Bu hikaye yıllar önce, kasvetli bir sonbahar zamanında geçmişti. Yağmur, sabahtan akşama kadar pencerelere vurur, o tekdüze sesiyle insanın içine işlerdi. Hâlâ, o günleri anımsadığımda, ilk aklıma bu yağmurun sesi gelir. Anlatmak istediğim hikâye komşum, daha doğrusu komşum Şengül Hanımla ilgilidir. Elli yaşlarını geride bırakmış, gece açık olan bir markette kasiyer olarak çalışırdı. Şehri uykuya daldığı saatlerde işe çıkar, sabaha karşı yorgun argın evine dönerdi. Eşi Hasan ise bir fabrikada mühendisti; iyi bir adamdı ama alışılmış bir hayat düzeni vardı, çizilmiş yoldan çıkmak nedir hiç bilmezdi. Ta ki annesi Hatice Hanımın başına kötü bir şey gelene kadar
Yaşlı kadın, seksen beşine merdiven dayamış, tek başına bir kasabada otururdu. Bir gün felç geçirdi hafif ama onu artık kendi başına bırakmaya gelmezdi. Hasan doğruca kararını verdi: Annemizi alıp yanımıza getireceğiz. Ablası Gönül, aynı şehirde ama başka mahallede oturuyordu ve hemen rahatladı: Sağ ol, Hasan, sen üstlendin. Benim evim daracık, bir de kocam anlamaz şimdi.
Böylece Hatice Hanım onların evine geldi. Ve o günden sonra Şengülün eski hayatı son buldu.
Ne varsa ona kaldı. Geceden gelmiş, uykusuz; sabahı sabaha katarken bir de kayınvalidesine bakmak zorundaydı. Yedirir, yıkar, altını değiştirir, bazen de tekerlekli sandalyeyle serin havada kısa gezmeye çıkarırdı. Hasan akşam gelip kapıdan şöyle bir başını uzatır, Anne nasıl? diye sorup, sonra televizyonun başına geçerdi.
O günkü halini çok iyi hatırlıyorum. Sabahın köründe iş dönüşü yürüyordu. Yüzü kararmış, gözlerinin altı çökük kuyu gibi. Yorgunluktan sendeliyordu. Bir keresinde ağır pazar çantasını ve bezleri taşımaktan takati kesilmişti, ona yardımcı olmuştum.
Teşekkür ederim, Kemal Bey, diye fısıldadı. Sesi, bir teneke gibi boş, ruhsuzdu.
Şengül Hanım, sizin de bir yardıma ihtiyacınız var. En azından kendinizi düşünmelisiniz, dedim.
Acı acı gülümsedi, çok kısa ve sessizce.
Kim düşünecek ki? Herkesin kendi derdi var. Hasan akşama kadar işte zaten. Gönül ablan desen, ayda yılda bir gelip nasihat eder.
Şengül sonunda Hasanla konuşmaya karar verdi. Sakin ve ciddi bir şekilde:
Hasan, ben artık dayanamıyorum, gücüm tükendi. Gel bir bakıcı tutalım, bari günde birkaç saat. Ya da ya da iyi bir bakım evi bulalım, işi bilenler ilgilensin.
Hasanın tepkisi şimşek gibi ve sert oldu. Şengüle dönüp, sanki annesini sokağa bırakmasını istemiş gibi baktı.
Aklını mı kaçırdın Şengül! Öz annemi huzurevine mi vereceğiz! Böyle bir şeyi konuşmam bile! Sonuçta o benim annem!
Sesinde sevgi değil, en çok insanların ne diyeceğine dair bir korku vardı aslında Gönül ablanın tepkisinden de çekiniyordu.
Nitekim Gönül haberi alınca akşam evlerinde bitti hemen. Yardım etmeye değil, hesap sormaya geldi.
Şengül, utanmıyor musun böyle düşünmeye bile! Annemi huzurevine göndermeye kalkarsan, bütün akrabalar seni dışlar! Kendi rahatın için bunu yapıyorsun!
Şengül sessizce önüne baktı, tartışmadı. Ne de olsa, yılda bir saat uğrayan, Ay zavallı annem, deyip öpen birine başka ne anlatılırdı ki?
Şengül, yine de tüm yükü sırtlandı. Gece iş, gündüz tüketici, ruh karartan bir bakım. Hasan bu tükenişi görmezden geliyordu. Sadece annesinin temiz ve tok olmasına bakıyor, başka bir şey umrunda değildi. Ona göre böyle olmalıydı, bu iş kadının payıydı, öyle öğretilmişti.
Ve nihayetinde, en kötüsü geldi başına. Şengül, bir sabah tek başına Hatice Hanımı karyoladan sandalyeye almak isterken, aniden belinde bir yanma hissetti. Yere yavaşça, hüzünlü bir çaresizlikle kayarken, kayınvalidesinin boş bakışlarına karşılık veremedi.
Hasan, işten döndüğünde evde adeta ne yapacağını şaşırdı. Ne alt değişimini biliyordu, ne çorba yapmayı, ne ilaç vermeyi. Kurduğu düzenli hayat bir anda karmaşaya, köksüz bir belirsizliğe döndü.
Doktor, Şengülü görür görmez koydu teşhisi: Belini sakatlamışsınız, tam dinlenme şart, en az iki hafta yatak istirahati. Ne ağır kaldırmak, ne başka bir iş kesinlikle yasak.
Benim hasta bir kayınvalidem var, diye kısık sesle ekledi Şengül.
Şu an dinlenmezseniz, bir sonraki durak ameliyat. O da yetmezse, ömür boyu sakat kalırsınız, dedi doktor, hiç yumuşamadan.
Evdeyse tam bir kaos Hasanın korkudan çarpılmış yüzüyle annesine çırpınarak bakmaya çalışması, her yere yayılan düzensizlik, çaresizlik. Sonunda ablası Gönülü aradı.
Abla, burası felaket! Şengül yattı, annemi bir süreliğine alsan?
Cevap geldi:
Hasan, biliyorsun benim ev küçük, kocam var bir de Hem ben yatakta hastayla uğraşamam, o başka bir emek Sen halledersin, sana güvenim tam.
Hasan telefonu kapadı ve antrede bir sandalyeye çöküp başını ellerinin arasına aldı. O an, meselenin soyut bir problem olmadığını, tam ortasında yatan eşinin, aciz karısının ve annesinin gerçek bir felaketin içinde savrulduğunu ilk kez fark etti.
Şengül odasında yatıyordu. Bedeninin acısı kadar, artık zihni de açılmıştı. Evin dışında dönen telaşı, eşinin çaresiz adımlarını, Hatice Hanımın belli belirsiz mırıltılarını işitiyordu. Hasan, iki günlük kısa sürede sanki yıllarca yaşlanmış gibiydi. İçeri bir tabak çorbayla geldiğinde, Şengül ona dimdik ama sakin bakıyordu. Yüzünde ne kin ne öfke Sadece kesin ve sarsılmaz bir kararlılık.
Hasan, dedi düşük ama kararlı bir sesle. Kayınvalidene bir daha bakamayacağım. Ne yarın, ne iki hafta sonra. Hiçbir zaman.
Hasan bir şey diyecek oldu, ellerini kaldırdı ama Şengül onu susturdu.
Sus ve dinle. İki yolumuz var. Birincisi, birlikte uygun profesyonel bir çözüm buluyoruz. Bakıcı tutarız ya da gerçekten kaliteli bir bakım evi araştırır, görüşür, bakar beraber karar veririz.
Hasan güç bela sordu: Peki ya ikincisi?
İkincisi; ben boşanma davası açarım. Buradan ayrılırım. Sen annenle ve ablanla kalırsın. Karar senin.
Yastığına yaslandı, gözlerini kapadı. Söyleyeceğini söylemişti.
Hasan odadan çıktı. Uzun süre karanlık mutfakta oturdu. Son ayları düşündü: Karısının çökmüş yüzü, sessiz tükenişi, kendi bakım korkusu, ablasının bahane dolu ziyaretleri O küçük, bildik dünyası bir anda bir felakete dönmüş, çözülmesi imkânsız görünüyordu. Ama kararını vermesi gerekiyordu. Annesiyle eşi arasında değil, gösteriş ve gerçekten yaşamak arasında.
Ertesi sabah Şengülün yanına gitti.
Bakım evi araştıracağız, dedi. İyi bir tane. Bir süreliğine bakıcı da tutarız, ben izne ayrıldım, hepsiyle ben ilgileneceğim.
Şengül başıyla onayladı. Daha fazla bir şey demedi.
Şimdi Hatice Hanım, şehrin az dışında özel bir bakımevinde, ferah bir odada, hemşireler ve doktorların gözetiminde yaşıyor. Hasanla Şengül, her pazar onu ziyaret ediyorlar. Ev yapımı kurabiye götürüp sohbet ediyorlar. En önemlisi, Hatice Hanım huzurlu. Ve Şengülle Hasan artık birbirine mahkûm ya da gardiyan gibi bakmıyor, yine bir çift olmuşlar.
Bir gün binanın girişinde karşılaştığımda sordum:
Eh, Şengül Hanım, biraz toparlandınız mı?
Yıllardır yüzünde görmediğim güzel, ferah bir tebessümle karşılık verdi.
Toparlanıyorum Kemal Bey. Nihayet şunu anladım bazen en merhametli olan, kendini hiçe saymak değil. Herkesin altından kalkabileceği bir çözüm bulmaya cesaret göstermekmiş. Ve o kararı savunacak gücü bulmak İşte asıl mesele bu.
O sözlerinde hikâyenin özü gizliydi. Kendi hayatına sahip çıkmak bencillik değildir. İnsan kendine sahip çıkmadan yaptığı fedakârlık sonu gelmeyen bir çöküş olurmuşO günden sonra yağmurun sesi bile Şengülün içini bıçak gibi yarmaz oldu. Pencerenin önünde otururken, her damlayı başka bir umut gibi dinlemeye başladı. Hasan beceriksiz elleriyle hazırladığı kahveyle çıkar geldi bazen yanına, eskisi gibi laf lafı açtı, sessizliği paylaşmak zorunda kalmadılar artık. Hayat hâlâ kolay değildi, evin içinde bir eksik ve geçmişin gölgeleriyle birlikte yaşıyorlardı. Ama bundan sonra her sorun, ikisinin omzunda eşit yükle yürünecek bir yoldu.
Bir pazar, Şengül bakımevindeki bahçede, Hatice Hanıma yavaşça tarakla saçlarını tarıyordu; yaşlı kadının gözlerinde minnet ve huzur vardı. Sonra kafasını hafifçe kaldırıp Şengüle baktı: Kızım, seni çok yordum. Ama şimdi iyiyim. Şengül ellerini tuttu, gülümsedi bu kez acı çekmeden, gerçekten hissederek.
Hayattaki sorumluluk tek kişiye yıkılınca sevgi ağır bir zincire dönüşüyordu. Paylaşınca, zincir hafifliyor, insan yine yürüyebiliyordu. Şengül, günün sonunda pencereden düşen yağmur damlalarını izlerken, göğsünde yeni bir hafiflik hissetti. Belki en zorunu başarmıştı: Kendi hayatı için ayağa kalkmak.
Ve yıllar sonra, yağmurun sesi yine penceresine vurduğunda, Şengül artık kendini unutmayacağını, hiçbir sevgiyi hiç kimseye karşı bir fedakârlık yarışı yapmadan yaşayacağını biliyordu. Çünkü bazen iyiliğin en büyüğü, bir insanın kendisine yeniden sahip çıkmaya cesaret etmesindeydi.
Yaşamın bütün gürültüsüne ve yağmurun hiç dinmeyen sesine karşın, Şengül nihayet huzuru bulmuştu. Ve huzur, o andan sonra asla yalnız bırakmadı onu.




