceleri hâlâ don tutuyor. Hem uzakta, köprü tarafında oturan balıkçılar da vardı. Büyük gövdeli adamlar, oltaları ve aletleriyle oradalarsa ben de rahat geçerim, dedim kendime. Zaten ben küçüğüm, hızlıyım, başıma bir şey gelmez.

Yavaşça nehre indim. Bir adım, bir adım daha Buz çatlamıyor gibiydi, iyi dedim, sorun olmaz. Nehir orada dönemeç yapıyor, dar bir alan, çabuk geçerim.

Bakın, size tuhaf gelecek ama buzun altına düştüğümü ilk anda anlayamadım, diyerek devam etti kadın. Birden içim yandı, göğsümden kısa bir çığlık çıktı… ve sonra sessizlik. Yukarı çıkmaya çabalıyorum, ama kabanım suyun dibine çekiyor. İyi ki düğmelememişim! Suda soyundum, çıkmak kolaylaştı. En korkuncu, buzu tutup çıkmaya çalışırken o buzun çatırdayıp kırılması, tekrar suya düşmektir. Bağırmak istiyorum, sesim çıkmıyor.

Bakıyorum, komşu kadın kıyıda durup bana dikkatlice bakıyor. Elimi kaldırıp ona doğru salladım, balıkçıları çağırır ümidiyle… Ama kadın geri geri gidip köy yoluna saptı! Demek ki, bu son anın. Yazık, şimdi boğulacağım, abim gelecek, beni bulamayacak, dedim içimden.

Bir hamle yaptım, buz yine kırıldı. Derken baktım, bir adam bana doğru koşturuyor. Az önce orada kimse yoktu, nereden çıktı, nasıl gördü?

Yüzüstü yere yattı, elini uzattı, Gel, buraya gel, başaracaksın! diye bağırdı.
Nereden güç bulduysam Ama o sırada adamın altında da buz çatlamaya başladı. Hemen kıyıya koştu, bir hamlede genç bir kavak ağacı kopardı, tekrar bana koştu. Yine yüzüstü yattı, bana doğru kavağı itti. Tuttum, ama dallar kayıyor; ıslak dallar soğuk havada hemen buz tutmuş. Adam ağacı bana daha da yaklaştırıp, Kökünden tut, kökü yakala! diye bağırdı.

Ağacın köküne yapıştım, o da beni, pancarı çeker gibi sudan çekip çıkardı. Buzun üstünde sırılsıklam yatıyorum, gözlerimden yaşlar akıyor. Adam bana eğildi.

İyi misin abla? dedi.

Başımı salladım, cevap veremedim.

Çok şükür, dedi gülerek. Hadi eve git, korkma, hasta olmayacaksın.

Yaşlarımı sildim, kalkıp eve koştum. O adama baktım, bir daha göremedim. Nereye kayboldu? Nehir her açıdan açık, köşe de uzak; gördüm, balıkçılar bana geliyordu.

Balıkçılardan biri koluma girip beni eve kadar bıraktı. Üstümü değiştim, sıcak bir çay içtim. Neticede, markete hâlâ gidilmesi gerekiyor.

Bu sefer köprüden geçtim, marketin önüne geldim. O köyden komşu girişte beni görünce sanki ölüyü görmüş gibi bir hal aldı; dua etmeye başladı.

Sen… boğulmadın mı?

Sen neden bana yardım çağırmadın? diye ona sordum.

Yanına gelirsem ben de batarım, balıkçılara da yetişemem diye düşündüm. Boğulacaksan, demek ki kaderin buymuş. Ama bak, ölmedin ya, iyi ki sonu böyle bitti.

Abim bir gün kaldı, yaşadıklarımı ona anlatmadım. O gidince köyde dolandım, dün gelen adam kime misafir gelmiş diye sordum. Bizim köyde yabancı olmaz, gelen gideni tanırız. O adam yabancıydı, hem giysileri de değişikti, bizden biri gibi değildi. Sanki üstünde pelerin ya da kapüşonlu bir cübbe vardı.

Her haneyi sordum, kimseye misafir gelmemiş. Kimse dün orada yabancı bir adam görmemiş.

Ertesi gün, yan köydeki camiye gittim, minnet için bir mum yakmaya. İçeri girdim, gözlerime inanamadım. Duvarlarda asılı bir eski resimde dün beni kurtaran adamın yüzünü gördüm: Hızır Aleyhisselamdı. Olduğum yere çöküp kaldım. Sonra imamla uzun uzun konuştuk.

İşte böyle, dedi kadın hikâyesini bitirirken. Gerçekten de hastalanmadım. O günden beri bir defa bile aksırmadım. İster inanın ister inanmayın…

Rate article
Lifequest
Kader Değilmiş… Tren yolculuğumuz ikinci gününe girmişti. Herkes birbirini tanımış, nice bardak çay içmiş, onca bulmaca çözülmüştü. Yolcular arasında “hayat sohbetleri” başlamıştı; çünkü yol arkadaşlığı sendromu en çok trenlerde kendini gösterir, insanlar bazen öyle hikâyeler anlatır ki, onları sadece bir vagonun penceresinde duyabilirsin. Ben koridorun yan tarafındaki koltukta oturuyordum, komşu kompartımanda ise üç yaşlı teyze, hamur tarifleri ve örgüyle ilgili püf noktalarını paylaşıyorlardı. Tren bir köprüden geçerken herkes pencerelere yöneldi: Masmavi gökyüzü, güneşli bir gün, hafif dalgalarıyla geniş bir nehir… Yüksek ve ipek gibi yeşilliklerle kaplı bir kıyıda, altın kubbeli beyaz taş bir cami yükseliyordu. Kadınlar birden sustu, birisi hızla besmele çekti. — Size bir hikâye anlatacağım, dedi yanındaki. İster inanın, ister inanmayın… Birkaç yıl önce, ilkbaharda olmuş bu olay. Yalnız yaşıyorum, çocuğum yok, eşimi de yıllar önce kaybettim. Bizim köy küçük ama nehrin iki yakasına yayılmış. Market ve postane diğer tarafta, oraya geçmek için köprüyü kullanmak şart. O sabah abim aradı, işleri gereği köyümüzden geçecek, beni ziyaret edecekmiş; yıllardır görüşmüyoruz, çok sevindim. Hemen marketten unla şeker alayım, abime börek çörek yapayım dedim. Üstüme paltomu alelacele aldım, düğmelerini bile iliklemedim, sadece üstüme sardım, hemen çizmelerimi giyip koştum. Nehre vardım, düşündüm: “Köprüye gitmekle vakit kaybetmeyeyim mi, acaba buzdan yürür müyüm?” Gerçi havalar gündüz ısınmıştı ama geceleri hâlâ epey soğuktu. Bir de baktım, köprünün ilerisinde balıkçılar oturmuş, kamış ve gereçleriyle. “Onlarca kiloluk adamlar batmıyor da ben mi batacağım?” dedim. Hem küçüğüm, hem hızlıyım, dedim geçerken bir şey olmaz. Dikkatle buzun üstüne indim. Bir adım, iki adım derken buz çatırdamadı bile, “Tamam,” dedim, “geçeceğim.” Nehir orada daralıyordu, yolum kısa. — İnanır mısınız, suya daldığımda ilk başta bunun bile farkına varamadım, sanki biri tutuşturdu, boğazımdan feryat çıktı ve sonra… suyun içinde palto yere çekiyor. Şanslıyım ki paltomu iliklememiştim! Suda çıkarınca yükselmek kolaylaştı ama bir yandan da buz kenarına tutunuyorum, buz çatırdayıp kırılıyor, tekrar suyun altına batıyorum. Çığlık atamıyorum, sesim çıkmıyor. Karşı kıyıda komşumu gördüm, bana bakıyor, el salladım, balıkçılara seslenir diye umdum. Ama geri çekildi, döndü ve gitti! “Demek ki son anım geldi” dedim, “yazık olacak; abim gelecek, beni bulamayacak.” Bir hamle daha, buz yine kırıldı. Birden, bir adam koşarak yanıma geldi. Biraz önce kimse yoktu; nereden çıktı, beni nasıl gördü? Karnı üstüne yatıp elini uzattı, — Hadi, gel! Yapabilirsin! Sesleniyor. Nereden geldi bende bu güç, bilmiyorum. Ama o da suya yakınlaşınca buz çatırdadı. Telefondur, genç bir kavak ağacını kökünden çekti, tekrar yaklaştı, buzun üstüne yattı, kavak dalını bana doğru itti. Ben yakalamaya çalışıyorum ama dallardan tutamıyorum, ellerim kayıyor, çünkü dallar buz gibi. Adam kavak ağacının kök tarafını bana çevirdi: — Kökten yakala, kökten! Ağacın kökünden tutundum, adam beni tıpkı masaldaki turp gibi çekip çıkardı sudan. Buzun üstüne yığıldım, gözyaşlarım donuyor. Adam eğilip sordu: — İyi misin bacım? Başımı salladım, konuşamadım. — Çok şükür, dedi. Korkma, üşütmeyeceksin. Evine dön şimdi. Gözyaşımı silip ayağa kalktım. Arkamı döndüm, adam yok olmuş. Nereye gitti? Nehir her taraftan görünüyor, hemen ileride köşe yoktu, balıkçıların gelişini bile gördüm. Balıkçılardan biri koluma girdi, evime kadar götürdü. Üstümü değiştim, sıcak çay içtim, ama yine markete gitmek gerek. Yine köprüden öteki uca geçtim. Markete yanaşırken, kapıda komşum duruyordu. Beni görünce şaşkınlıkla bana bakıyor, hızla besmele çekiyor: — Sen… sen boğulmadın mı? — Sen neden yardım istemedin? diye sordum. — Yanına gitsem ikimiz de batardık, balıkçılara koşsam yetişemem. Öleceksen demek ki kaderinmiş diye düşündüm. Ama sen boğulmadın, bak hayat devam ediyor. Abim bir gün kalıp gitti, olanları ona anlatmadım. O gidince köyde herkese sordum; dün köye yabancı bir adam gelip gelmemiş mi diye. Köyde yabancıyı herkes hemen tanır; bu adam garip giyimliydi, üzerindekini tarif edemem. Ama sonra, birden hatırladım, bu yüzde bir aşinalık var. Yine de kimse böyle bir adam görmemiş. Sonunda başka köydeki camiye gidip, hayırlı bir dilek tutmaya, Allah’a şükretmeye karar verdim. Caminin içine girince gözlerime inanamadım; duvardaki tablodan bana bakan, beni kurtaran adamın ta kendisiydi: Hızır Aleyhisselam! Oracıkta dizlerim tutmadı, secdeye kapandım. Sonra imamla uzun uzun konuştuk. — İşte böyle mucizeler de olurmuş. O günden sonra bir kez bile hasta olmadım, Allah’a şükür. İster inan ister inanma…