…Tren ikinci gününde yol alıyordu. Yolcular birbirleriyle tanışmış, birkaç bardak çay içmiş, onlarca bulmaca çözmüştü. Sohbetler hayat üzerine dönmeye başlamıştı bile. Yol arkadaşı sendromu belki de en çok tren yolculuklarında kendini gösteriyor; insanlar, sadece kompartımanda duyulabilecek hikayeler anlatıyordu.
Ben, koridorun yanındaki koltukta oturuyordum. Hemen yan kompartımanda ise üç yaşlı kadın hamur tarifleri ve şişle çorap örmenin yolları hakkında konuşuyordu. Tren bir köprüye girdiğinde, pencereden muhteşem bir manzara açıldı önümüze. Gökyüzü açık, güneşli bir gün, hafif dalgalı geniş bir nehir. Yüksek, ipek gibi çimenlerle örtülü bir kıyıda beyaz taşlardan yapılmış, altın renkli kubbeleriyle bir cami yükseliyordu.
Kadınlar birden sustu. İçlerinden biri ellerini açıp dua etti.
Bakın, şimdi size bir hikaye anlatacağım, dedi diğeri. İster inanın ister inanmayın.
Birkaç yıl önce, ilkbaharda yaşanmış bir olay. Ben köyde yalnız yaşıyorum; çocuğum yok, eşimi de yıllar önce kaybettim. Bizim köy küçük sayılır ama nehrin iki yakasına yayılmış vaziyette. Markete ya da PTTye gitmek için köprüyü geçmek gerekir. O gün sabah erkenden, abim aradı. İş gezisi var, yolumu uzatıp sana uğrayacağım, dedi. Beş yıldır görmemiştik birbirimizi, uzaklarda yaşıyor çünkü.
Çok sevindim! Hemen markete gidip birkaç şey alayım, un şeker alıp börek çörek yapayım, dedim. Hızlıca uzun kabanımı üzerime aldım, düğmelemedim bile, sadece üstüme çekip lastik çizmelerimi giyip dışarı fırladım.
Nehre geldim, durdum. Köprüye kadar dolanmak uzun, acaba buzdan yürüyerek geçsem? dedim içimden. Hava gündüz sıcak ama geceleri hâlâ don tutuyor. Hem uzakta, köprü tarafında oturan balıkçılar da vardı. Büyük gövdeli adamlar, oltaları ve aletleriyle oradalarsa ben de rahat geçerim, dedim kendime. Zaten ben küçüğüm, hızlıyım, başıma bir şey gelmez.
Yavaşça nehre indim. Bir adım, bir adım daha Buz çatlamıyor gibiydi, iyi dedim, sorun olmaz. Nehir orada dönemeç yapıyor, dar bir alan, çabuk geçerim.
Bakın, size tuhaf gelecek ama buzun altına düştüğümü ilk anda anlayamadım, diyerek devam etti kadın. Birden içim yandı, göğsümden kısa bir çığlık çıktı… ve sonra sessizlik. Yukarı çıkmaya çabalıyorum, ama kabanım suyun dibine çekiyor. İyi ki düğmelememişim! Suda soyundum, çıkmak kolaylaştı. En korkuncu, buzu tutup çıkmaya çalışırken o buzun çatırdayıp kırılması, tekrar suya düşmektir. Bağırmak istiyorum, sesim çıkmıyor.
Bakıyorum, komşu kadın kıyıda durup bana dikkatlice bakıyor. Elimi kaldırıp ona doğru salladım, balıkçıları çağırır ümidiyle… Ama kadın geri geri gidip köy yoluna saptı! Demek ki, bu son anın. Yazık, şimdi boğulacağım, abim gelecek, beni bulamayacak, dedim içimden.
Bir hamle yaptım, buz yine kırıldı. Derken baktım, bir adam bana doğru koşturuyor. Az önce orada kimse yoktu, nereden çıktı, nasıl gördü?
Yüzüstü yere yattı, elini uzattı, Gel, buraya gel, başaracaksın! diye bağırdı.
Nereden güç bulduysam Ama o sırada adamın altında da buz çatlamaya başladı. Hemen kıyıya koştu, bir hamlede genç bir kavak ağacı kopardı, tekrar bana koştu. Yine yüzüstü yattı, bana doğru kavağı itti. Tuttum, ama dallar kayıyor; ıslak dallar soğuk havada hemen buz tutmuş. Adam ağacı bana daha da yaklaştırıp, Kökünden tut, kökü yakala! diye bağırdı.
Ağacın köküne yapıştım, o da beni, pancarı çeker gibi sudan çekip çıkardı. Buzun üstünde sırılsıklam yatıyorum, gözlerimden yaşlar akıyor. Adam bana eğildi.
İyi misin abla? dedi.
Başımı salladım, cevap veremedim.
Çok şükür, dedi gülerek. Hadi eve git, korkma, hasta olmayacaksın.
Yaşlarımı sildim, kalkıp eve koştum. O adama baktım, bir daha göremedim. Nereye kayboldu? Nehir her açıdan açık, köşe de uzak; gördüm, balıkçılar bana geliyordu.
Balıkçılardan biri koluma girip beni eve kadar bıraktı. Üstümü değiştim, sıcak bir çay içtim. Neticede, markete hâlâ gidilmesi gerekiyor.
Bu sefer köprüden geçtim, marketin önüne geldim. O köyden komşu girişte beni görünce sanki ölüyü görmüş gibi bir hal aldı; dua etmeye başladı.
Sen… boğulmadın mı?
Sen neden bana yardım çağırmadın? diye ona sordum.
Yanına gelirsem ben de batarım, balıkçılara da yetişemem diye düşündüm. Boğulacaksan, demek ki kaderin buymuş. Ama bak, ölmedin ya, iyi ki sonu böyle bitti.
Abim bir gün kaldı, yaşadıklarımı ona anlatmadım. O gidince köyde dolandım, dün gelen adam kime misafir gelmiş diye sordum. Bizim köyde yabancı olmaz, gelen gideni tanırız. O adam yabancıydı, hem giysileri de değişikti, bizden biri gibi değildi. Sanki üstünde pelerin ya da kapüşonlu bir cübbe vardı.
Her haneyi sordum, kimseye misafir gelmemiş. Kimse dün orada yabancı bir adam görmemiş.
Ertesi gün, yan köydeki camiye gittim, minnet için bir mum yakmaya. İçeri girdim, gözlerime inanamadım. Duvarlarda asılı bir eski resimde dün beni kurtaran adamın yüzünü gördüm: Hızır Aleyhisselamdı. Olduğum yere çöküp kaldım. Sonra imamla uzun uzun konuştuk.
İşte böyle, dedi kadın hikâyesini bitirirken. Gerçekten de hastalanmadım. O günden beri bir defa bile aksırmadım. İster inanın ister inanmayın…




