Bizi Huzurevine Gönderdiler — Bana bak, Alisacığım, sakın bir daha ağzına bile alma! — Kadriye Hanım tüm gücüyle yulaf lapası dolu tabağı kendinden uzaklaştırdı. — Beni devletin huzurevine mi vereceksiniz? Orada bana ne iğne yapacakları belli olmaz, başıma da yastık dayarlar bağırmayayım diye! O kadar kolay mı? Alisa derin bir nefes aldı, babaannesinin titreyen ellerine bakmamaya çalışarak. — Babaanneciğim, ne devleti? Burası özel bir huzurevi. Doğa içinde, orman hemen yanında, hemşireler 24 saat başınızda. Arkadaşların olacak, dev ekran televizyon var. Burada ise bütün gün yalnızsın, babam işteyken. — O “arkadaşlığı” da iyi biliyoruz! — diye inledi yaşlı kadın yastıklarının arasında iyice yayılarak. — Paramıza kadar hepsini alırlar, evimi elimden alır, beni de bir köşeye atarlar. Paşa’ya aynısını söyle: Anası bu evden canlı çıkmaz. O bakacak bana, oğlu sonuçta! Ben onu büyüttüm, kızamık olduğunda başında sabahladım. Şimdi sırası ona geldi. — Babam iki işte birden çalışıyor sana ilaç alsın diye! Elli üç yaşında, tansiyonu sürekli yükseliyor, üç yıldır ne tatile gitti ne de sinemaya! — Olsun! — dedi Kadriye Hanım dudaklarını sımsıkı büzüp. — Genç daha, idare eder. Bir sus, yumurta tavuğa akıl vermez. Git şu lapayı sil. Ortalığı batırdınız! Alisa koridorda derin bir nefes verdi. Böyle biriyle nasıl konuşulur ki? Akşam yedide babası eve girdi. Ayakkabılarını çıkarmadan antredeki pufa oturdu, hiçbir şey demeden bir süre öylece baktı. — Baba, nasılsın? — Alisa ona doğru ilerledi, ağır poşeti elinden aldı. — İyiyim Alisacığım. Depoda işler birikti, yıl sonu hesapları var. Baban nasıl? — Her zamanki gibi. Yine huzurevi yüzünden kıyamet kopardı. Bizi ona kötülük etmekle suçluyor. Baba, böyle olmaz. Bu ayki harcamalara baktım — market için elimizde üç bin lira kalmış. Benim yurda da yatırmam gerek, kitaplarım eksik. — Halledeceğim — dedi Pavle zorla doğrulup, ayakkabılarını çıkardı. — Ek iş buldum. Güvenlikte gece vardiyası, gün aşırı. — Baba, delirdin mi? Uyuyacak vaktin olmayacak ki! Bayılıp düşersin bir yerde! Pavle hiçbir şey demeden mutfağa yürüdü, küçük bir tencereye su koydu ve ocağa aldı. — Yemeğini yedi mi? — Yarısını yatağa döktü. Tekrar çarşaf değiştirdim. — Tamam. Sen ders çalış, sınavın var. Ben hem beslerim hem yıkarım şimdi. Alisa babasının annesinin odasına topallayarak yöneldiğini izlerken onu bir kez daha kıyamet gibi acıdı. Güçlü, esprili adamdan günden güne gölgeye dönüştüğünü görüyordu. Neşeleri, yaşama olan ilgileri silinmişti. *** Bir hafta sonra durum daha da kötüleşti — gece her zamankinden geç döndü. Dönerken sendeleyip durdu. Alisa hemen telaşlandı. — Baba? Bir şeyin mi var? — Yok bir şey, Alisa. Metroda biraz başım döndü. Çok havasızdı. — Şuraya otur. Hemen tansiyonunu ölçeceğim. Tansiyon aletinde rakamlar: 18’e 11. Alisa sessizce ilaçları hazırladı. — Yarın hiçbir yere gitmiyorsun. Doktora haber veriyorum. — Olmaz — diye yüzünü buruşturdu Pavle. — Yarın denetim var, gitmezsem primimizi keserler. Annemden gelen vergi de arttı. — Evi sat baba! — Alisa fısıltıyla patladı, babaanne duymasın diye. — O taşradaki evi sat. Altı yüz bin lira şu an bizim için servet! Borçları öderiz, iyi bir bakıcı tutarız. Babası derin bir iç çekti: — Annem izin vermiyor… — Baba, beş yıldır gitmedi oraya! Yataktan kalkamıyor, ne yapacak o evde? Cevap veremeden, duvardan bir tıkırtı yükseldi. Kadriye Hanım bardakla komodine vuruyordu, ilgi istiyordu. — Paşa! Paşa gelsene! Kiminle fısıldaşıyorsunuz orada, yine mi benim arkamdan konuşuyorsunuz? — diye titrek sesi ulaştı onlara. Pavle içini çekip, Alisa’nın verdiği hapı yutup odaya gitti. *** Altı yıl önce babasının bir ilişkisi vardı. Elif Hanım, iyi niyetli, huzurlu bir kadındı, bazen uğrar börek getirirdi, Pavle ile hafta sonu Polonezköy’e gitmeyi planlarlardı. Her şey Kadriye Hanım yatağa düşünce bitti. Elif Hanım yardım etmeye çalıştıysa da, yaşlı kadın ona cehennem azabı yaşattı. — Bak bak, hazır gelmiş! Oğlumun kazancına konacak! — diye bütün apartmanı ayağa kaldırırdı, Pavle buluşmaya gitmeye yeltendiğinde kalp krizi taklidi yapardı. — Defolsun evimizden! Çabuk! En sonunda Elif Hanım gitti, babası da geri getirmeye çalışmadı. Alisa o gece sınav çalışırken ev telefonu çaldı. Babası henüz eve gelmemişti. — Alo? — Pavle Bey evde mi? — dedi bir erkek sesi. — Ben kızıyım. Bir şey mi oldu? — Hanımefendi, insan kaynaklarından arıyorum. Babanız bugün toplantıda bayıldı. Hemen hastaneye kaldırdık. Size adresi vereyim. Alisa adresi not tuttu. Tüpü daha yerine koymadan, babaanne odasından seslendi. — Alisacık! Kim aradı? Paşa nerede? Çayım gelsin! Alisa içeri girdiğinde babaanne yastıklar arasında yarı uzanmış, surat asıyordu. — Babam hastanede, — dedi kısaca Alisa. — Hastanede mi? — Kadriye Hanım bir an durdu, ardından ekledi: — Bak gördün mü, hep benim yüzümden o! Dün bana bağırdı, Allah onu cezalandırdı. Benim hakkımı korumuyorsunuz! Kimse bana bakmayacaksa çay demlensin! Alisa hiç yanıt vermeden çıktı. *** Üç gün boyunca Alisa hastaneyle ev arasında mekik dokudu. Babasında ağır tansiyon krizi ve ciddi sinir yorgunluğu tespit edilmişti. Doktorlar yataktan bile kalkmasını yasaklamıştı. — Anne nasıl? — ilk sorduğu şeydi Alisa odaya girdiğinde. — İyiyiz, baba. Komşumuz yardımcı oluyor, sen kendini düşün. İki hafta yatman gerek. — İki hafta mı… İşten atarlar… Para… — Uyuyun, — Alisa örtüyü düzeltti. — Halledeceğim. Söz veriyorum. Dördüncü gün eve döndüğünde babaanne sel gibi azarla karşıladı. — Nerede geziyorsun? Leş gibiyim burada, Paşa ise gezip tozuyor. Benim burada sürünmeme göz yumuyorsunuz! Alisa yumruklarını sıktı ve sakin kalmaya çalıştı. — Şimdi iyi dinle babaanne. Babamın durumu çok ağır. Bir kez daha bu kadar stres yaparsa, felç olabilir. — Saçma sapan konuşma! — burun kıvırdı yaşlı kadın. — Sağlamdır o! Dededen kalma. — Hayır. Bu saatten sonra ben seni çeviremeyeceğim, besleyemem de. Kadriye Hanım gözlerini fal taşı gibi açtı. — Duyduklarım doğru mu? Deli misin sen kızım? — Değilim. Hiç paramız kalmadı. Babam yatıyor, maaşı yok, primi de kesilirse bittik. Senin emekli maaşın sadece bez ve ilaçlarına yetiyor. — Yalan! Paşa’nın birikmişi vardır! — Yok! Son tetkiklerinde harcandı. O yüzden iki seçenek var: Ya taşradaki evinin satışına şimdi onay verirsin, ya da yarın sosyal hizmetleri çağırırım, seni bakımevine yerleştirirler. Ücretsiz. — Bunu yapamazsın! — diye bağırdı Kadriye Hanım. — Ben anasıyım onun! Bu ev benim! — Neyin sahibi? Oğlunu hasta ettin, umurunda bile değil. Yeter ki senin lokman yumuşak, battaniyen kalın olsun. Az önce konuştuğumuz huzurevinde yer açıldı. O evi satarsak, tüm masraflar oradan karşılanacak. Orası çok iyi bir yer. — Gitmem! — diye öksürdü yaşlı kadın. — O zaman aç kalırsın. Yarın işe başlayacağım, gece geç gelirim. Başucunda bir şişe su var. Düşün taşın. Alisa kapıyı kapatıp çıktı. Tüm vücudu titriyordu. Asla acımasız biri olmamıştı; fakat bu çarkı kırmazsa babasını kaybedeceğini biliyordu. Babaanne… isterse herkesin ömrünü de emer, eğer izin verilirse. Gece sessiz geçti. Alisa elbette içeri girmedi; yaşlı kadın ya ağlıyor ya beddua ediyordu. Sabah yanına girdiğinde: — Bir yudum su… — diye fısıldadı yaşlı kadın. Alisa bardağı uzattı. — Ne diyorsun? İmzaları atacak mıyız? Noter saat on ikide gelecek. — …Yiyiciler… — hıçkırdı yaşlı kadın ama eski kızgınlığı kalmamıştı. — Her şeyimi almak istiyorsunuz… Peki. Yaz kâğıtlarını. Sadece Paşa’ya söyle… Yine gelsin, ziyaret etsin arada. — Elbette gelecek. Ayağa kalkınca sürekli yanına da geleceğim. Söz veriyorum. *** Pavle huzurevi bahçesindeki banka oturmuştu. Oldukça toparlanmış, kilosu yerine gelmiş, yüzünde sağlık parlıyordu. Yanında tekerlekli sandalyede annesi oturuyordu — temiz, yeni bir yün şal omzunda, dikkatle elma kemiriyordu. — Paşa? Paşa, — dedi annesi. — Efendim anne? — Hani sen… Sen Elif’le konuştun mu? Barıştınız mı? Pavle şaşkınca bakakaldı. — Konuştuk. Cumartesi uğrayacak dedi. — Tamam o zaman, — yaşlı kadın gözlerini çiçeklere dikti. — Gelsin gelsin, burada bir de hemşire var, adı Elif, pek huysuz, sürekli bana laf dokunduruyor. Senin Elif’in de gelsin görsün burada bana nasıl davranıyorlar. Bak, Paşa, sakın kadını kırma. Kadına ağlamak yakışmaz. Bak baban da… Pavle gülümsedi, annesinin elini tuttu. O sırada Alisa koşa koşa onlara doğru geliyordu. El sallayıp kocaman gülümseyerek: — Baba! Babaanne! — diye seslendi daha uzaktan. — Burs kazandım! İşte de kadroya geçtim! Pavle ayağa kalkıp kollarını açtı. Kadriye Hanım onları kısık gözlerle izledi. Hâlâ evinden haksız yere çıkarıldığını düşünüyordu ama yüksek sesle hiçbir şikayette bulunmadı. Yanına gelen bakıcı onu nazikçe masaj seansına götürmek istediğinde ise yalnızca başını salladı. — Hadi kızım, gidelim. Ama bak, biraz dikkatli ol… Geçen sefer masör ayağımı haşat etti… De ki biraz yumuşak davransın. Vallahi ayı gibi adam… Bakıcı sandalyeyi itince Alisa babasına sarıldı. Bir süre yüksek çam ağaçlarına bakarak öylece durdular. Uzun yıllardan sonra ilk kez gerçekten mutlulardı. *** Kadriye Hanım torununu görebildi — Alisa mezun olmuştu, iyi bir adamla evlendi, erkek çocuk doğurmuştu. Pavle de Elif Hanımla evlendi, ikinci gelini Kadriye Hanım başlarda istemese de zamanla alıştılar; araları güvenli, hatta sıcak sayılabilirdi — Elif, eskiden kayınvalidesinin yaptıklarını affetmişti. Yaşlı kadın sessizce, uykusunda göçtü — ne oğluna ne de torununa bir kırgınlık bırakmadan.

Pansiyona Gönderdiler

Hadi ama, Zeynebim, bu konuyu açma bile! Nermin Hanım sinirle yulaf lapası dolu tabak önünden itti. Beni huzurevine mi yollamak istiyorsun?

Orada ne olduğu belirsiz iğneler yapıp, beni susturmak için yastıkla üstüme basarlar, değil mi?

Boşuna uğraşma!

Zeynep derin derin nefes alıyor, babaannesinin titreyen ellerine bakmamaya çalışıyordu.

Babaanne, ne huzurevi? Burası özel bir bakım evi. Orman hemen yanında, hem hemşireler yirmi dört saat başında.

Orada arkadaşların olacak, büyük bir televizyon var.

Burada ise sabahtan akşama yalnızsın; babam işteyken hep evde tek başına kalıyorsun.

O arkadaşlıkları çok iyi bilirim, diye inledi yaşlı kadın, yastıklara daha rahat yerleşmeye çalışarak. Soyup soğana çevirirler, evimi elimden alırlar, sonra dereye atarlar beni.

Oğluna söyle: ben bu evden ancak öldüğümde çıkarım. O ilgilensin benimle. Oğul değil mi?

Onu ben büyüttüm, kızamık olduğunda sabahlara kadar başından ayrılmadım. Şimdi sıra onda.

Babam iki işte birden çalışıyor ki sana ilaç alabilsin! Elli üç yaşında, tansiyonu fırlıyor. Üç yıldır bir kez sinemaya gitmedi, tatili saymıyorum bile!

Bırak, diye kestirip attı Nermin Hanım, dudaklarını sımsıkı kapadı. Daha genç, dayanır.

Sen de sus bakalım, küçükler büyüklere akıl vermez. Git, şu yulafı temizle. Her yeri batırdın zaten!

Zeynep koridora çıkar çıkmaz derin bir nefes aldı. Onunla nasıl konuşulur ki?

Babası eve saat yedide döndü. Hemen ayakkabılarını çıkarmadı, antredeki pufa oturdu ve dakikalarca bir noktaya dalgın dalgın baktı.

Babacım, iyi misin? Zeynep yanına geldi, ağzına kadar dolu market poşetini aldı.

İyiyim yavrum. Depoda yığılma oldu, yıllık hesaplar yaklaşıyor. Babanannen nasıl?

Aynı… Gene bakım evi yüzünden tartışma çıktı. Bizi ona zarar vermekle suçladı…

Baba, böyle gitmez. Bu ayın hesaplarına baktım, bakliyata üç bin lira ancak kalıyor elimizde.

Bir de yurdun ücretini ödemem gerekiyor, kitaplar da lazım.

Hallederiz Mustafa Bey zorla kalktı, ayakkabılarını çıkardı. Ek iş buldum. Her iki gece bir güvenlikte gece vardiyası.

Olur mu öyle şey! Ne zaman uyuyacaksın, nasıl dayanacaksın?

Babası cevap vermeden suyu cezveye doldurup ocağa koymaya gitti.

O yemeğini yedi mi?

Yarısını yatak örtüsüne döktü. Yeniden serdim çarşafı.

Peki, sen git dersine çalış, sınavın yaklaşıyor. Ben şimdi onu yedirir, yıkarım.

Zeynep babasının hafif aksayarak annesinin odasına gidişini izledi.

Ona tarifsiz bir acıma duygusu duyuyordu. Güçlü, neşeli adam nasıl sönüp gitmişti, adeta gölgelenmişti.

Eskiden yaptığı espriler de, hayattan aldığı zevk de yok olmuştu sanki.

***

Bir hafta sonra Mustafa Bey normalden çok daha geç döndü eve. Yürürken sallanıyordu. Zeynep hemen telaşlandı.

Baba, kendini iyi hissediyor musun?

İyiyim kızım, sadece metroda biraz başım döndü, havasızdı.

Gel otur, hemen tansiyonunu ölçeceğim.

Aletin üzerindeki rakamlar: 18e 11. Zeynep sessizce hapları uzattı.

Yarın hiçbir yere gitmiyorsun. Hemen doktor çağırıyoruz.

Olmaz, babası yüzünü buruşturdu. Yarın denetleme var. Gelmezsem maaşım kesilir. Annenin evine de ek vergi geldi…

Sat onu baba! O taşra evini sat. Altı yüz bin lira ediyor; borçlarımızı kapatır, bir hemşire tutarız.

Mustafa Bey derin bir nefes aldı:

Anne izin vermiyor…

Baba, kadın beş yıldır o eve adım atmadı bile! Neye yarıyor, yatağa mahkum olduktan sonra?

Cevap veremedi, o sırada yan odadan yüksek bir gürültü geldi.

Nermin Hanım, bardakla komodine vuruyor, ilgi bekliyordu.

Mustafa! Mustafa, buraya gel! Kiminle fısıldaşıyorsunuz? Yine benim arkamdan konuşuyorsunuz, değil mi? yaşlı kadının sesi yankılandı.

Mustafa iç çekti, Zeynepin uzattığı hapı atıp oraya doğru gitti.

***

Altı yıl önce, babasının hayatında başka bir kadın vardı. Asuman, sabırlı ve iyi yürekli biriydi, sık sık gelir, börek getirir, Mustafa Beyle hafta sonları Kilyosa gitmeyi planlarlardı.

Her şey, Nermin Hanımın yatağa düşmesiyle bitti. Asuman elinden geldiğince yardım etmek istedi ama yaşlı kadın ona öyle bir hayatı zehir etti ki, Asumanın sabrı tükendi.

Bak hele bak, gelen hazır sofraya, oğlumun emeğine göz dikmiş! diye bas bas bağırır, Mustafa Bey buluşmaya hazırlanırken sahte kalp krizi numarası yapardı. Azad edin şu kadını evden! Çabucak!

En sonunda Asuman çekip gitti, babası da onu geri getirmek için hiçbir şey yapmadı.

Bir akşam Zeynep sınav hazırlığı yaparken, ev telefonu çaldı. Babası henüz evde yoktu.

Alo?

Mustafa Beyle mi görüşüyorum? erkek bir ses.

Hayır, ben kızıyım. Bir sorun mu var?

Hanımefendi, insan kaynaklarından arıyorum. Babanız bugün toplantıda fenalaşıp bayıldı. Ambulansla hastaneye götürdük. Adresi not alın lütfen.

Zeynep adresi aceleyle defterinin kenarına yazdı. Telefonda konuşmayı yeni bitirmişti ki, babaannesi tekrar seslendi.

Zeynep! Kimle konuşuyorsun! Mustafa gelsin, çay getirsin!

Zeynep odaya girdi. Nermin Hanım yastıkların arasında yarı oturmuş, mutsuz bir yüzle bakıyordu.

Babam hastanede, kısa bir cevap verdi Zeynep.

Ne demek hastanede! Nermin Hanım bir an afalladı, ardından hemen söylendi: Ayy, bana yazıklar olsun! Dün bana bağırdı, Allah cezasını verdi.

Kim bakacak şimdi bana? Hadi, çay koy.

Zeynep sessizce çıktı.

***

Üç gün boyunca Zeynep bir hastane, bir ev arasında koşturdu.

Babasına ağır sinirsel yorgunluk sonucu hipertansif kriz teşhisi konmuştu.

Doktorlar yataktan dahi kalkmasını yasakladı.

Zeynep, annen nasıl? Onu ziyaretine gittiğinde ilk cümlesi bu oldu.

İyi baba, sağ olsun komşu abla ilgileniyor. Sen kendini düşün, en az iki hafta yatman gerekiyor.

İki hafta… Beni işten çıkarırlar… Para yok…

Uyu şimdi, Zeynep üstünü örttü. Her şey hallolacak, söz veriyorum.

Dördüncü gün evin kapısından içeri girdiğinde babaannesi şikayet yağmuruna tutmuştu.

Neredesin sen! Ben perişan oldum, Mustafa keyif çatıyor, ben burada sürünüyorum!

Zeynep ellerini yumruk yaptı ve olabildiğince sakin konuştu.

Şimdi iyi dinle babaanne. Babam çok kötü durumda, bir kere daha bu kadar üzülürse inme geçirebilir.

Saçmalama! diye öfkeyle bağırdı yaşlı kadın. Sağlamdır oğlun, dedesine çekmiş. Hadi, çevir beni, sırtım tutuldu.

Hayır, Zeynep sandalyeye oturdu. Seni döndürmeyeceğim, yemek de vermeyeceğim.

Nermin Hanımın şaşkınlıkla iri açılmış gözleri vardı.

Sen ne diyorsun kız, delirdin mi?

Hayır. Paramız kalmadı. Hiç. Baba çalışamıyor, ikramiye de alamayacak. Senin emekli maaşın bezlere ve tansiyon haplarına bile yetmiyor.

Yalan söylüyorsun! Mustafanın parası vardır!

Hiçbir şey yok. Geçen ayki hastane masraflarıyla gitti. Şimdi seçenek şu: ya taşradaki evinin satış işlemleri için belgeleri imzalıyorsun ya da yarın sosyal hizmetleri çağırıyorum, seni ücretsiz devlet huzurevine yerleştiriyorlar.

Asla yapamazsın! diye inledi kadın. Ben onun annesiyim! Ben söz sahibiyim bu evde!

Nerede sahibisin? Kendi oğlunu bitirdin. Umurunda bile değil hastaneden çıkamayacağı. Sen sadece karnın tok, yorganın kalın olsun istiyorsun.

Bugün görüştüm pansiyonla, bir yer açılmış. Devrettiğimiz evinin parasıyla aylık ücretini ödeyeceğiz. Bakımı çok iyiymiş.

Gitmem! yaşlı kadın öksürdü.

O zaman aç kal. Sana yemek alacak param yok. Yarın ek iş başlıyor, geç döneceğim. Masanın üstünde bir şişe su var. Düşün bakalım.

Zeynep kapıyı çekip çıktı. Elleri titriyordu. Hiç acımasız biri değildi fakat bu durumu değiştirmezse babasını kaybedeceğini anlıyordu.

Babaannesi; izin verildiği sürece, hepsinin ömrünü emerdi.

Gece boyunca sessizlik oldu. Zeynep odasına girmedi, içeriden yaşlı kadının önce çağırıp, sonra mızmızlanıp beddua ettiğini duydu. Sabah olduğunda içeri girdi.

Biraz su ver… fısıldadı yaşlı kadın.

Zeynep kupayı dudaklarına dayadı.

Ne dersin babaanne, imzalıyor musun? Noter on ikide gelecek.

Gaddarlar… diye inledi, fakat eski öfkesi yoktu. Her şeyimi alıyorsunuz… Peki, doldur kağıtlarını.

Sadece Mustafaya… ona söyle, gelsin arada.

Ziyarete gelecek. Yürümeye başladığında ben de geleceğim, söz veriyorum.

***
Mustafa Bey, pansiyonun bahçesindeki bankta oturuyor. Gözleri parlak, biraz kilo almış, yüzünde hafif bir pembelik var.

Yanında annesi tekerlekli sandalyede; temiz, başında yeni bir yazma ile, büyük bir iştahla elma yemekte.

Mustafa, oğlum? Kadın seslendi.

Evet anne?

Bu… Asumanı aradın mı? Barıştınız mı?

Mustafa şaşkın şaşkın baktı.

Aradım. Cumartesi uğrayacak dedi.

İyi, bakışlarını çiçeklere çevirdi yaşlı kadın. Gelsin, görsün bakalım hemşireler beni nasıl idare ediyor.

Sakın Asumanı üzecek bir şey yapma Mustafa, kadını ağlatmak yakışık almaz. Senin baban da…

Mustafa gülümsedi, annesinin elini tuttu. O sırada Zeynep bahçede koşarak yaklaşıyordu; el sallıyor, yüzünde sevinçli bir ifade vardı.

Baba! Babaanne! diye uzaktan bağırdı. Burs kazandım! İşte de zam yaptılar!

Mustafa ayağa kalktı, kollarını açtı. Nermin Hanım şüpheyle ama gururla izliyordu onları.

Hala kendi yuvadan haksızca çıkarıldığını düşünüyordu belki, ama hiç şikayet etmiyordu.

Yanına gelen bakıcı nazikçe masaja davet ettiğinde, yaşlı kadın sadece başını salladı.

Hadi kızım, götür. Ama dikkat et, geçen gün bacağımı ezdi masörünüz, söyleyin nazik davransın.

Çok sert, vallahi bak…

Hemşire sandalyeyi götürürken, Zeynep babasına sarıldı ve uzun süre, o yüksek çam ağaçlarına, sessizliğe baktılar.

Uzun zamandır ilk kez, üçü de gerçekten huzurluydu.

***

Nermin Hanım, torununun oğlunu da gördü. Zeynep mezun oldu, iyi bir erkekle evlendi, bir oğlu dünyaya geldi.

Mustafa Bey Asumanla evlendi, ikinci gelini Nermin Hanım ilk başlara kırıcı davransa da zamanla düzeldi; aralarında samimi ve güven dolu bir ilişki kuruldu.

Yaşlı kadın bir gece uykusunda, ne oğluna ne torununa kırgınlık duymadan, sessizce aramızdan ayrıldı.

Rate article
Lifequest
Bizi Huzurevine Gönderdiler — Bana bak, Alisacığım, sakın bir daha ağzına bile alma! — Kadriye Hanım tüm gücüyle yulaf lapası dolu tabağı kendinden uzaklaştırdı. — Beni devletin huzurevine mi vereceksiniz? Orada bana ne iğne yapacakları belli olmaz, başıma da yastık dayarlar bağırmayayım diye! O kadar kolay mı? Alisa derin bir nefes aldı, babaannesinin titreyen ellerine bakmamaya çalışarak. — Babaanneciğim, ne devleti? Burası özel bir huzurevi. Doğa içinde, orman hemen yanında, hemşireler 24 saat başınızda. Arkadaşların olacak, dev ekran televizyon var. Burada ise bütün gün yalnızsın, babam işteyken. — O “arkadaşlığı” da iyi biliyoruz! — diye inledi yaşlı kadın yastıklarının arasında iyice yayılarak. — Paramıza kadar hepsini alırlar, evimi elimden alır, beni de bir köşeye atarlar. Paşa’ya aynısını söyle: Anası bu evden canlı çıkmaz. O bakacak bana, oğlu sonuçta! Ben onu büyüttüm, kızamık olduğunda başında sabahladım. Şimdi sırası ona geldi. — Babam iki işte birden çalışıyor sana ilaç alsın diye! Elli üç yaşında, tansiyonu sürekli yükseliyor, üç yıldır ne tatile gitti ne de sinemaya! — Olsun! — dedi Kadriye Hanım dudaklarını sımsıkı büzüp. — Genç daha, idare eder. Bir sus, yumurta tavuğa akıl vermez. Git şu lapayı sil. Ortalığı batırdınız! Alisa koridorda derin bir nefes verdi. Böyle biriyle nasıl konuşulur ki? Akşam yedide babası eve girdi. Ayakkabılarını çıkarmadan antredeki pufa oturdu, hiçbir şey demeden bir süre öylece baktı. — Baba, nasılsın? — Alisa ona doğru ilerledi, ağır poşeti elinden aldı. — İyiyim Alisacığım. Depoda işler birikti, yıl sonu hesapları var. Baban nasıl? — Her zamanki gibi. Yine huzurevi yüzünden kıyamet kopardı. Bizi ona kötülük etmekle suçluyor. Baba, böyle olmaz. Bu ayki harcamalara baktım — market için elimizde üç bin lira kalmış. Benim yurda da yatırmam gerek, kitaplarım eksik. — Halledeceğim — dedi Pavle zorla doğrulup, ayakkabılarını çıkardı. — Ek iş buldum. Güvenlikte gece vardiyası, gün aşırı. — Baba, delirdin mi? Uyuyacak vaktin olmayacak ki! Bayılıp düşersin bir yerde! Pavle hiçbir şey demeden mutfağa yürüdü, küçük bir tencereye su koydu ve ocağa aldı. — Yemeğini yedi mi? — Yarısını yatağa döktü. Tekrar çarşaf değiştirdim. — Tamam. Sen ders çalış, sınavın var. Ben hem beslerim hem yıkarım şimdi. Alisa babasının annesinin odasına topallayarak yöneldiğini izlerken onu bir kez daha kıyamet gibi acıdı. Güçlü, esprili adamdan günden güne gölgeye dönüştüğünü görüyordu. Neşeleri, yaşama olan ilgileri silinmişti. *** Bir hafta sonra durum daha da kötüleşti — gece her zamankinden geç döndü. Dönerken sendeleyip durdu. Alisa hemen telaşlandı. — Baba? Bir şeyin mi var? — Yok bir şey, Alisa. Metroda biraz başım döndü. Çok havasızdı. — Şuraya otur. Hemen tansiyonunu ölçeceğim. Tansiyon aletinde rakamlar: 18’e 11. Alisa sessizce ilaçları hazırladı. — Yarın hiçbir yere gitmiyorsun. Doktora haber veriyorum. — Olmaz — diye yüzünü buruşturdu Pavle. — Yarın denetim var, gitmezsem primimizi keserler. Annemden gelen vergi de arttı. — Evi sat baba! — Alisa fısıltıyla patladı, babaanne duymasın diye. — O taşradaki evi sat. Altı yüz bin lira şu an bizim için servet! Borçları öderiz, iyi bir bakıcı tutarız. Babası derin bir iç çekti: — Annem izin vermiyor… — Baba, beş yıldır gitmedi oraya! Yataktan kalkamıyor, ne yapacak o evde? Cevap veremeden, duvardan bir tıkırtı yükseldi. Kadriye Hanım bardakla komodine vuruyordu, ilgi istiyordu. — Paşa! Paşa gelsene! Kiminle fısıldaşıyorsunuz orada, yine mi benim arkamdan konuşuyorsunuz? — diye titrek sesi ulaştı onlara. Pavle içini çekip, Alisa’nın verdiği hapı yutup odaya gitti. *** Altı yıl önce babasının bir ilişkisi vardı. Elif Hanım, iyi niyetli, huzurlu bir kadındı, bazen uğrar börek getirirdi, Pavle ile hafta sonu Polonezköy’e gitmeyi planlarlardı. Her şey Kadriye Hanım yatağa düşünce bitti. Elif Hanım yardım etmeye çalıştıysa da, yaşlı kadın ona cehennem azabı yaşattı. — Bak bak, hazır gelmiş! Oğlumun kazancına konacak! — diye bütün apartmanı ayağa kaldırırdı, Pavle buluşmaya gitmeye yeltendiğinde kalp krizi taklidi yapardı. — Defolsun evimizden! Çabuk! En sonunda Elif Hanım gitti, babası da geri getirmeye çalışmadı. Alisa o gece sınav çalışırken ev telefonu çaldı. Babası henüz eve gelmemişti. — Alo? — Pavle Bey evde mi? — dedi bir erkek sesi. — Ben kızıyım. Bir şey mi oldu? — Hanımefendi, insan kaynaklarından arıyorum. Babanız bugün toplantıda bayıldı. Hemen hastaneye kaldırdık. Size adresi vereyim. Alisa adresi not tuttu. Tüpü daha yerine koymadan, babaanne odasından seslendi. — Alisacık! Kim aradı? Paşa nerede? Çayım gelsin! Alisa içeri girdiğinde babaanne yastıklar arasında yarı uzanmış, surat asıyordu. — Babam hastanede, — dedi kısaca Alisa. — Hastanede mi? — Kadriye Hanım bir an durdu, ardından ekledi: — Bak gördün mü, hep benim yüzümden o! Dün bana bağırdı, Allah onu cezalandırdı. Benim hakkımı korumuyorsunuz! Kimse bana bakmayacaksa çay demlensin! Alisa hiç yanıt vermeden çıktı. *** Üç gün boyunca Alisa hastaneyle ev arasında mekik dokudu. Babasında ağır tansiyon krizi ve ciddi sinir yorgunluğu tespit edilmişti. Doktorlar yataktan bile kalkmasını yasaklamıştı. — Anne nasıl? — ilk sorduğu şeydi Alisa odaya girdiğinde. — İyiyiz, baba. Komşumuz yardımcı oluyor, sen kendini düşün. İki hafta yatman gerek. — İki hafta mı… İşten atarlar… Para… — Uyuyun, — Alisa örtüyü düzeltti. — Halledeceğim. Söz veriyorum. Dördüncü gün eve döndüğünde babaanne sel gibi azarla karşıladı. — Nerede geziyorsun? Leş gibiyim burada, Paşa ise gezip tozuyor. Benim burada sürünmeme göz yumuyorsunuz! Alisa yumruklarını sıktı ve sakin kalmaya çalıştı. — Şimdi iyi dinle babaanne. Babamın durumu çok ağır. Bir kez daha bu kadar stres yaparsa, felç olabilir. — Saçma sapan konuşma! — burun kıvırdı yaşlı kadın. — Sağlamdır o! Dededen kalma. — Hayır. Bu saatten sonra ben seni çeviremeyeceğim, besleyemem de. Kadriye Hanım gözlerini fal taşı gibi açtı. — Duyduklarım doğru mu? Deli misin sen kızım? — Değilim. Hiç paramız kalmadı. Babam yatıyor, maaşı yok, primi de kesilirse bittik. Senin emekli maaşın sadece bez ve ilaçlarına yetiyor. — Yalan! Paşa’nın birikmişi vardır! — Yok! Son tetkiklerinde harcandı. O yüzden iki seçenek var: Ya taşradaki evinin satışına şimdi onay verirsin, ya da yarın sosyal hizmetleri çağırırım, seni bakımevine yerleştirirler. Ücretsiz. — Bunu yapamazsın! — diye bağırdı Kadriye Hanım. — Ben anasıyım onun! Bu ev benim! — Neyin sahibi? Oğlunu hasta ettin, umurunda bile değil. Yeter ki senin lokman yumuşak, battaniyen kalın olsun. Az önce konuştuğumuz huzurevinde yer açıldı. O evi satarsak, tüm masraflar oradan karşılanacak. Orası çok iyi bir yer. — Gitmem! — diye öksürdü yaşlı kadın. — O zaman aç kalırsın. Yarın işe başlayacağım, gece geç gelirim. Başucunda bir şişe su var. Düşün taşın. Alisa kapıyı kapatıp çıktı. Tüm vücudu titriyordu. Asla acımasız biri olmamıştı; fakat bu çarkı kırmazsa babasını kaybedeceğini biliyordu. Babaanne… isterse herkesin ömrünü de emer, eğer izin verilirse. Gece sessiz geçti. Alisa elbette içeri girmedi; yaşlı kadın ya ağlıyor ya beddua ediyordu. Sabah yanına girdiğinde: — Bir yudum su… — diye fısıldadı yaşlı kadın. Alisa bardağı uzattı. — Ne diyorsun? İmzaları atacak mıyız? Noter saat on ikide gelecek. — …Yiyiciler… — hıçkırdı yaşlı kadın ama eski kızgınlığı kalmamıştı. — Her şeyimi almak istiyorsunuz… Peki. Yaz kâğıtlarını. Sadece Paşa’ya söyle… Yine gelsin, ziyaret etsin arada. — Elbette gelecek. Ayağa kalkınca sürekli yanına da geleceğim. Söz veriyorum. *** Pavle huzurevi bahçesindeki banka oturmuştu. Oldukça toparlanmış, kilosu yerine gelmiş, yüzünde sağlık parlıyordu. Yanında tekerlekli sandalyede annesi oturuyordu — temiz, yeni bir yün şal omzunda, dikkatle elma kemiriyordu. — Paşa? Paşa, — dedi annesi. — Efendim anne? — Hani sen… Sen Elif’le konuştun mu? Barıştınız mı? Pavle şaşkınca bakakaldı. — Konuştuk. Cumartesi uğrayacak dedi. — Tamam o zaman, — yaşlı kadın gözlerini çiçeklere dikti. — Gelsin gelsin, burada bir de hemşire var, adı Elif, pek huysuz, sürekli bana laf dokunduruyor. Senin Elif’in de gelsin görsün burada bana nasıl davranıyorlar. Bak, Paşa, sakın kadını kırma. Kadına ağlamak yakışmaz. Bak baban da… Pavle gülümsedi, annesinin elini tuttu. O sırada Alisa koşa koşa onlara doğru geliyordu. El sallayıp kocaman gülümseyerek: — Baba! Babaanne! — diye seslendi daha uzaktan. — Burs kazandım! İşte de kadroya geçtim! Pavle ayağa kalkıp kollarını açtı. Kadriye Hanım onları kısık gözlerle izledi. Hâlâ evinden haksız yere çıkarıldığını düşünüyordu ama yüksek sesle hiçbir şikayette bulunmadı. Yanına gelen bakıcı onu nazikçe masaj seansına götürmek istediğinde ise yalnızca başını salladı. — Hadi kızım, gidelim. Ama bak, biraz dikkatli ol… Geçen sefer masör ayağımı haşat etti… De ki biraz yumuşak davransın. Vallahi ayı gibi adam… Bakıcı sandalyeyi itince Alisa babasına sarıldı. Bir süre yüksek çam ağaçlarına bakarak öylece durdular. Uzun yıllardan sonra ilk kez gerçekten mutlulardı. *** Kadriye Hanım torununu görebildi — Alisa mezun olmuştu, iyi bir adamla evlendi, erkek çocuk doğurmuştu. Pavle de Elif Hanımla evlendi, ikinci gelini Kadriye Hanım başlarda istemese de zamanla alıştılar; araları güvenli, hatta sıcak sayılabilirdi — Elif, eskiden kayınvalidesinin yaptıklarını affetmişti. Yaşlı kadın sessizce, uykusunda göçtü — ne oğluna ne de torununa bir kırgınlık bırakmadan.