Kedinin gözleri sessizce ona bakıyordu. Derin bir nefes alıp cesaretimi topladıktan sonra, kolumdaki deri ceket kollarının tırmalayan patilerden ellerimi koruyacağını umarak elimi ona doğru uzattım…
Vardiyam bitmişti. Otobüsün en arkasına doğru ilerleyip her koltuğun altını tek tek kontrol ederek temizlik yapıyordum.
Otobüs benim için adeta bir evdi. Evimde ise her zaman düzen ve temizlik olurdu. Belki de buna sebep, dağıtacak başka kimse olmamasıydı?
Elif, senin artık bir yuva kurmanın vakti geldi, derdi kadın otobüs şoförlerinden ablalardan biri. Otuzuna merdiven dayadın, hâlâ yalnızsın. Hem bu iş de pek kadın işi değildir, yolcular bazen öyle huysuz oluyor ki, erkeklerin sabrı bile yetmiyor!
Benimkiler iyi insan, derdim ben gülerek. Seviyorum işimi. Hem erkek dediğin kedi ya da köpek değildir ki, hemen sahipleneyim!
Kadıncağızlar bakışırlardı. Onlar da biliyorlardı, erkek dediğin hayli uğraştırır, bir kediye bakmak çok daha kolaydır.
Bari bir kedi sahiplen, diye ısrar ederlerdi. Yalnız kalmazsın!
İç çekerdim:
Şimdilik kedi de olmuyor, derdim onlara ve eve gider, müziğimi açar, yemeğimi yapar, kitap okur, sonra da uyurdum…
Her gün birbirine benziyor, tıpkı ikiz gibi geçiyordu. Hafta sonlarını pek sevmezdim. O zaman elimde fazla boş zaman kalıyordu. Bu yüzden bazen hafta sonu yolculuğa çıkıp otobüste gezerdim.
Yolcu olmak hoşuma giderdi, sanki biri beni mutlu ve güzel bir hayata götürüyormuş gibi…
Bugün de sıradan bir gündü. Vardiyam bitince otobüsü temizlemeye başladım.
Arka koltuğun altına bakınca irkildim. İki parlayan göz bana bakıyordu!
Hey, sen de kimsin? Pisi pisi pisi! Orada ne işin var bakayım? diye çömeldim. Kayboldun mu yoksa?
Kedi sessizce bana bakmaya devam etti.
Bir kez daha derin nefes aldım, cesaretimi toplayıp yavaşça ona doğru uzandım, kolumdaki deri ceketin patilerden koruyacağına umarak. Kedi, usulca elime gelmeyi kabul etti ve ben de onu koltuğun altından çıkardım.
Kediye daha dikkatli bakınca gerçekten çok güzel olduğunu fark ettim.
Kedilerden pek anlamam ama yüz şekline ve tüyünün kabarıklığına bakılırsa, bir İran kedisiydi. Boynunda isimlikli bir tasma vardı.
Merlin, diye okudum. Yoksa o ünlü büyücü Merlin misin?
Kedi öyle bir esnedi ki, sanki bu ihtimali reddetmiyordu.
E peki ne yapacağız seninle, Bay Büyücümüz? Sahibini nereden bulacağız? diye sordum gayri ihtiyari. Böylesine isimli bir kediye nazik davranmak gerekiyordu.
Kedi gözlerimin içine baktı, tekrar esnedi. Hani “nereden bileyim, şu an bir yemek fena olmazdı, uyku da basıyor böyle”.
Tek seçeneğim vardı. Aslında iki vardı ama hangi vicdan kış günü sokakta başıboş bir kediyi bırakırdı ki?
O zaman şöyle yapalım, dedim kararlı bir sesle. Bu gece bende kalırsın, yarın da fotoğrafını çekip ilan bastırıp seni arayanı buluruz. Eminim seni kaybeden biri merak ediyordur!
Kedi itiraz etmedi. Fakat ben kapıya ilerleyince kucağımdan inmek için kıvranmaya başladı.
Ne oldu? diye sordum. Kedince anlamam mümkün değildi ama kendi başına yere atladı, tekrar arka koltuğun altına gitti. Döndüğünde ağzında bir şey vardı.
Orada ne buldun bakayım?
Kedi dişlerini araladı, elime bir piyango bileti bıraktı.
Vay canına! diye şaşkınlıkla baktım biletin üstüne. Demek sahibin hem seni, hem de biletini burada unutmuş, öyle mi?
Kedi tekrar esnedi, “Hadi artık gidelim!” der gibi.
Ben de düşündüm; acaba ilana biletten bahsetmeli miyim? Ya yanlış biri gelir de ‘kedi benim’ der, biletin peşine düşerse?
En iyisi akıllıca davranmak! Şimdi ise önce ona güzel bir ödül maması almak lazım.
Ne almak istersin? diye sordum markette, kedi mamalarının olduğu raflarda.
Merlin bir müddet paketlere baktı, sonra bir tanesini burnuyla itti. Ben de o paketi aldım.
Tamam, bunu mu istiyorsun? diye sordum.
Merlin paketi dişiyle yakaladı, artık şüpheye yer yoktu.
Ne akıllı kedisin sen böyle! diye iltifat ettim.
Merlin öyle bir “Mrrr” yaptı ki, “Biliyorum zaten!” der gibiydi. Ben de kendi alışverişimi halledip eve döndüm.
Hoş geldin! dedim, onu yere bırakarak.
Merlin hemen evi keşfe çıktı. Ben mutfağa geçip onun için yemek hazırladım. Tabii kedim olmadığı için küçük iki tabak ayırıp birine yemek koydum, birine su.
Kedi yemeğini bitirince fotoğrafını çekip ilana bastım. İsmi ve piyango biletiyle ilgili bir şey yazmadım.
İlanı yazıcıdan çıkardım, ona gösterdim.
Bak nasıl yakışıklı çıkmışsın! dedim kendisine. Yarın otobüse asarım, belki sahibin bulunur! O an aklıma geldi
Yarın yine vardiyam var, kediyi ne yapacağım?
Yanımda götürmek olmaz, dikkatimi dağıtır. Şoför olarak hata yapmam yolcular için riskli olur. Evde yalnız bırakmak da çok stresli; zaten daha yeni kaybolmuş, üzülür!
Akşam birden aklıma apartman komşum Barış geldi. Barış evden çalışıyordu, ne ofise gitmek zorundaydı ne de direksiyon başında saatlerce beklemek. Bir bilgisayar ve internet ona yetiyordu, başka bir şeye gerek yoktu.
Sık sık apartmanda karşılaşırdık, marketten aldığı ekmekle eve girerken. Uzun boylu, biraz sakar, gözlüklü bir adamdı.
Sadece başımızla selamlaşırdık. Ama bence Barış kedi bakabilecek biriydi.
Cesaretimi toplayıp kapısına gittim, zile bastım. Barış kapıyı karışık saçları ve diz yapmış eşofmanlarıyla açtı. Şaşkın şaşkın baktı bana.
Derdimi olabildiğince ikna edici şekilde anlatmaya çalıştım. Fazla ikna etmeme gerek bile kalmadan başıyla onayladı ve yedek anahtarı aldı.
Bir an içimde garip bir burukluk oldu, neredeyse hiç ilgi göstermemişti. İç çekip eve döndüm.
Pisi pisi! Merlin, neredesin? dedim.
Kedi balkona yakın kapının önünde, “Beni oraya çıkar!” der gibi bakıyordu.
Bir an tereddüt ettim ama bu kadar akıllı bir kedinin sekizinci kattan atlamayacağını düşünüp kapıyı açtım, beraber balkona çıktık.
Merlin usulca parmaklığa sıçradı. Nefesim kesildi, hemen arkasına koştum, ona tutunmak için.
Kedi bana biraz kibirli, biraz şaşırtıcı bir şekilde baktı; sonra kafasını göğe çevirdi. Ben de onun tüylerini severken gökyüzüne baktım… Yıldızlar pırıl pırıl bakıyordu aşağıya.
Bir kayan yıldız gördüm, sanki bir gözyaşı gibi gökyüzünü boydan boya kesip gitti.
Kedi tatlı kafasını elime sürttü, “Hadi dileğini tut!” der gibiydi. Ben de içimden tutuverdim bir dilek…
Sonra yattığım gibi uyuyakaldım, ne film izledim ne kitap okudum. Belki de yanımda Merlin ninniler mırıldandığı içindi!
Sabah Barış’a yine kısa talimat verdim, işe koyuldum.
Tüm gün otobüste ilan asılı dolaştım ama kimse tüylü misafirimizin peşine düşmedi.
Bir yandan utandım bir yandan sevindim. Eve kanatlanmış gibi koşarak döndüm, çünkü orada beni bekleyenler vardı…
Eve girince mis gibi bir kahve kokusu karşıladı. Bildiğin taze Türk kahvesi. Ben genelde hazır kahve içerdim, aradaki farkı hemen anladım.
Biraz buralarda takıldım, kusura bakma, ama hazır kahven berbattı, kendi kahvemi getirdim, ister misin? dedi Barış.
İsterim! dedim heyecanla. Merlin nerede?
Kedi hemen ortaya atıldı, keyifli görünüyordu. Benim ayağıma sürünüp bağlılığını en şirin şekilde gösterdi.
Merlinin bir problemi yok, diye Barış eğilip kediyi sevdi. Uzun zamandır böyle dinlenmemiştim. Bilgisayarı açınca çalışma isteğim kaçtı…
Eski hikayelerimi, masallarımı hatırladım. Parmaklarım kendiliğinden yazmaya başladı. Bir kediyle ilgili bir masal yazdım!
Göster bakalım, dedim ben de.
Boşver canım, diye hem karşı koydu ama belli ki içten içe yazdıklarını paylaşmak istiyordu. Gerçekten mi merak ediyorsun?
Tabii ki! Masalları severim, hatta fantastik şeylere bayılırım! dedim hararetle.
Barış dayanamayıp yazdığı masalı bana gösterdi.
Sonra birlikte kahve içip o masalı okuduk. Merlin ise yanımızda oturup bizi izliyor, adeta bir kucağında iki yaramaz yavru kediye şefkatle bakan olmuştu.
Masalı çok sevdim. Barış evine dönünce bir garip oldum. Ama yine de kedim vardı ya, o yetti…
Tam o anda kapı çaldı. Merlin birden kulak kesilip ağır ağır kapıya doğru yürüdü.
Kim o? dedim.
İlan için geldim, dedi kapının arkasındaki yabancı bir ses.
İlk düşündüğüm açmamaktı ama bu haksızlık olurdu. Açtım kapıyı.
Kapıda uzun boylu, siyah pardösülü yaşlıca bir adam duruyordu. Gülümsedi:
Kızım, endişelenme, ben gerçekten kedimi almak için geldim. Size güven vermek için adını hemen söyleyeyim: Merlin. Bakın, işte bu da o.
Kedi gerçekten fırlayıp adamın ellerine koştu. Hiç şüphe kalmadı.
Buyurun, dedim boğuk bir sesle.
Nedense bir gün içinde kediye bu kadar alıştığıma inanamadım, içim burkuldu. Adam içeri girdi, evi kokladı, gülümsedi. Bence o anda kediyle göz göze geldiler.
Bana bir kahve ikram et, dedi gülümseyerek.
Barışın bıraktığı güzel kahveden yaptım hemen. Kedi ve yaşlı adam sanki aralarında konuşuyormuş gibi birbirlerine bakıyorlardı.
Bu arada, dedi yaşlı adam. Başka bir şey buldunuz mu?
Yanaklarım kızardı. Bileti getirip uzattım. Fakat adam bileti geri itti.
Bu sizin olsun, dedi gülümseyerek.
Ama bilet size ait! dedim.
Ama bulan sizsiniz. Üstelik Merlin de itiraz etmiyor, deyip yine gülümsedi.
Ya büyük ikramiye çıkarsa? dedim şaşkınlıkla.
Hayat boyu mutlu olma ihtimalini bile geri mi çevireceksin? dedi adam.
Gözlerimi kaçırdım. Zaten kayan yıldızdan içimden tek dileğim de bu değil miydi?
Şans kapını çalınca açmak lazım, güzel hanımefendi, dedi yaşlı adam. Merak etme, tekrar görüşeceğiz. Döndüğünde…
‘Ne zaman, nereden döneceğim?’ demek istedim ama yaşlı adam çoktan kapıdan çıkmıştı.
Kapıdan anahtarını çevirdim. Başım yastığa değer değmez uykuya daldım… Barışın yazdığı masalı rüyamda gördüm.
Yalnızca kendisi için yaşayan büyük bir sihirbazı anlatıyordu. Sihirleri kimseyi mutlu etmeyince, ceza olarak kediye dönüştürülmüştü.
O hâlde, ne zamana kadar büyüsü dağılana dek o kılıkla yeryüzünde dolaşmak zorundaydı…
Ertesi sabah yine işime gittim ama bugün sanki güneş daha parlak, yolcular daha güleryüzlü, otobüs daha neşeli gidiyordu.
Piyango biletini de kontrol ettim, hiç şaşırmadan denize seyahat kazanmıştım. Asıl garip olan, müdürümün:
Aferin Elif! Sen de biraz dinlen, erkek şoförler seni aratmaz! demesiydi.
Sonra geldi deniz, yıldızlar ve baştan aşağı yenilenmiş hissettiğim tatil!
Eve döndüğümde heyecanla anahtarımı çevirdim, apartman boşluğunda Barış bekliyordu. Uzun boylu, biraz sakar ve karışık saçlarıyla…
Dün seni birisi aradı, dedi Sana bir şey söylememi istedi. Bir an bana bakakaldı ve ekledi: Bir tuhaf olmuşsun. Hem de çok güzelsin.
Teşekkür ederim, dedim gülümseyerek. Neyi söylememi istedi peki?
Barış alnını sertçe vurup içeri koştu. Elinde gri, uzun tüylü bir yavru kediyle döndü. Bakışlarında tanıdık bir asalet vardı.
Her İran kedisinde olurmuş gibi, hafif küstah bir halleri…
Bu, kedinin yavrusu… Yani otobüste bulduğun kedinin. Adı Arda.
Yaşlı adam dedi ki, onu Merlinle birlikte ancak sana emanet edebilirmişiz burada biraz sustu. Yani… aslında bize.
Nasıl yani? dedim heyecanla.
Dedi ki ‘Biz ona emanet ediyoruz,’ yani sana ve bana…
Miyav! dedi Arda adındaki minik kedi, uzanıp bana dokundu.
Elimi uzattım, Barışın eliyle buluştu. O an, dünyada biraz daha fazla sevgi, biraz daha çok sıcaklık ve sıradan bir mutluluk vardı…




