Kırk yıldır aynı çatının altındayız, altmış üç yaşında bir anda hayatını değiştirmeye mi karar verdin yani?
Zehra, en sevdiği koltuğuna kurulmuş, pencerenin önünde dışarıya bakıyor, günün tatsız olaylarını aklından silmeye uğraşıyordu. Saatler önce telaşla akşam yemeğini hazırlamış, eşini, Ahmeti, balıktan dönmesini bekliyordu. Ahmet geldi, ama elinde balık yerine uzun zamandır söylemeyi düşündüğü bir haberle çıktı karşısına ama bir türlü cesaret edememişti bugüne kadar.
Boşanmak istiyorum, ne olur anlayış göster, dedi Ahmet uzaklara bakarak. Çocuklar büyüdü, anlarlar, torunların umrunda olmaz. Seninle incelikle, kavga gürültü olmadan noktayı koyabiliriz.
Kırk yıldır aynı evde yaşadık, altmış üç yaşında değişiklik mi istiyorsun şimdi? dedi Zehra anlam veremeyerek. Bundan sonrası ne olacak, anlatmaya hakkım yok mu?
Sen şehirdeki evde kalırsın, ben yazlığa geçerim, her şeyi kafasında planlamış gibiydi Ahmet. Ortada bölünecek bir şeyimiz yok zaten, mallar da sonunda kızlara kalacak.
Adı ne? diye sordu Zehra, kaderine razı bir halde.
Ahmetin yüzü kızardı, telaşla toparlanmaya başladı, soruyu duymamış gibi yaptı. Bu tavırdan Zehra, rakibinin varlığından hiç şüphe duymadı. Gençken böyle şeyler aklına bile gelmezdi ya, şimdi yaşında tek başına kalmak, eşinin başka birine gitmesi ona ağır geliyordu.
Belki hâlâ düzelir, her şey yoluna girer anne, dediler sonra kızları Zeynep ile Elif teselli etmeye çalışırken. Babamın davranışını fazla kafana takma.
Artık hiçbir şey değişmez, dedi Zehra iç çekerek. Boşuna uğraşmanın anlamı yok, ömrümü yaşarım, sizin mutlu olmanıza bakarım.
Zeynep ile Elif, yazlığa gidip babalarıyla konuşmaya karar verdiler. Eve döndüklerinde suratları asıktı; annelerine doğruları anlatmaya pek yanaşmadılar. Sadece lafı başka yöne çekip, Belki tek başına daha rahat edersin, kimseye ek bir sorumluluk kalmaz, diyerek Zehrayı ikna etmeye uğraştılar. Zehra onların her şeyi anladığını gördü, üstüne gitmedi, hayata tutunmaya çalıştı. Kolay değildi; akrabalardan ve komşulardan bitmek bilmez sorular geliyordu.
Ne günler yaşadınız be, bu yaştan sonra adam başkasına mı kaçtı? dedi apartmandan bir komşu pek de nazik olmadan. Genç miymiş, zengin miymiş?
Zehra ne cevap vereceğini bilemedi, fakat kendi de rakibini merak etmeye başladı. Görmek isteği ağır bastı, bir bahane bulup yazlığa gitti bir yazdan kalma konserveleri almak bahanesiyle. Haber vermedi ki sürpriz bir karşılaşma olsun, ve gerçekten rakibiyle karşılaştı.
Ahmet, bana söylememiştin eski karın da buraya gelecek diye, dedi fazla gösterişli, aşırı makyajlı bir kadın. Ben bütün meseleleri hallettiniz sanıyordum, burada işi yok onun.
Gerçekten bunun için mi beni bıraktın? dedi Zehra, kadını baştan ayağa süzerek.
Şimdi karşımda durup bu kadının bana laf etmesine izin mi vereceksin? bağırmaya başladı kadın. Ayrıca, senden yalnızca birkaç yaş küçüğüm ama benden çok daha genç duruyorum.
Bu yaşta hâlâ dış görünüşün en önemli şey olduğunu sanıyorsa, diye düşündü Zehra, Ahmetin kaçamak bakışını yakalamaya çalışarak.
Otobüs durağına kadar bütün yol, gözleri yaşlı, karşılaştığı o süslü ablanın laflarını duymamaya çalıştı. Yalnızca evde içini döktü, ablası Emineyi arayıp gelmesini rica etti.
Hadi canını sıkma, dedi Emine, mutfakta naneli çay hazırlarken. Kendi söylüyorsun ya, Ahmetin yeni karısı hem güzel değil, hem de aklı pek ermez gibi duruyor.
Belki de haklıdır, kendi yaşımda yaşlı gibi hissediyorum, dedi Zehra kuşku içinde.
Sen yaşına göre çok iyi görünüyorsun, dedi Emine dürüstçe. Ben zaten hatalı buluyorum, yetmişe merdiven dayamış biri leopar tayt giyip mini etekle dolaşmaz. Kadın her yaşta güzeldir, yeter ki kendine yakışanı bilsin ve yaşını taşıyabilsin.
Zehra aynaya baktı, ablasının haklı olduğuna karar verdi. Oldukça dinçti, sağlığı da yerindeydi. Kıyafet konusunda da kızları ona hep güzel şeyler hediye ederdi. Zehra hiçbir zaman avamlığı sevmezdi, papağan gibi gezmeyi düşünemezdi; yeni rakibini örnek almak ona komik geliyordu.
Olsun canım, dedi Emine. Madem artık özgürsün, hayatını doyasıya yaşa. Kızların kendi ayaklarının üstünde, bu yaşta imkân çok, tiyatroya, konsere, gezmelere gidelim, ben sana moral bozdurmayacağım.
Emine sözünü tuttu; Zehrayı tiyatrolara, sergilere, yürüyüşlere götürdü. Bir süre sonra etraflarında, kendileri gibi hayatı seven bir grup oluştu. İçlerinde, Zehraya ilgi göstermeye çalışan bir adam bile çıktı; Zehra, bu durumu baştan kestirip bazı buluşmalara gitmeyi reddetti.
Duydum ki tiyatrodan çıkmıyorsun, yeni arkadaşların var, belki yine evlenirsin ha? dedi Ahmet, bir gün markette karşılaşınca.
Hayırdır, yazlığa daha yakın yer varken neden buraya geldin, yoksa yeni eşin yemek mi yapmıyor? dedi Zehra.
Alışkanlık işte, eskiden hep buradan alışveriş yapardım, yaş aldıkça alışkanlıkları değiştirmek zor oluyor, dedi Ahmet burun kıvırarak.
Zehra konuyu uzatmadı, meşgul olduğunu söyleyip eve döndü. O anda Ahmet, Zehrayı takip edip, boşanma kararı için ne kadar pişman olduğunu anlatmak istedi içten içe. Gerçekten de yıllarca karısı ve çocuklarının yanında, sonra ise hareketli bir kadın olan Fatmaya kapılıp gitmişti.
Başta hayatı eğlenceli gibi gelmişti; ama kısa süre sonra Fatmanın ev işleriyle hiç ilgilenmediğini, dedikoduyu, erkeklerin arasında gezinmeyi ve gürültülü sofraları sevdiğini fark etti.
Son zamanlarda Ahmetin sürekli evini, huzurunu, Zehrayı özlediği oldu. Onun Zehrayı çatışmadan, gururla, dimdik hayatta kalışını izledikçe pişmanlığı büyüdü. Hayal bile edemezdi; asıl özlediği şey meğer Zehranın verdiği huzur ve yaşanmışlık duygusuymuş.
Yine kuru kayısı almışsın, ben erik kurusu istedim, dedi Fatma alışveriş poşetini karıştırırken. Peynir yağlı değil, mayonezi de almamışsın.
Eskiden alışverişi Zehra yapardı, birlikte karar verirdik, sen her şeyi bana yıkıyorsun, dedi dayanamadan Ahmet.
Eski karınla kıyaslamaktan bıktım, bağırdı Fatma. Hadi söyle, beni onun için bıraktığına pişman mısın?
Ahmet gerçekten pişmandı; ama bunun konuşmanın faydalı olmayacağını da biliyordu. Zehra hiçbir oyun çevirmemişti, sadece kendi olarak kalmıştı. Eski eş, onun pişmanlığını hak etmişti.
Ama Ahmet emindi, Zehra bir daha asla güvenmez, affetmezdi. Birkaç kez aramak istedi, bir gün Fatma’yla kötü bir kavganın ardından cesaretini toplayıp eski evlerinin kapısına kadar gitti.
Eşyalarını almaya mı geldin? dedi Zehra, kapıdan ileri geçirmeden.
Konuşmak istiyorum, vaktin var mı? diye kekelerken, içeriden gelen en sevdiği erikli kekin kokusunu duydu.
Ne vaktim var, ne isteğim; eşyalarını alıp git, misafirim bekliyor, dedi Zehra sakinlikle.
Ahmetin alacak bir eşyası yoktu, söyleyecek çok şeyi vardı ama kelimeler boğazında düğümlendi. Yazlığa döndü; mutfağa geçip kendi yemeğini hazırlamaya koyuldu. Fatma ise yine köyde fink atıyordu. O gün Ahmet, kararını iyice netleştirdi, Fatmaya eşyalarını toplaması için vakit tanıdı.
Fatmanın çekişmelerinden sonra Zehrayı aramak istedi, sonra vazgeçti, kendi kendine sakinleşti. Eski eşini o kadar iyi tanıyordu ki, affa dair bir umudun nafile olduğunu biliyordu.
Belki bir gün, ileride, affını isteyerek tekrar gelip konuşabilirdi. Bunu yapmazsa içi rahat etmezdi çünkü. Elbette Zehra asla affedip yeniden aile kurmazdı, Ahmet bunun bilincindeydi.
Artık Ahmet yazlıkta yalnız bir hayat sürüyordu, Zehra ise şehirdeki evinde kızları, torunları, tiyatroya gidişleriyle yeni bir düzen kurmuştu. Eski kocasının o tabloya girecek yeri kalmamıştı.




