Ayşegül, başına gelenlere inanamadı. Eşi, hayat arkadaşı, bugüne kadar ona güç vermiş, omuz olmuş adam o gün karşısına geçip, Seni sevmiyorum, dedi. Şoku o kadar büyüktü ki, yerinde kemik gibi kalakaldı, hiçbir şey yapamaz halde öylece durdu. Adam ise telaşla evde dolaşıyor, eşyalarını topluyor, anahtarlarıyla uğraşıyordu. Sanki yetmiyormuş gibi, daha yakın zaman önce babasını ani bir şekilde kaybetmiş ve yaşlı annesiyle, 18 yaşında ağır bir beyin travması geçirip engelli kalan kız kardeşine bakmak zorunda kalmıştı. Hepsi İstanbula yakın bir kasabada yaşıyorlardı. Oğlu ise birinci sınıfa yeni başlamıştı. Haziranda çalıştığı şirket kapanmış, kendisi işsiz kalmıştı. Bir de şimdi koca gitmişti
Ayşegül başını ellerinin arasına aldı, mutfak masasına oturdu ve gözyaşlarını tutamayıp ağladı.
Allahım, ne yapacağım? Nasıl devam edecek bu hayat? Oğlum Kerem! Okuldan almam lazım!
Günlük sorumluluklar insanı hayata döndürmek zorunda bırakıyor.
Anne, ağladın mı?
Hayır Keremcim, ağlamadım.
Dede için mi üzülüyorsun? Anne, onu çok özlüyorum!
Ben de evladım… Ama güçlü olmalıyız. Bizim dedemiz hep öyleydi. Şimdi Allahın yanında huzurlu, merak etme! Dinlenmeyi hak etti, yaşarken hiç dinlenmedi ki.
Baba nerede?
Baba? Sanırım yine iş için başka şehre gitti. Senin okulun nasıl gidiyor?
Yaşamaya mecbursun. Sevmiyor mu? Zorla güzellik olmaz. Hayat telaşında bir şeyleri gözden kaçırmıştı.
Kerem yemeğini yerken ve oyuncak askerleriyle oynarken Ayşegül, kocasının dizüstü bilgisayarına ilk defa girdi. Hiç merak etmemişti daha önce. E-posta girişi, sol köşeden kolayca açıldı. Veli, son yazışmaları silmeye bile fırsat bulamamıştı. Adamın hayatında dolu dizgin bir aşk! Ve artık o, sevilen değil. On yıl güneşin, sekiz yıl çocuğu için mücadele verdikten sonra annesiydi. Şimdi hepsi bitmişti. Buna alışmak gerekecek.
Önce iş bulmalıydı. Üniversite diplomasının kimseye kıymeti yoktu. İşsizlik yardımı diye işkurdan aldığı birkaç kuruş hiçbir sorunu çözmüyordu.
Ne olmuştu da, sorumluluk sahibi, düzgün, her zaman ilgili kocası bir anda bambaşka birine dönüşmüştü? Düşüne düşününe tek açıklaması vardı: Adam aklını kaçırdı! Beraber kazandıkları evi, taş taş üstüne koyarak yarım bırakmışlardı. Neyse ki, başını sokacak bir oda vardı.
İşim olsa ne güzel olurdu! Ağlamamak için direndi ama zamanı yoktu. Mutlaka iş bulmalıydı!
Günlerce iş aradı, ama nafile! Keremin birinci sınıfa başlaması ve yalnızlığının şartları zorluyordu. Akşam yine başarısız bir gün daha sona ermişken, arkadaşı Ramazan aradı:
Ayşe, ne haber, döndü mü Veli?
Hayır Ramazan, dönmedi.
Depoda çalışmak ister misin?
Ciddi misin?
Ciddiyim. Arada mola var, çocuğunu okuldan almaya yetişirsin. Asgari maaş, 25 bin lira. Az ama hiç yoktan iyidir. Sana yarın patates, soğan ve tavuk getiririm.
Sağ ol Ramazan, bizim tavuklar var zaten. Hem yumurta da oluyor.
Onları kesme, bırak yumurta versinler.
Teşekkür ederim. Elif nasıl?
İyi, toparlıyor. O benim koçum.
Adam hep böyleydi. Eşi Elif büyük bir ameliyat atlatmış, kemoterapi görüyordu, ama Ramazan hiçbir zaman şikâyet etmezdi. Onun için tüm dünya iyi idi. Ayşegül derin bir nefes aldı, hayatta kalmak için bir umudu vardı. Allaha şükür, O her şeyi görür, hiç şaşırtmaz. Ramazana da teşekkür etti.
Çalışmak kolaydı, bazen yalnız kalacak kısa dakikalar buluyordu ki, ağlıyor ve olanı anlamlandırmaya uğraşıyordu.
Günler, haftalar, aylar geçti. Bir yıl sonra Ayşegül yeniden yemek yeme, uyuma, gülme ve Keremin başarılarından keyif alma isteği hissetmeye başladı. Kocasının ihanetiyle gelen acı, Keremi haftasonları almaya geldiğinde yeniden canlanıyordu. Ayşegül asla engel olmuyordu; çocuk mutsuz olmasın diye… Acaba nerede yanlış yaptım, diye sormak istiyordu, ama biliyordu ki mesele kendinde değildi, adam başka birine delice tutulmuştu. Bir filmden aklına takılan cümle geldi: Aşk, ilk virajadır; sonrası hayat. Onun için aşk ve hayat hep iç içeydi. Ama Veli için?
O yılki sonbahar, yazın devamı gibi; sıcacık, ağaçlar hâlâ yemyeşil, sokakta ufaklıkların cıvıltısı, bahçede renk renk kasımpatılar ve yıldız çiçekleri… O gün, Ayşegül ilk defa Mahirin kendisine dikkatli baktığını fark etti. Aslında ayrı bir yanı yoktu, ama o gün güneş bir parça daha parlaktı, camı açılmış yan daireden müzik daha yüksek geliyordu, belki kader iki yalnızı buluşturmak istiyordu.
Hanımefendi, yardım edeyim isterseniz, bu kadar yük çekilmez ki!
Alıştım ben.
Ama güzel birinin böyle ağır işlere alışmasında çok kötü bir şey var.
Herkese mi böyle yardım ediyorsunuz? Yoksa mahallenin köşesinde nöbet mi tutuyorsunuz?
Evet, nöbet tuttum, bekledim, sonunda bir güzel çıktı karşıma!
Kahkaha atmamak mümkün değildi. Gülüp geçtiler, gözlerinden yaş geldi resmen.
Mahir! Elini uzattı, gözlerinde hâlâ tebessüm vardı.
Ayşegül.
Ayşegül, Ayşegül, başkasının gülü… diye bir şarkı var hiç duydun mu?
Yok, duymadım. Ama ben başkasının gülü değilim.
Gerçekten mi? Ne büyük şans! Yıllar sonra hayalimdeki kadını buldum, hem de yalnız. Herkes aklını mı kaybetti ya da kör mü oldu?
Gülmekte sıkıntınız yok, peki ciddiyet tarafınız nasıl?
Onda da problem yok. Ayşe, bugün bir sinemaya gidelim mi, sohbet edelim?
Maalesef olmaz, şimdi oğlumu okuldan almak zorundayım.
Şaka mı ediyorsunuz? Oğlunuz mu var? Size yirmi yaşında derdim, baksanıza Hangi okul?
Otuz beş yaşındayım.
Ben de! Ne büyük denk gelme. Ama gerçekten çok genç gösteriyorsun
Şimdi nasıl?
Şimdi daha çok düşünüyorum. Tüm erkekler bir oğlun olsun ister. Ama sen bana öyle kolayca “kocam yok” dedin. Ya babası nerede?
Şu an bunu konuşmak istemiyorum.
Tamam, konuşmayalım. O zaman hafta sonu? Oğlunla beraber çocuk sinemasına gidelim!
Hafta sonu babasında oluyor.
Ayşe, seni rahatsız etmek istemem. Ama boş bir iki saatin olursa mutlaka ara. Bak bu benim kartım, telefonum yazılı. Ayrıca doktorum, çocuk hematoloğuyum.
Daha ciddi bir iş olamaz.
Vakit yok ki güzel aramaya.
Tamam Mahir, ararım dedi Ayşegül sade ve samimi.
Bekleyeceğim.
Ne güzel bir sonbahardı! Gerçekten hediye gibiydi. Yumuşacık güneş ışıkları, yaprakların ton ton renk geçişleri. Sıcak, güzel günler, beraber gezdikleri parklar… Geçmişin acısını aşan o şefkat, sonbaharda dansa dönüştü. O kadar narin yaklaştılar ki birbirine, Ayşegül kendisi bile şaştı; bu adama garip bir çekim duyuyordu. Neredeyse bir buçuk ay sonra, utangaçça “Gel, bir çay içelim,” dedi ilk defa.
Ayşegül, kızmazsan gelmeyeceğim. Her şey şimdi benim için çok önemli, bunu kendi başıma aşmam lazım. Güveniyor musun?
O hafta sonu Mahirin Boğazda kiraladığı, minik bir şatoyu andıran eve gittiler. İçerisi tertemiz ve sıcaktı ama Ayşegül sadece Mahirin kocaman kahverengi gözlerini görüyordu, onun kollarında kendini kaybetti. Kadınlar ve erkekler arasındaki en mahrem şeyin bu kadar tatlı olabileceğini hiç bilmiyordu.
Mahirciğim, nerede olduğumu bile bilmiyorum, sanki ölüyorum. Seni öyle seviyorum ki Sensiz nasıl yaşadım? Yanında olmak ne güzel!
Sen harikasın! Hayatımda hiç bu kadar mutlu olmadım!
Birkaç ay sonra ayrılıkları daha da zor gelmeye başladı.
Ayşegül, benimle evlenir misin?
Mahir, ay sonu boşanma işlemi tamamlanıyor.
Hemen sonra evlenelim. Yoksa başka biri alır seni.
Kız kendi kendine yeten biri, her önüne gelene kapısını açmaz. Sevdiği var sadece. Mahir, ne olur ortalık şatafat olmasın. Sadece nikâhımızı kıyarız, beni o şatoya götür, orada senin karın olayım.
Sen nasıl dersen öyle olsun. Tamam sevgilim.
Ramazan ve Elif nikah şahidi oldular. Annemle kız kardeşim heyecan dolu bir telegram gönderdi. Kısa süre sonra Mahirin tuttuğu iki odalı eve taşındılar, birlikte elbirliğiyle güzelce tadilat yaptılar, sıcacık bir yuva kurdular. Mahir, Keremin odası için ayrı özen gösteriyordu. Kerem’le daha önce tanışmışlardı, ama onun için annesiyle babası iki yarım elmaydı, Mahire alışmakta zorlanıyordu.
Ayşegül, korkma ama Keremin kanına bakalım mı? Biraz solgun duruyor.
Mahir, sadece üzülüyor. Bizim boşanmak zorunda kalmamızı kabullenemedi. Okudum; bir çocuğun ebeveyn boşanmasını yaşaması, birini kaybetmekten daha travmatik.
Haklısın, akıllı kadınım. Ben de çocukken annemle babamın ayrılığını felaket gibi yaşadım. Kerem, hadi kan verir misin?
O gün Mahir eve başı önde geldi. Ayşegül hemen anladı bir şeylerin ters gittiğini.
Ayşe, üzülme ama Keremin kanında değişiklik var. Hislerim yanıltmadı. Yarın onu yanıma alacağım.
Böyle bir mutluluğun bedeli mi olacaktı? Ama neden bu kadar ağır? Lösemi Korkunç bir hastalık!
Yepyeni bir hayat başladı. Ayşegül maaşsız izne ayrıldı; zira Keremin onca iğne, serum ve tetkiği içinde onsuz dayanamayacağına emindi. Oğlunun elini tutuyor, sadece Dayan oğlum! Sen güçlüsün! Her zaman en iyi dostum oldun! Hep birlikteyiz, hiç ayrılmayacağız! diyordu.
Güç kalmadığında Mahir, Ayşegüle dinlenmesi için köşeyi gösteriyor, Keremin yanında kalıyordu. Bazen uyuyamıyor, tavana bakıp saatlerce dalıyordu.
Eski eşi arayıp, yarım kalan evden çıkmasını istiyordu.
Oğlanla ben ilgileneceğim, eve gelsin yeter.
Bir gel de Keremi gör bari.
Mümkün değil, iş için şehir dışına gidiyorum.
Her şeyi anlatınca, Mahir omzunu sıvazladı:
Ayşegül, biz başımızın çaresine bakarız. Geçmişi de bırak.
Ama içim acıyor yine. Çok para kazanırdım, hepsini eve yatırdım. Mahir, şimdi bunları düşünmenin zamanı mı?
Hiç düşünme. Her düşünceni Kereme vermelisin. Ben hallederim. Hep aile hayali kurdum, Allah biliyor. Sizi benden almaz.
Kan testleri nasıl?
Elimizden geleni yapıyoruz, ama hâlâ iyi değil.
Ayşegül sessizce ağladı. Keremin haberi olmamalıydı.
Mahir amca, kanımda ne var?
Bak, Kerem, bizim kanımızda kırmızı ve beyaz gemiler var. Senin beyaz gemilerin savaşıyor.
Kim önde?
Şimdilik beyazlar.
Sonra ne olur?
Kırmızıları destekle sen.
Anne, beni bir yere götür! Çok yoruldum!
Ayşe, ben de bunu diyecektim. Keremi Boğazdaki şatoya götürelim. Hava da iyi. Ormanda dolaşırız, biraz dinlenir.
İlkbahar geldikçe, çiçekler, ağaçlar coştukça evleri daha da güzelleşti. Üçü birlikte ormanda gezdi, her çiçeğe, her ota sevindi. Ama bazen Kerem, birden durup, dalgınlaşıyordu.
İyi misin oğlum, ne oldu?
Anne, karışma. Deniz savaşı yapıyorum.
Kısa tatil çabucak bitti. Keremin rengi yerine geldi, yanaklarında bir parça pembe gözüktü.
Anne, baba nerede?
İş için şehir dışında, evladım.
Hep mi gidecek? Neyse…
Klinikte testler tekrarlandı. Laboratuvar sorumlusu bizzat gelip Mahire sordu:
Mahir Bey, Keremi nereye götürdünüz?
Yakında Boğazda, şatoya. Neden sordunuz?
Kanı çok iyi. Remisyonda.
Mahir, sevinçten koşarak odaya girdi.
Kerem, neler yaptın? İyileşiyorsun. Ağlama Ayşe. Ne yaptın oğlum?
Baba, hani sen bana o gemilerden bahsetmiştin ya… Her deniz savaşını kırmızı gemilerle kazandım.




