Geçenlerde akrabalarımız ziyarete geldi ve bize hediyeler getirdiler. Ama hemen ardından da, getirdiklerini sofraya koymamızı istediler.
Bak şimdi, önceden haber verdiler gelmeden önce ama ben de açık açık anlattım durumu, dedim ki Durumumuz pek iyi değil, geçimimizi zar zor sağlıyoruz. Yani açlıktan ölüyoruz diye bir şey yok, ama mütevazı, kısıtlı imkanlarla yaşıyoruz. Ben emekliyim, oğlumun da öyle yüksek bir geliri yok zaten, eve misafir almak kolay iş değil bizim için.
Neyse, geldiler tabii; boş gelmediler, bolca yiyecek ve hediye getirdiler. Oğlum da sağ olsun teşekkür etti, getirilenleri hemen bir kenara kaldırdık. En baştan söylemiştim, dedim Çok bir şey beklemeyin, elde avuçta olanla geçiniyoruz. Öğlen yemeğinde masada ekmek ve tereyağı, bisküvi ve çay vardı. Yani olan buydu, bir şey gizlemedik. Yüzleri biraz asık asık oturdular ama ses etmediler, bana da gerçekten aldırış etmedim, baştan söylemiştim neticede. Ne varsa onu verdim.
Akşam da hafif bir çorba, ekmek, krem peynir, biraz soğuk etli sandviç ve yine çay başka da bir şey yok yani. Belli ki daha güzel bir sofra beklemişler, suratlar tam anlamıyla asık asıktı.
Aralarından biri, Yahu neden getirdiğimiz şeyleri sofraya koymadınız? diye surat asmaya başladı. Bir anlam veremedim, bak anlattık ya baştan; bana mı getirdiler, kendilerine mi? Bizim için mi getirdiler, evde kalsın diye mi, yoksa gelip kendileri mi yemek istedi, belli değil. Eğer kendilerine getirdilerse, söyleselerdi direkt buzdolabına koyardık!
Epey tartıştık bu mesele yüzünden, ertesi gün de topladılar eşyalarını, çekip gittiler. Açık konuşmak gerekirse, nereye gittiler, nerede kaldılar, hiç umurumda bile değil. Tek derdim, evimde huzur. Allahtan, getirdikleri şeylerden geriye bir şeyler kaldı: kurabiye, ciğer sote, beze, meyve filan… Hiç yoktan iyidir yani. Akşam oğlumla şöyle güzel bir çay demleyip, birer kurabiye yedik; kendi evimizde, huzur içinde. Oh vallahi, başımız ağrımadan geçti gitti!




