Çok Beklenen Torun Nadire Hanım, oğlu ikinci kez uzun bir gemi seferine çıktığından beri endişeyle sürekli arıyordu, fakat hala ondan haber alamamıştı. — Ah oğlum, yine neler ettin kim bilir! — diye iç çekti ve bir kez daha bildik numarayı çevirdi. Fakat ne ararsa arasın, telefonu ancak bir limana vardığında çekiyordu; o ise ne zaman olacağı meçhuldü, hem de şimdi böyle bir durumda! İki gündür doğru dürüst uyumayan Nadire Hanım’ın aklında hep oğlunun bu karışık halleri vardı. * * * Her şey birkaç yıl önce, Mert’in henüz uzun yola çıkma işi aklının ucundan bile geçmediği zamanlarda başlamıştı. Oğlu koca adam olmuş, ama bir türlü evlenemiyordu — ona göre hiçbir kadın uygun değildi! Nadire Hanım ise oğlunun, gözüne gayet düzgün ve sevecen görünen nice kızı peş peşe reddetmesini içi burkularak izliyordu. — Senin de çekilecek tarafın kalmadı! — azarlardı oğlunu. — Her şeyine bir kulp buluyorsun! Hangi kadın rastlar da gönlüne göre olur senin? — Anlamıyorum seni anne. Tek istediğin gelinin olsun, nasıl biri olursa olsun umursamıyorsun! — Olur mu hiç? Tabii ki umursuyorum! Sadece seni sevmesini, iyi insan olmasını isterim, hepsi bu! Sonra Mert susar, Nadire Hanım ise oğlunun bu büyümüş, hayatı kendisinden iyi bildiğini zanneden tavrına sinirlenirdi. Arada gene bir isim öne çıkar: — Mesela Seda’ya neyin vardı? — diye çıkışırdı. — Zaten söylemiştim. — Peki… — Sedâ yanlış örnekti, ama Nadire Hanım, tartışmada kaybetmeye hiç niyeti yoktu. — Dediğin gibi dürüst değilse bile, ben hâlâ anlamıyorum… — Anne! Bence bu konuları artık açmayalım. Seda, birlikte ömür geçirecek biri değil. — Ya Nazlı? — O da olmaz, — derdi Mert sakince. — Ya Elif? Gayet iyiydi, evcimen, sevimli… Her geldiğinde yardım teklif ederdi, tam hanım hanımcık! — Haklısın anne, çok tatlıydı. Ama sonra anlaşıldı ki, hiç sevmemiş beni. — Ya sen? — Galiba ben de… — Peki, Derya? — Anne! — Ne anne’si? Sana yaranılmaz vallahi! Tam bir çapkın oldun çıktın! Bir düzen kursan, bir evlat, bir torun görebilsek! — Kapat bu gereksiz mevzuyu artık! — sonunda sabrı taşan Mert, evi terk ederdi. “Hepsi babasına çekmiş, aynı inat, aynı titizlik!” diye içinden geçirirdi Nadire Hanım. Oğlunun etrafındaki kadınlar değişse de Nadire Hanım’ın o çok istediği mutluluk ve torun hayali hep başka bahara kalıyordu. Derken Mert mesleğini değiştirip, eski bir dostunun davetiyle gemilerde çalışmaya karar verdi. Onu bu fikirden vazgeçirmek için boşuna uğraştı annesi. — Ne yaptın oğlum, bu çok iyi bir teklif! Adamlar parayı kırıyor, sen de bilirsin! Her şeyimiz olur! — Bana paradan söz etme, sen ortada yoksun, gözüm seni görmüyor! Keşke bir evlensen! — Ama bir aileyi geçindirecek parayı da kazanmak lazım! Çocuk olunca zaten denize gidemezsin. Böylece şimdiden çalışırım, sonra aile kurarım! Gerçekten de iyi para kazanıyordu Mert. İlk seferden sonra evi baştan aşağı yeniledi, ikinci sefere dönüşünde annesine bir banka kartı verdi: — Bunu hiçbir şeye muhtaç kalmayasın diye veriyorum! — Ben zaten muhtaç değilim! Sadece torunsuzum, yaş da geçiyor! Yaşlandım artık! — Ne yaşlanması? Emekli olmana daha yıllar var! — diye şakacı bir tavırla yanıtladı oğlu. Nadire Hanım parayı kullanmadı pek. Kendi mütevazı geliri vardı, kasabadaki eczanede çalışıyordu, ihtiyacı görmeye yetiyordu. “Olsun, kartında dursun. Mert nasıl olsa bakmaz, bakarsa da annenin ne kadar tutumlu olduğuna şaşar!” diye düşünürdü. Günler böyle geçiyordu işte. Mert kısa süreler eve döndüğünde, sanki denizde kaybettiği zamanı telafi etmeye uğraşır, arkadaşlarıyla buluşur, geç saatlere kadar gezer, yeni kız arkadaşlarıyla tanıştırmazdı anneyi. Bir defasında Nadire Hanım bunu oğluna söyleyince çok canını yakan bir cevap aldı: — Seni üzmemek için tanıştırmıyorum zaten! Zaten onlardan biriyle evlenecek değilim anne! Buna çok içerledi Nadire Hanım; bir de oğlunun annesini fazla saf bulmasından. Bunu da açıkça söyledi Mert: — Herkese fazla iyi niyetlisin anne! Çok safsın. Sözde gelinlerimin hepsini aslında hiç tanımıyordun. Senin yanında hep iyi geçindiler, fakat aslında öyle değillerdi. Bu sert sözler epey düşündürmüştü Nadire Hanım’ı; saf, yani safça/gaflet içinde… Demek ki annesini aptal yerine koyuyordu! Ama bir akşam oğlunu yanında kıvırcık saçlı, ince yapılı, nazik bir kızla görünce o “oğlumun bahtı açılsın” arzusu tekrar canlandı. Utanma filan dinlemeden yanlarına gitti. Mert yetişkin adam, kıpkırmızı oldu ama annelik işte; kızı tanıştırmak zorunda kaldı. Nadire Hanım, Melis’i çok sevmişti. İyi görünümlü, konuşmasını bilen, akıllı… Oğluyla böylesine yakışan bir kızı hemen bağrına bastı. “Demek ki bugüne kadar niye olmamış diyesi insanın; nasibin böylesiymiş!” diye düşündü. Mert’in Melis’le ilişkisi izin boyunca sürdü, Nadire Hanım’ın ısrarıyla kız birkaç kez misafir oldu. Mert uzun sefere tekrar gitmeye hazırlanırken Melis aniden ortadan kayboldu. — Melis’le ilişkim bitti anne; senden de rica ediyorum bu konuyu kurcalama! — dedi Mert ve gitti. Nadire Hanım olup biteni aklına sığdıramadı ama cevabını bulamadı. * * * Bir yıl geçti, oğul arada eve uğradı, Melis deyince kısa ve soğuk yanıtlar vermeye devam etti. — Allah’ım, bu kızda da ne bulamadın? — isyan etti Nadire Hanım. — Anne, bu sadece beni ilgilendirir. Ben böyle uygun gördüm, lütfen hayatıma karışma! Kadıncağız neredeyse gözyaşlarına boğulacaktı. — Mert, en çok sana üzülüyorum! — Üzülme! — sinirle karşılık verdi. — Bırak beni darlamayı! Sana da Melis’le asla haberleşmemeni söyledim! Oğul denize açıldı, Nadire Hanım içi paramparça halde eski düzenine döndü. Sonra bir gün, eczaneye çocuk maması almaya gelen genç bir anneyle karşılaştı. O da Melis’ti! Utangaçça başını eğdi, yanındaki minik kıza bir bakış atıp şapkasını düzeltti. — Melisciğim! Seni gördüğüme nasıl sevindim, bilemezsin! Mert hiçbir şey söylemedi, denize çıktı, hakkınla ilgili hiçbir detay yok! — coşkuyla açıkladı Nadire Hanım. — Öyle mi? — burukça baktı Melis. — Neyse, öyle olsun. Nadire Hanım huzursuzlandı. — Kızım bir söyle, aranızda ne oldu? Oğlumu bilirim, inatçıdır. Üzdü mü seni? — Boşverin… Ona kırgınlığım yok. Neyse, gitmemiz lazım, market gezilecek. — Kızım gel bana! Nöbette denk gelirsen uğra. Sohbet ederiz. Melis, bir sonraki nöbette tekrar gelince yavaş yavaş açıldı. Meğer Melis hamile kalınca, Mert çocuk istememiş, “Çocuğa bakacak vaktim yok, uzun yoldayım, ciddi ilişki düşünmüyorum” deyip çekip gitmiş. — Denize gitmiştir, ne yapalım? Kimseye yük olmaya niyetim yok; kızımla iyiyiz işte! — dedi Melis. Nadire Hanım, bebek arabasındaki minik kızı görünce neredeyse yere kapanacaktı: — Demek… Bu benim torunum mu oluyor şimdi? — Evet, öyle, — diye fısıldadı Melis. — Adı da Elif. — Elifcik… *** Nadire Hanım, Melis’ten öğrendiğine göre onların iyice maddi zorluk çektiğini, Melis’in başka şehirden geldiğini, tek başına çocuk bakarak kirada barınmasının imkânsız olduğunu öğrendi. “Kızım geri dönerse, torunumu bir daha göremem” endişesiyle yüreği burkuldu. — Kızım, sen de Elif’le birlikte bize taşın. Torunum bu benim! Her şeyine destek olurum, iş bulursun, Mert’in gönderdiği para bana yeter artar, Elif’in her şeyi tamam olur! — Mert ne der? — Bırak onu! Yaptığını çekmeli! Çocuğunu bırakmış, annesine de yalan söylemiş! Anne olarak biraz da ben telafi etmeliyim onun suçunu! Onunla da döndüğünde konuşurum, hem nasıl konuşurum! Böylece beraber yaşamaya başladılar. Nadire Hanım hem toruna hem de Melis’e zamanını ve parasını harcadı, nöbetlerini azaltıp Elif’le daha çok vakit geçirdi. Melis rahatça iş buldu, Elif’i Nadire Hanım’a bıraktı. Melis, “İş yerinde çok yoruldum, bugün de bütün müşteriler dertliydi!” diye yakınırdı. — Boşver kızım, git dinlen; Elif’imi de ben yıkar, yatırırım! Mert’in dönüş günleri yaklaşınca Nadire Hanım’ın sabrı taştı; Melis ise gün geçtikçe daha da huzursuzlanıyordu. — Mert gelince kesin bizi kovacak! Ben yanlış yaptım, taşındım diye pişmanım. Yarın ev aramaya başlasam iyi olur. — Ne kovması kızım! Kimse sizi bir yere göndermeyecek! O gelsin de ağızının payını iyi veririm! — Olmaz Nadire Hanım, yanlış anlar; para için geldin der! Size asla yük olmak istemedim! Yaptıklarınız inanın bizim için çok değerli! Ama yine de dönmek en iyisi. Sizinle hep görüşürüz! — Olmaz öyle şey! Evin hanımı benim — kim istersem onu alırım. Mert’in karışmaya hakkı yok! Melis ne kadar diretse de Nadire Hanım dik durdu, onları evinde tuttu. — Ben de şunu düşünüyorum, — dedi bir akşam. — Bu evi Elif’in üzerine yapsak diyorum! Artık soru işareti kalmasın. Zaten Mert baba olarak kayıtta yok, — Melis başını utangaçça eğdi. — Affedersiniz… Ben… — Her şeyi anlıyorum. Ama ileride kanıtlamak zor olur. O yüzden yarın gidip tüm belgeleri hazırlarız. — Olmaz Nadire Hanım, fazlalık olur! Benim ailemin de evi var… — Sakın itiraz etme! Benim kararım kesin! Noterde evrak işleri için gittiklerinde oğlunun adının kayıttan çıkması zorunluluğu sebebiyle iş yarım kaldı. Mert’in gelişi sayılı gün kaldı. Melis daha da huzursuz oldu, işten geç gelmeye başladı. — Neden geç geliyorsun? — dedi Nadire Hanım. — İşte, bi işim vardı… Avans istedim de, patron iş bitmeden olmaz dedi… — Paraya mı ihtiyacın var? Melis bir şey demedi; Nadire Hanım’sa Melis’in eşyalarının gizlice paketlendiğini fark etti. — Sen nereye gidiyorsun?! — Mecburum Nadire Hanım, Mert gelince… — Hiçbir yere gidemezsin! Hem de Elif’le! Kartın da orada, kod da; gerekirse al kullan; Elif annesini unutmasın! Mert’le yeniden aile kurmak istiyorsan, evi çekip çevirmeyi öğren sen! Melis sustu. Mert iki gün sonra dönecekti. * * * O sabah, Nadire Hanım erken kalkıp Melis’in ve Elif’in odasına bakmaya gittiğinde Melis’in olmadığını gördü, Elif ise mışıl mışıl uyuyordu. “Kız nerede? Sabah altıda iş mi olur?” Mutfakta oğlunun sevdiği yemekleri hazırlarken içten içe, oğlunu Elif’le karşılayacağını ve Melis’le yüzleşeceğini hayal ediyordu. Nihayet beklenen kapı çaldı. Mert, annesini ve küçük Elif’i görünce kapıda dona kaldı. — Merhaba anne. Kim bu çocuk? Ben yokken bir şeyler mi oldu? — Bunu asıl sen iyi bilirsin! — Hiçbir şey anlamıyorum, — ayakkabısını çıkarırken şaşkınlıkla içeri girdi. — Anlat bakalım neler yaşadın burada. — Macera dediğin bu işte! Torunumu buldum, Elif’im! — dedi Nadire Hanım, oğluna dik dik bakarak. — Hangi torun? Benim kardeşlerim mi var da haberim yok? — dedi Mert şaşkın şaşkın. — Komedi yapma, Mert! Melis her şeyi anlattı! Sana bu yakışmadı! — Melis mi? Hiçbir şey anlamıyorum! Ayrıca senden Melis’ten uzak durmanı istedim. Hem onunla bu çocuğun ne alakası var? Nadire Hanım bir an sinirlenip, olanı biteni oğluna olduğu gibi anlattı; ama Mert başını ellerinin arasına alarak inledi: — Aman Allah’ım… Anne! — dedi sinirle. — Yine mi aptal olduğumu ima edeceksin? Desene! — Anne, o çocuk benim değil! Melis seni kandırmış, sen ise… Çok safsın! — dedi birden. — Dikkat etsene, amacı senden para almak… Ne aldı senden? — Hiçbir şey! Senin bu…! — Anne! Kartını, birikimini kontrol et! Melis onları da alıp kaçmıştır şimdi! — O işe gitmiştir! Uzunca tartıştılar; sonunda Mert, Melis’in gelip açıklama yapmasını, öylece karar vermelerini önerdi. Beklediler. Nadire Hanım, Melis’le nasıl tanıştığını, Elif’le neler yaşadıklarını ve evin devri niyetlerini anlattı. Mert tekrarlayıp durdu: “Anne seni kandırdılar, sana oyun oynandı!” ama… — Melis çok iyi bir kız, ben sana inanmıyorum! — Olsa olsa iyi bir dolandırıcı! Hem bu kolay; DNA testiyle bakılır! — Bakalım! — dedi Nadire Hanım ve Elif’le odasına gitti. Gece oldu, sabah oldu, Melis dönmedi. Telefonu da açmadı. Nadire Hanım gitmiş olduğu iş yerine gitti, kimsenin Melis diye birini tanımadığını öğrendi. Dehşetle eve dönüp birikimlerini kontrol etti; ne kart, ne para, ne de Melis’in eşyası, yalnızca Elif’in şeyleri duruyordu. O zaman anladı ki kandırılmıştı. — Olamaz… İnanamıyorum… Bebeği bırakıp gitmiş olamaz! — Daha ne dolaplar çeviriyordu! — dedi Mert asık suratla. — Arkadaşlar da uyarmıştı; sonra öğrendim ki başka birini daha dolandırmış. Hamileyim dedi, ama benden mi, kimden belli değil. Meğer başka çocukları da varmış… — Ne saflık yaptım ben de! — ağladı Nadire Hanım. — Bana niye anlatmadın daha önce? — Seni üzmemek için annem… Hayatımda seni hiç kandırmak istemedim. — Şimdi ne yapacağız? — Polise gideriz! Allah’tan Elif’e tapu yapmadın! Yoksa şimdi evsiz kalırdık! Polise bildirildi ama Melis adeta ortadan kayboldu. Mert hesabı hemen kapatınca fazla zarar olmadan kart bir yol üstü otogardan çıktı. Elif’in annesi bulunana kadar, Nadire Hanım geçici koruyucu oldu, işten de ayrıldı. DNA testi çocuğun Mert’ten olmadığını belli etti. Fakat Nadire Hanım, Elif’i o kadar sevmişti ki vazgeçemedi, oğlu ile karar alıp Elif’i birlikte büyütmeye başladılar. Melis’in izine bir daha rastlanmadı, mahkeme Elif’in velayetini Nadire Hanım’a verdi. Uğraşlar sonunda Elif ona kaldı. Gündüzleri kreşe verdiler, Nadire Hanım yeniden çalışmaya başladı. Hayat nihayet düzene girdi. Bir yıl sonra Mert, sefer dönüşü yanında bir eş getirdi: — Anne tanış, bu Sema. Birlikte yaşamaya karar verdik. — Peki ya Elif… — şaşkınca çocuk odasını gösterdi Nadire Hanım. Ama Sema gülerek elini uzattı: — Çok memnun oldum Nadire Hanım! Mert bana her şeyi anlattı; davranışınıza hayran kaldım! Eğer Elif’in annesi olmama izin verirseniz çok mutlu olurum, çünkü… — Mert’e bakarak devam etti, — Artık sefere gitmeyeceğim, Sema ile Elif’i resmen evlat edineceğiz. Bundan sonra engel olmazlar. Nadire Hanım gözyaşlarıyla gülümsedi: — Allah’ım, bu nasıl bir mutluluk! Buyurun, sofraya geçelim! Herkese hazırlık yaptım, tanışalım! Ben de çok mutluyum! — dedi, gözyaşını silerek.

Çok Beklenen Torun

Zehra Hanım telaşla yurtdışında çalışan oğlunu arıyordu. Oğlu Erkan, yine bir gemi seferindeydi ve hattı kapalıydı.

Ah, oğlum, başımıza neler açtın böyle! diye iç geçirdi ve bir kez daha aynı numarayı çevirdi. Arasa da fayda yoktu; Erkan limana varana kadar telefon çekmeyecekti. Kim bilir, ne zaman ulaşacaktı. Üstelik, şimdi böylesi bir zamanda!

Zehra Hanım iki gündür gözüne uyku girmiyorduoğlunun başına açtığı işler rahat bırakmıyordu onu.

* * *

Aslında bu hikâye yıllar önce başladı. O zamanlar Erkan henüz denizci olmayı bile düşünmüyordu. Oğlu koca adam olmuştu ama bir türlü evlenip düzen kuramıyordu. Her tanıştırdığı kız, Zehra Hanıma gayet uygun görünse de oğlunun gözüne hep bir şeyler eksik geliyordu.

Ah, yaman bir huyun var senin! derdi oğluna. Hiçbir şey seni memnun etmiyor! Kim olur da senin isteklerine uyabilir ki?

Anne, niye bana böyle sitem ediyorsun? İlle de bir gelin istiyorsun, ama senin için gelinin ne olduğunun önemi yok mu?

Olmaz mı? Elbette önemli! Seni seven, düzgün biri olsun yeter!

Oğlu sessizce susardı ve bu tavır Zehra Hanımı iyice kızdırırdı. Çocuğunu büyüten, onun dizlerinde ağlamalarını dinleyen anne olmasına rağmen, şimdi sanki kendisinden daha iyi biliyormuş gibi davranması dokunurdu ona. Neticede kim büyüktü?

Peki sana Fatma ne yaptı? diye sinirlenirdi bazen.

Defalarca anlattım anneciğim.

Neyse… Fatma, kötü bir örnekti belki ama Zehra Hanım tartışmayı bırakmaya niyetli değildi. Sen diyorsun, yalan söyledi, peki bana göre öyle mi?

Anne! Bence bu konulara hiç girmeyelim. Fatma, ömrümü paylaşmak isteyeceğim insan değildi.

Peki Derya?

O da olmadı, derdi Erkan, sakin bir sesle.

Ya Zeynep? Sessiz, evcimen, tatlı bir kızdı. Her gelişinde “Teyze, evde yardımcı olabileceğim bir şey var mı?” diye sorardı. Yani tam anlamıyla ev kızı! Yanlış mı düşünüyorum?

Evet anne, tatlı bir kızdı. Ama zamanla anladık ki, o da beni hiç sevmedi.

Ya sen onu sevdin mi?

Muhtemelen ben de sevmedim.

Peki Yağmur?

Anne!

Ne var ne yok? Sana nasıl yaranacağız ki? Evlensen de torunum olsa! Evlat, biraz uslansan da yuva kursan keşke!

Bu konu böyle uzayıp giderse ben gidiyorum artık! deyip kalkardı Erkan.

“Tam babasına çekmiş inatçılığı ve titizliğiyle,” diye düşünürdü Zehra Hanım, üzgün bir şekilde.

Yıllar geçti, oğlunun etrafından kızlar geçti ama Zehra Hanım’ın gönlünde yatan gelin hayali ve torun sevgisi bir türlü gerçekleşmedi. Sonra da Erkan hayatında büyük bir değişikliğe gitti: Eski bir dostuyla karşılaşıp denizcilik yapmaya başladı. Ne kadar dil döktüyse de Zehra Hanım oğlunu bu işten vazgeçiremedi.

Anne, niye anlamıyorsun? Bu iş çok iyi! Yarım İstanbul kadar para kazanıyorum. Rahat ederiz!

Paran batsın! Ben seni burada göremeyecek olduktan sonra! Keşke bir aileni kursan!

Aile de bakacak istemez mi? Çocuk olunca zaten gemide çalışmak kolay mı? O zamana kadar, yaşım gençken para biriktiririm, sonra düzene gireriz.

Erkan gerçekten çok kazanıyordu. İlk seferden eve harika bir tadilat yaptırdı. İkinci sefere ise bankada hesap açtırıp kartı annesine verdi.

Ne istersen al anne, cebine para koy!

Benim bir şeye ihtiyacım yok! Yalnızca torun yok, vakit geçiyor, yaşlanıyorum!

Ne yaşlanması, anne? Emekli olmana daha yıllar var, güldürme beni!

Zehra Hanım kendi maaşıyla idare ediyordu zaten. Mahalle eczanesinde çalışıyor, kazandığı bütün ihtiyacına yetiyordu. “Kartta dursun. Erkan da nasıl tutumlu bir annesi olduğumu görünce şaşıracak!” diye düşünürdü.

Yıllar böyle geçti. Denizden karaya kısa sureli dönen Erkan, arkadaşları ve yeni kızlarla gezip eğleniyor, annesine fazla karışmamasını söylüyordu. Annesi sitem ettiğinde ise kısa ve soğuk bir cevap alıyordu:

Sana tanıştırmıyorum diye üzülme, anne. Zaten onlarla evlenmeye niyetim yok!

Zehra Hanım alınmıştı. Hem de oğlunun onu fazla saf bulduğunu söylediği için.

Anne! Sen gereğinden fazla iyi niyetlisin! Tanıştığın her kıza hemen güveniyorsun, ama onlar sandığın gibi değildi!

Bu sözler onu çok üzmüştü; adeta annesine aptal demişti. Fakat bir gün oğlunu bir kızla görünce yine içindeki anne yüreği kabardı ve hemen yanlarına gitmekte tereddüt etmedi. Erkan koca adam olmuştu ama kızardı ve mecburen tanıştırdı.

Melis, Zehra Hanımın çok hoşuna gitti. Uzun boylu, zayıf, kıvırcık saçlı ve çok kibar biriydi. Oğlu yanında böyle birini gördüğü an, Zehra Hanım oğluna dair tüm küskünlüğünü unutuverdi.

“Demek ki kader bugüneymiş! Demek ki buymuş bize gelin!” diye içinden geçirdi.

Oğlunun Melisle olan ilişkisi tatili boyunca sürdü. Melis birkaç kez eve de geldi. Zehra Hanım çok memnundu, çok bilgili, konuşkan bir gençti Melis. Ama Erkan yeniden sefere gideceği zaman, Melis birden ortadan kayboldu.

Artık Melisle görüşmüyorum! Sen de görüşme, anne! dedi ve çantasını alıp gitti.

Zehra Hanım günlerce düşündü; acaba ne olmuştu? Kime sorsa da öğrenemedi.

* * *

Bir yıl geçti. Erkan arada bir eve uğradıysa da Melisle ilgili sorduğu her soruya kısa ve soğuk cevaplar aldı.

Allah aşkına, bunda da ne bulamadın yani? sonunda dayanamayıp sordu Zehra Hanım.

Anne, bu sadece beni ilgilendirir, lütfen karışma. Ben uygun görmediysem nedenini benim bilecek olmam yeter! Lütfen hayatıma karışma!

Zehra Hanım gözyaşlarını zor tuttu.

Ama oğlum, ben de senin için endişeleniyorum!

Sen merak etme anne! Ayrıca rica ediyorum benimle ve Melisle ilgili bir şey öğrenmeye çalışma! Ve dırdır etmeyi de kes!

Erkan bir kez daha sefere çıkınca Zehra Hanım dağılan kalbiyle, usulca alıştığı hayatına devam etti.

Bir gün eczanede çalışırken Melis geldi. Yanında bebek arabasında minik bir kız vardı; bebek maması almak için gelmişti. Melisin ayakkabılarını düzelten elleri ve utanmış gözleri dikkati çekiyordu.

Meliscim! Seni görünce ne kadar sevindim anlatamam! Erkan bana hiçbir şey anlatmadı, birden çıkıp gitti, senden de bir haber alamadım! Sevinçle sarıldı Zehra Hanım.

Öyle mi? gözleri dalgınca uzaklara baktı Melis. Pekâlâ. Demek öyle oldu…

Zehra Hanım heyecanlandı.

Anlat kızım, ne oldu aranızda? Ben oğlumu bilirim, huysuzdur. Kalbini mi kırdı senin?

Ne diyeyim ki… Ona kinim yok. Aman, şimdi gitmemiz lazım, markete de uğramam gerek.

Olsun, yine de gel bana uğra! İstersen eczaneye, ben genelde buradayım. Sohbet ederiz!

Melis ertesi nöbetinde tekrar geldi. Yine çocuk maması aldı. Zamanla Zehra Hanım, Melisi konuşturdu. Melisin Erkandan hamile kaldığını, bunu öğrenince Erkanın ben bu çocuğu istemiyorum, bakamam diye kestirip attığını, ardından da seferine giderek izini kaybettirdiğini öğrendi.

O gemiye gitti, tabii! omuz silkti Melis. Boşverin, biz Ayşegülle beraber gayet iyiyiz, kimseye yük olmak istemiyoruz!

Zehra Hanım bebek arabasına bakarken, neredeyse yere diz çökecekti:

Yani bu, benim torunum mu oluyor şimdi?

Evet, aynen öyle, dedi Melis sessizce. Adı Ayşegül.

Ayşegülcüm…

***

Zehra Hanım artık hiç huzur bulamaz oldu. Melisin evde kalacak yeri olmadığını da öğrenince bir hayli üzüldü. Melis başka şehirden gelmişti; şimdi kirasını ödeyemediği için memleketine, ailesine dönmeyi düşünüyordu. Torununu başka şehre götürme fikri Zehra Hanımı daha da endişelendirdi.

Kızım, gel sen Ayşegülle bana taşın! Ben yardımcı olurum sana, burada düzenli iş bulursun. Hem Erkandan da gelen parayla ne yapacağımı bilmiyorum! Ayşegülün hiçbir eksiği olmaz!

Peki ya Erkan ne der?

Kimi ilgilendirir ki onun fikri? Başımıza iş açtı, şimdi de unuttum oldu! Ben de ondan yerine gelirini bu şekilde kapatacağım. Erkan gelince konuşacağım zaten onunla!

Böylece hayatlarını birlikte sürdürmeye başladılar. Zehra Hanım, torunu için hem parasını hem de vaktini harcamaktan çekinmez oldu. Artık daha az nöbet alıp Ayşegülle daha çok vakit geçiriyordu. Melis bir işe girdi; Ayşegülü güvenle Zehra Hanıma bırakıyordu. Gece geç saatlerde, yorgun argın döndüğü olmuyor değildi.

Bir gün boyunca ayakta kaldım, hem de ne müşteriler geldi! Hepsi de sinirliydi!

Boşver kızım, git sen yat, ben Ayşegülü yıkar yatırırım!

Bu sırada Erkanın dönüşü yaklaşıyordu. Zehra Hanım oğlunu karşılayıp çıkışmayı, Melis ise huzursuzca beklemeyi düşünüyordu. Zehra Hanım ise Melisi ve torununu korumak, hatta sahip çıkmak için daha da kararlıydı.

Erkan gelince bizi evden kovacak korkuyorum! Keşke taşınmasaydık, Zehra Hanım! Yarın ev bakmaya çıkacağım.

Kovamaz! Kimse kimseyi kovamaz! Gelince konuşacağım onunla!

Kovacak, Zehra Hanım! Her şeyi paraya bağlayacak. Oysa vallahi tek niyetim güvenli bir çatı bulmaktı… Size çok minnettarım, ama ben yine de ailemin yanına döneyim. Söz, irtibatımızı koparmayacağız.

Yok, öyle şey! Burası benim evim, kimi istersem ağırlama hakkım var! Erkan isterse karşımda dursun!

Melis ne kadar itiraz ettiyse de, Zehra Hanım onu ve torununu bırakmadı, birlikte yaşadılar.

Bak ben bir şeyi düşündüm, dedi bir akşam yemeğinde. Bu evi hemen Ayşegülün üstüne yapalım! Sonra soru işareti kalmasın. Erkan bu gidişle evlenmez, en azından Ayşegülün evi olsun. Üstelik Erkanın adına kayıttan düşmek lazım, dedi Zehra Hanım, Melisle göz göze geldiğinde Melis başını eğdi.

Affedersiniz… Ben bilmiyordum…

Boşver kızım, şimdi önemli olan Ayşegülün düzeni. Yarın gidip hallederiz.

Gerek yok, Zehra Hanım! Benim ailemin de evi var sonuçta…

Sakın vazgeçirmeye çalışma! diye çıkıştı Zehra Hanım. Kararımı verdim!

Bunun üzerine işlemlere başladılar, fakat noter Erkan evi üzerine kayıtlı olduğu için işlem yapamayacaklarını söyledi.

Zehra Hanım üzüldü, ama birkaç güne Erkan dönecekti, işler düzene girecekti. Melis ise giderek endişeleniyor ve ortadan kayboluyordu.

Niye hep geç kalıyorsun? dedi bir akşam Zehra Hanım.

Şey… işim vardı…

Zehra Hanım, Melisin bir köşedeki büyük çantasına göz gezdirdi: Eşyaları toplanmıştı.

Sen nereye gidiyorsun böyle? Yine mi ev tutmaya karar verdin?

Mecburum, Erkan gelirse… Ben gitmeliyim.

Yok kızım, seni ve torunumu bırakmam! Hem işten güçten de bu kadar yorulma, kart bende, şifresi de orada. Gerekirse kullan, yeter ki kendini fazla yorma. Ayşegülü de ihmal etme. Unutma, iyi bir anne olmak istiyorsan, önce evinin kadını olmalısın!

Melis cevap vermedi. Erkan, iki gün sonra gelecekti.

* * *

O sabah, Erkan gelmeden Zehra Hanım, Melis ve Ayşegülün odasına gitti; Melis yoktu, sadece Ayşegül mışıl mışıl uyuyordu.

“Anlayamadım! Nereye gitti? Bu kadar erken işe de gitmezdi!”

Mutfakta yemek hazırlığına devam etti. Hayalini kurduğu tabloyu canlandırıyordu: Oğlu kapıdan girecek, torununu ve Melis’i karşısında bulacak ve her şey yoluna girecekti.

Nihayet kapı çaldı.

Kapıdan giren Erkan, annesini ve elindeki küçük kızı görünce şaşırıp kaldı.

Anne, bu kim? Seferdeyken neler olmuş?

Gayet iyi biliyorsun!

Anlamıyorum, başımıza neler geldi böyle?

Hiç, torunumu buldum! Ayşegülü! diye dik dik bakarak cevapladı Zehra Hanım.

Hangi torun? Kardeşin mi var benim, haberim yok!?

Komedi yapma! Melisten bahsediyorum, her şeyi anlattı! Böyle mi yetiştin sen?

Melis mi? Yine anlamadım. Hem annemle görüşmeni istemediğimi söylemiştim, hem de bunun Melisle ve çocukla ne ilgisi var?

Sinirlenen Zehra Hanım, baştan sona tüm hikâyeyi, fazlasıyla sitem ederek anlattı. Erkan başını ellerinin arasına aldı:

Anne!…

Yine bana saf diyeceksin, değil mi? Olsun, de… Ama ben…

Bu çocuk benim çocuğum değil, anne! Melis seni kandırmış. Sen nasıl bu kadar saf olabilirsin!… Sence onu tek ilgilendiren şey para! Ne aldı senden?

Bir şey almadı! Sen bu…

Anne! Hemen hesaplarını kontrol et! Kesin Melis paralarla kaçtı!

O işte, işe gitti o!

Böyle atışarak tartıştılar. Sonunda Erkan, Melis eve dönünce konuşmaya karar verdi.

Akşam oldu, gece olduMelis gelmedi. Ertesi gün de ortalıkta yoktu, telefonunu açmıyordu. Zehra Hanım bahsettiği iş yerine gitti, ama orada da “Melis” adında biri çalışmamıştı.

Eve döndü, Erkanın önerisiyle evdeki para ve banka kartını kontrol etti: Paralar ve kart yoktu. Sadece Ayşegülün eşyaları kalmıştı. O an aldatıldığını anladı.

Nasıl yapar bunu? Hem de o kız bu çocuğu bırakıp gitmezdi ki…

Daha neler! diye çıkıştı Erkan. Ben zaten ona güvenemiyordum, çocuk gerçekten benden değil dediler. Zaten iyice araştırınca dönüp dolaşıp erkeklerle takılmış. Herkesten hesabı varmış.

Ne kadar safım! diye ağladı Zehra Hanım. Keşke bana anlatsan da her şeyi bilseydim!

Anne, üzülmeni istemedim, hep insanlara güveniyorsun…

Şimdi ne yapacağız?

Polise gideceğiz! Neyse ki malı üstüne yapamamışsın, yoksa bu halde kalırdık!

Tabii polise başvurdular ama Melisin izini bulamadılar. Kart birkaç gün sonra bir otobüs terminalinde bulundu. Paraların çoğunu çekememişti.

Torunu, Ayşegülü Zehra Hanıma geçici olarak bırakmaya izin verdiler. Bu yüzden Zehra Hanım kısa süreliğine işinden ayrıldı. Erkanın kazancı ile idare ettiler. DNA testi sonucu, Erkanın öz babası olmadığı anlaşıldı; ancak Zehra Hanım minik kıza öyle alışmıştı ki vazgeçemedi. Oğluyla birlikte Ayşegülü kendilerine evlat edinmek üzere başvurdular. Melisin izine rastlanmadı, mahkeme tarafından velayeti Zehra Hanıma verildi. Onca uğraşla, koşuşturmayla yeni bir düzen kurdular.

Bir yıl sonra, Erkan bir başka sefer dönüşünde… Eşiyle geldi:

Anne, eşim Gülşahı tanıştırayım, artık birlikte yaşayacağız.

Ya Ayşegül…? diyerek çocuk odasını gösterdi.

Gülşah gülümsedi:

Çok memnun oldum Zehra Hanım! Erkan bana her şeyi anlattı. Yaptıklarınızdan çok etkilendim. Eğer bana da annelik izni verirseniz çok sevinirimçünkü…

Evet, artık seferlere çıkmayacağım, Gülşahla Ayşegülü birlikte evlat edineceğiz.

Zehra Hanım sevinç gözyaşlarıyla:

Allahım, bu nasıl bir mutluluk! Hepiniz buyurun sofraya! Nasıl da çok şey hazırlamıştım, tam da böyle bir gün için! Şimdi hep birlikte bir aile olacağız!

Ve o gün Zehra Hanım anladı ki, gerçek aile kan bağıyla oluşmaz sadece; sevgiyle kurulan bağ, bazen her şeyin önündedir. Her şeyiyle mutlu, huzurlu bir hayat böyle başlar…

Rate article
Lifequest
Çok Beklenen Torun Nadire Hanım, oğlu ikinci kez uzun bir gemi seferine çıktığından beri endişeyle sürekli arıyordu, fakat hala ondan haber alamamıştı. — Ah oğlum, yine neler ettin kim bilir! — diye iç çekti ve bir kez daha bildik numarayı çevirdi. Fakat ne ararsa arasın, telefonu ancak bir limana vardığında çekiyordu; o ise ne zaman olacağı meçhuldü, hem de şimdi böyle bir durumda! İki gündür doğru dürüst uyumayan Nadire Hanım’ın aklında hep oğlunun bu karışık halleri vardı. * * * Her şey birkaç yıl önce, Mert’in henüz uzun yola çıkma işi aklının ucundan bile geçmediği zamanlarda başlamıştı. Oğlu koca adam olmuş, ama bir türlü evlenemiyordu — ona göre hiçbir kadın uygun değildi! Nadire Hanım ise oğlunun, gözüne gayet düzgün ve sevecen görünen nice kızı peş peşe reddetmesini içi burkularak izliyordu. — Senin de çekilecek tarafın kalmadı! — azarlardı oğlunu. — Her şeyine bir kulp buluyorsun! Hangi kadın rastlar da gönlüne göre olur senin? — Anlamıyorum seni anne. Tek istediğin gelinin olsun, nasıl biri olursa olsun umursamıyorsun! — Olur mu hiç? Tabii ki umursuyorum! Sadece seni sevmesini, iyi insan olmasını isterim, hepsi bu! Sonra Mert susar, Nadire Hanım ise oğlunun bu büyümüş, hayatı kendisinden iyi bildiğini zanneden tavrına sinirlenirdi. Arada gene bir isim öne çıkar: — Mesela Seda’ya neyin vardı? — diye çıkışırdı. — Zaten söylemiştim. — Peki… — Sedâ yanlış örnekti, ama Nadire Hanım, tartışmada kaybetmeye hiç niyeti yoktu. — Dediğin gibi dürüst değilse bile, ben hâlâ anlamıyorum… — Anne! Bence bu konuları artık açmayalım. Seda, birlikte ömür geçirecek biri değil. — Ya Nazlı? — O da olmaz, — derdi Mert sakince. — Ya Elif? Gayet iyiydi, evcimen, sevimli… Her geldiğinde yardım teklif ederdi, tam hanım hanımcık! — Haklısın anne, çok tatlıydı. Ama sonra anlaşıldı ki, hiç sevmemiş beni. — Ya sen? — Galiba ben de… — Peki, Derya? — Anne! — Ne anne’si? Sana yaranılmaz vallahi! Tam bir çapkın oldun çıktın! Bir düzen kursan, bir evlat, bir torun görebilsek! — Kapat bu gereksiz mevzuyu artık! — sonunda sabrı taşan Mert, evi terk ederdi. “Hepsi babasına çekmiş, aynı inat, aynı titizlik!” diye içinden geçirirdi Nadire Hanım. Oğlunun etrafındaki kadınlar değişse de Nadire Hanım’ın o çok istediği mutluluk ve torun hayali hep başka bahara kalıyordu. Derken Mert mesleğini değiştirip, eski bir dostunun davetiyle gemilerde çalışmaya karar verdi. Onu bu fikirden vazgeçirmek için boşuna uğraştı annesi. — Ne yaptın oğlum, bu çok iyi bir teklif! Adamlar parayı kırıyor, sen de bilirsin! Her şeyimiz olur! — Bana paradan söz etme, sen ortada yoksun, gözüm seni görmüyor! Keşke bir evlensen! — Ama bir aileyi geçindirecek parayı da kazanmak lazım! Çocuk olunca zaten denize gidemezsin. Böylece şimdiden çalışırım, sonra aile kurarım! Gerçekten de iyi para kazanıyordu Mert. İlk seferden sonra evi baştan aşağı yeniledi, ikinci sefere dönüşünde annesine bir banka kartı verdi: — Bunu hiçbir şeye muhtaç kalmayasın diye veriyorum! — Ben zaten muhtaç değilim! Sadece torunsuzum, yaş da geçiyor! Yaşlandım artık! — Ne yaşlanması? Emekli olmana daha yıllar var! — diye şakacı bir tavırla yanıtladı oğlu. Nadire Hanım parayı kullanmadı pek. Kendi mütevazı geliri vardı, kasabadaki eczanede çalışıyordu, ihtiyacı görmeye yetiyordu. “Olsun, kartında dursun. Mert nasıl olsa bakmaz, bakarsa da annenin ne kadar tutumlu olduğuna şaşar!” diye düşünürdü. Günler böyle geçiyordu işte. Mert kısa süreler eve döndüğünde, sanki denizde kaybettiği zamanı telafi etmeye uğraşır, arkadaşlarıyla buluşur, geç saatlere kadar gezer, yeni kız arkadaşlarıyla tanıştırmazdı anneyi. Bir defasında Nadire Hanım bunu oğluna söyleyince çok canını yakan bir cevap aldı: — Seni üzmemek için tanıştırmıyorum zaten! Zaten onlardan biriyle evlenecek değilim anne! Buna çok içerledi Nadire Hanım; bir de oğlunun annesini fazla saf bulmasından. Bunu da açıkça söyledi Mert: — Herkese fazla iyi niyetlisin anne! Çok safsın. Sözde gelinlerimin hepsini aslında hiç tanımıyordun. Senin yanında hep iyi geçindiler, fakat aslında öyle değillerdi. Bu sert sözler epey düşündürmüştü Nadire Hanım’ı; saf, yani safça/gaflet içinde… Demek ki annesini aptal yerine koyuyordu! Ama bir akşam oğlunu yanında kıvırcık saçlı, ince yapılı, nazik bir kızla görünce o “oğlumun bahtı açılsın” arzusu tekrar canlandı. Utanma filan dinlemeden yanlarına gitti. Mert yetişkin adam, kıpkırmızı oldu ama annelik işte; kızı tanıştırmak zorunda kaldı. Nadire Hanım, Melis’i çok sevmişti. İyi görünümlü, konuşmasını bilen, akıllı… Oğluyla böylesine yakışan bir kızı hemen bağrına bastı. “Demek ki bugüne kadar niye olmamış diyesi insanın; nasibin böylesiymiş!” diye düşündü. Mert’in Melis’le ilişkisi izin boyunca sürdü, Nadire Hanım’ın ısrarıyla kız birkaç kez misafir oldu. Mert uzun sefere tekrar gitmeye hazırlanırken Melis aniden ortadan kayboldu. — Melis’le ilişkim bitti anne; senden de rica ediyorum bu konuyu kurcalama! — dedi Mert ve gitti. Nadire Hanım olup biteni aklına sığdıramadı ama cevabını bulamadı. * * * Bir yıl geçti, oğul arada eve uğradı, Melis deyince kısa ve soğuk yanıtlar vermeye devam etti. — Allah’ım, bu kızda da ne bulamadın? — isyan etti Nadire Hanım. — Anne, bu sadece beni ilgilendirir. Ben böyle uygun gördüm, lütfen hayatıma karışma! Kadıncağız neredeyse gözyaşlarına boğulacaktı. — Mert, en çok sana üzülüyorum! — Üzülme! — sinirle karşılık verdi. — Bırak beni darlamayı! Sana da Melis’le asla haberleşmemeni söyledim! Oğul denize açıldı, Nadire Hanım içi paramparça halde eski düzenine döndü. Sonra bir gün, eczaneye çocuk maması almaya gelen genç bir anneyle karşılaştı. O da Melis’ti! Utangaçça başını eğdi, yanındaki minik kıza bir bakış atıp şapkasını düzeltti. — Melisciğim! Seni gördüğüme nasıl sevindim, bilemezsin! Mert hiçbir şey söylemedi, denize çıktı, hakkınla ilgili hiçbir detay yok! — coşkuyla açıkladı Nadire Hanım. — Öyle mi? — burukça baktı Melis. — Neyse, öyle olsun. Nadire Hanım huzursuzlandı. — Kızım bir söyle, aranızda ne oldu? Oğlumu bilirim, inatçıdır. Üzdü mü seni? — Boşverin… Ona kırgınlığım yok. Neyse, gitmemiz lazım, market gezilecek. — Kızım gel bana! Nöbette denk gelirsen uğra. Sohbet ederiz. Melis, bir sonraki nöbette tekrar gelince yavaş yavaş açıldı. Meğer Melis hamile kalınca, Mert çocuk istememiş, “Çocuğa bakacak vaktim yok, uzun yoldayım, ciddi ilişki düşünmüyorum” deyip çekip gitmiş. — Denize gitmiştir, ne yapalım? Kimseye yük olmaya niyetim yok; kızımla iyiyiz işte! — dedi Melis. Nadire Hanım, bebek arabasındaki minik kızı görünce neredeyse yere kapanacaktı: — Demek… Bu benim torunum mu oluyor şimdi? — Evet, öyle, — diye fısıldadı Melis. — Adı da Elif. — Elifcik… *** Nadire Hanım, Melis’ten öğrendiğine göre onların iyice maddi zorluk çektiğini, Melis’in başka şehirden geldiğini, tek başına çocuk bakarak kirada barınmasının imkânsız olduğunu öğrendi. “Kızım geri dönerse, torunumu bir daha göremem” endişesiyle yüreği burkuldu. — Kızım, sen de Elif’le birlikte bize taşın. Torunum bu benim! Her şeyine destek olurum, iş bulursun, Mert’in gönderdiği para bana yeter artar, Elif’in her şeyi tamam olur! — Mert ne der? — Bırak onu! Yaptığını çekmeli! Çocuğunu bırakmış, annesine de yalan söylemiş! Anne olarak biraz da ben telafi etmeliyim onun suçunu! Onunla da döndüğünde konuşurum, hem nasıl konuşurum! Böylece beraber yaşamaya başladılar. Nadire Hanım hem toruna hem de Melis’e zamanını ve parasını harcadı, nöbetlerini azaltıp Elif’le daha çok vakit geçirdi. Melis rahatça iş buldu, Elif’i Nadire Hanım’a bıraktı. Melis, “İş yerinde çok yoruldum, bugün de bütün müşteriler dertliydi!” diye yakınırdı. — Boşver kızım, git dinlen; Elif’imi de ben yıkar, yatırırım! Mert’in dönüş günleri yaklaşınca Nadire Hanım’ın sabrı taştı; Melis ise gün geçtikçe daha da huzursuzlanıyordu. — Mert gelince kesin bizi kovacak! Ben yanlış yaptım, taşındım diye pişmanım. Yarın ev aramaya başlasam iyi olur. — Ne kovması kızım! Kimse sizi bir yere göndermeyecek! O gelsin de ağızının payını iyi veririm! — Olmaz Nadire Hanım, yanlış anlar; para için geldin der! Size asla yük olmak istemedim! Yaptıklarınız inanın bizim için çok değerli! Ama yine de dönmek en iyisi. Sizinle hep görüşürüz! — Olmaz öyle şey! Evin hanımı benim — kim istersem onu alırım. Mert’in karışmaya hakkı yok! Melis ne kadar diretse de Nadire Hanım dik durdu, onları evinde tuttu. — Ben de şunu düşünüyorum, — dedi bir akşam. — Bu evi Elif’in üzerine yapsak diyorum! Artık soru işareti kalmasın. Zaten Mert baba olarak kayıtta yok, — Melis başını utangaçça eğdi. — Affedersiniz… Ben… — Her şeyi anlıyorum. Ama ileride kanıtlamak zor olur. O yüzden yarın gidip tüm belgeleri hazırlarız. — Olmaz Nadire Hanım, fazlalık olur! Benim ailemin de evi var… — Sakın itiraz etme! Benim kararım kesin! Noterde evrak işleri için gittiklerinde oğlunun adının kayıttan çıkması zorunluluğu sebebiyle iş yarım kaldı. Mert’in gelişi sayılı gün kaldı. Melis daha da huzursuz oldu, işten geç gelmeye başladı. — Neden geç geliyorsun? — dedi Nadire Hanım. — İşte, bi işim vardı… Avans istedim de, patron iş bitmeden olmaz dedi… — Paraya mı ihtiyacın var? Melis bir şey demedi; Nadire Hanım’sa Melis’in eşyalarının gizlice paketlendiğini fark etti. — Sen nereye gidiyorsun?! — Mecburum Nadire Hanım, Mert gelince… — Hiçbir yere gidemezsin! Hem de Elif’le! Kartın da orada, kod da; gerekirse al kullan; Elif annesini unutmasın! Mert’le yeniden aile kurmak istiyorsan, evi çekip çevirmeyi öğren sen! Melis sustu. Mert iki gün sonra dönecekti. * * * O sabah, Nadire Hanım erken kalkıp Melis’in ve Elif’in odasına bakmaya gittiğinde Melis’in olmadığını gördü, Elif ise mışıl mışıl uyuyordu. “Kız nerede? Sabah altıda iş mi olur?” Mutfakta oğlunun sevdiği yemekleri hazırlarken içten içe, oğlunu Elif’le karşılayacağını ve Melis’le yüzleşeceğini hayal ediyordu. Nihayet beklenen kapı çaldı. Mert, annesini ve küçük Elif’i görünce kapıda dona kaldı. — Merhaba anne. Kim bu çocuk? Ben yokken bir şeyler mi oldu? — Bunu asıl sen iyi bilirsin! — Hiçbir şey anlamıyorum, — ayakkabısını çıkarırken şaşkınlıkla içeri girdi. — Anlat bakalım neler yaşadın burada. — Macera dediğin bu işte! Torunumu buldum, Elif’im! — dedi Nadire Hanım, oğluna dik dik bakarak. — Hangi torun? Benim kardeşlerim mi var da haberim yok? — dedi Mert şaşkın şaşkın. — Komedi yapma, Mert! Melis her şeyi anlattı! Sana bu yakışmadı! — Melis mi? Hiçbir şey anlamıyorum! Ayrıca senden Melis’ten uzak durmanı istedim. Hem onunla bu çocuğun ne alakası var? Nadire Hanım bir an sinirlenip, olanı biteni oğluna olduğu gibi anlattı; ama Mert başını ellerinin arasına alarak inledi: — Aman Allah’ım… Anne! — dedi sinirle. — Yine mi aptal olduğumu ima edeceksin? Desene! — Anne, o çocuk benim değil! Melis seni kandırmış, sen ise… Çok safsın! — dedi birden. — Dikkat etsene, amacı senden para almak… Ne aldı senden? — Hiçbir şey! Senin bu…! — Anne! Kartını, birikimini kontrol et! Melis onları da alıp kaçmıştır şimdi! — O işe gitmiştir! Uzunca tartıştılar; sonunda Mert, Melis’in gelip açıklama yapmasını, öylece karar vermelerini önerdi. Beklediler. Nadire Hanım, Melis’le nasıl tanıştığını, Elif’le neler yaşadıklarını ve evin devri niyetlerini anlattı. Mert tekrarlayıp durdu: “Anne seni kandırdılar, sana oyun oynandı!” ama… — Melis çok iyi bir kız, ben sana inanmıyorum! — Olsa olsa iyi bir dolandırıcı! Hem bu kolay; DNA testiyle bakılır! — Bakalım! — dedi Nadire Hanım ve Elif’le odasına gitti. Gece oldu, sabah oldu, Melis dönmedi. Telefonu da açmadı. Nadire Hanım gitmiş olduğu iş yerine gitti, kimsenin Melis diye birini tanımadığını öğrendi. Dehşetle eve dönüp birikimlerini kontrol etti; ne kart, ne para, ne de Melis’in eşyası, yalnızca Elif’in şeyleri duruyordu. O zaman anladı ki kandırılmıştı. — Olamaz… İnanamıyorum… Bebeği bırakıp gitmiş olamaz! — Daha ne dolaplar çeviriyordu! — dedi Mert asık suratla. — Arkadaşlar da uyarmıştı; sonra öğrendim ki başka birini daha dolandırmış. Hamileyim dedi, ama benden mi, kimden belli değil. Meğer başka çocukları da varmış… — Ne saflık yaptım ben de! — ağladı Nadire Hanım. — Bana niye anlatmadın daha önce? — Seni üzmemek için annem… Hayatımda seni hiç kandırmak istemedim. — Şimdi ne yapacağız? — Polise gideriz! Allah’tan Elif’e tapu yapmadın! Yoksa şimdi evsiz kalırdık! Polise bildirildi ama Melis adeta ortadan kayboldu. Mert hesabı hemen kapatınca fazla zarar olmadan kart bir yol üstü otogardan çıktı. Elif’in annesi bulunana kadar, Nadire Hanım geçici koruyucu oldu, işten de ayrıldı. DNA testi çocuğun Mert’ten olmadığını belli etti. Fakat Nadire Hanım, Elif’i o kadar sevmişti ki vazgeçemedi, oğlu ile karar alıp Elif’i birlikte büyütmeye başladılar. Melis’in izine bir daha rastlanmadı, mahkeme Elif’in velayetini Nadire Hanım’a verdi. Uğraşlar sonunda Elif ona kaldı. Gündüzleri kreşe verdiler, Nadire Hanım yeniden çalışmaya başladı. Hayat nihayet düzene girdi. Bir yıl sonra Mert, sefer dönüşü yanında bir eş getirdi: — Anne tanış, bu Sema. Birlikte yaşamaya karar verdik. — Peki ya Elif… — şaşkınca çocuk odasını gösterdi Nadire Hanım. Ama Sema gülerek elini uzattı: — Çok memnun oldum Nadire Hanım! Mert bana her şeyi anlattı; davranışınıza hayran kaldım! Eğer Elif’in annesi olmama izin verirseniz çok mutlu olurum, çünkü… — Mert’e bakarak devam etti, — Artık sefere gitmeyeceğim, Sema ile Elif’i resmen evlat edineceğiz. Bundan sonra engel olmazlar. Nadire Hanım gözyaşlarıyla gülümsedi: — Allah’ım, bu nasıl bir mutluluk! Buyurun, sofraya geçelim! Herkese hazırlık yaptım, tanışalım! Ben de çok mutluyum! — dedi, gözyaşını silerek.