Eski Bir Kartpostaldaki Sır
O meşhur sararmış zarf hayatına girmeden üç gün önce, Derya Yılmaz, İstanbuldaki küçük stüdyo dairesinin balkonunda duruyordu. Gece ağır, simsiyah ve yıldızsızdı. Aşağılarda, İstiklal Caddesi ışıkları yanıyor, hafif bir uğultu geliyordu yukarıya. Cam kapının arkasında ise Engin, telefonun hoparlöründen fısıldayan bir sesle iş görüşmesi yapmaktaydı.
Derya elini balkonun soğuk camına yasladı.
Yorgunluğu tarifsizdi. İşten değil işi zaten ustalıkla yürütüyordu, ama soluduğu havadan yorulmuştu galiba. Son yılların kestirilebilen temposunda, evlilik teklifinin bile beş yıllık planında mantıklı bir maddeye dönüşmesine isyan duyuyordu. İçinde; ne keder, ne sessiz öfke, karışık bir düğüm vardı. Telefonunu çıkardı çantasından, eski bir arkadaşına mesaj yazmaya davrandı. Arkadaşı yeni ikinci çocuğunu doğurmuş, çocuk seslerinin ve dağınıklığın hâkim olduğu bir hayatın içindeydi artık.
Mesaj kısa ve neredeyse anlamsızdı; dışarıdan bakınca mantıksız bir iç döküş: Biliyor musun, bazen gerçekten yağmurun nasıl koktuğunu unuttum sanıyorum. Bu şehrin asidik sisini değil de, toprağı döven ve umut kokan yağmurdan söz ediyorum. Bir mucize istiyorum sanırım. Sade, kâğıttan bir mucize. Elimde tutabileceğim
Yanıt beklemiyordu zaten; ruhunun sessiz çığlığını dijital boşluğa bırakmıştı. İçini dökmüştü ya, hafiflemişti biraz. Mesajı göndermeden sildi. Arkadaşı anlamazdı, bir krize mi girdi, yoksa fazla mı içti diye düşünürdü. Bir dakika geçmeden, salonun sıcaklığına, Engin’in demin bitirdiği telefon konuşmasının yanına döndü.
Bir sorun mu var? diyerek hızlıca baktı nişanlısı. Yorgun görünüyorsun.
Yok, iyiyim. Biraz hava almak istedim de. Şöyle… temiz bir şeyler istiyorum bazen.
Kış günü temiz hava mı? Engin güldü. Baharda kaçalım Bozcaadaya. Eğer ilk çeyreği iyi kapatırsak tabii.
Tekrar ekrana gömüldü. Derya ise masadaki telefonuna baktı. Ekranda tek bir bildirim: müşteri toplantısı onaylanmış. Mucize yoktu; iç çekerek ertesi günün yapılacaklar listesini kafasında yazmaya başladı.
***
Üç gün sonra, postaları kontrol ederken parmağıyla garip bir zarfın köşesini yakaladı. Zarf yere düştü. Kalın, pürüzlü, eski parşömene benzeyen sararmış bir zarftı. Üzerinde hiç pul yoktu, yalnızca çam dalı mührü ve adres. İçinden kartpostal çıktı; öyle fabrikasyon, parlak değil, kartondan, el işçiliği, altın simlerle bezenmiş, dokunduğunda simleri parmaklarına dökülen bir yılbaşı kartı.
Yeni yılda en cesur hayallerin gerçekleşsin diye, Deryayı kalbinden yakalayan bir el yazısı ile, yazılmıştı.
Harfler çok tanıdıktı. Bu, Seçkinin yazısıydı. Çocukluk aşkı olan, yazları anneannesiyle gittiği Sakaryadaki huzurlu kasabada tanıştığı Seçkinin Her yaz dere kenarına çadır kurdukları, Ağustosta havai fişek attıkları, okullar ayrı düşünce arada mektup yazdıkları çocukluk arkadaşı. Sonra anneannesi evi satınca, ikisi de üniversiteye ayrı şehirlere gidince, kopmuşlardı.
Adres, bugünkü İstanbul adresi; fakat kartın tarihi 1999! Bu nasıl olabilirdi? Postada gecikme mi? Yoksa evren, onun sade bir mucize arayan çığlığını işitip ona bir işaret mi göndermişti?
Derya aynı anda iki toplantıyı iptal etti, Engine yeni yer bakmaya gideceğim diye yalan söyledi (Engin sadece başını salladı, ekrana gömüldü), arabasına atlayıp yola çıktı.
Sakaryaya, o köy kasabasına üç saatlik yol vardı. Kartı kimin gönderdiğini bulmalıydı. Belediyenin sitesinde küçük bir matbaa adresi buldu internette.
***
Oymalı Matbaası, Derya’nın beklediğinden bambaşka çıktı. Bir hediyelikçi gibi süslü, daracık ve balmumu kokan bir yer beklerken, kucaklayıcı bir sessizliğin içine girdi.
Kapı hafifçe inleyerek açıldığında, koca dükkan loş, ılık, bal kokulu bir havayla kaplıydı. Fırın sobasının sıcaklığı, eski vernik, tahta ve metal karışımıyla içini ısıtıyordu. Sadece sobanın çıtırtısı vardı.
Dükkan sahibi arkasını dönmüş, eski bir baskı makinesinin başında uğraşıyordu. Takım sesleri dışında ses yoktu. Derya hafifçe öksürdü.
Adam yavaşça doğruldu, dönüp baktı. Kısa boylu, yapılı, ekoseli gömleği sıvalı, sade yüzlü bir adamdı. Gözü, ne merak ne yardımseverlik gösteriyordu; sadece bekliyordu.
Bu kart sizin mi? diyerek kartı tezgaha koydu Derya.
Biraz vakit geçtikten sonra adam geldi, önce ellerini pantolonuna sildi, simsiyah izler kaldı. Kartı eline alıp ışığa tuttu, değerli bir para gibi inceledi.
Bizim işlerdendir, dedi. Çam damgalı, doksan dokuzdan kalma. Sizi nasıl buldu bu kart?
İstanbula geldi. Belki postadan sapmıştır, dedim. Göndereni bulmam lazım. El yazısını tanıyorum
Adam bu defa dikkatle ona baktı. Modern kesimli saçına, burada sırıtan pahalı krem kabanına, özenli makyajına rağmen yüzündeki yorgunluğa göz gezdirdi.
Göndereni niçin arıyorsunuz ki? Yirmi beş yıl geçmiş. O arada nice insan doğar, ölür, unutur
Ama ben ölmedim, diye, hiç beklemediği bir sertlikle dedi Derya. Ve unutmadım.
Adam ona uzun, içini okurcasına baktı sonra başıyla sobanın yanında duran çaydanlığı işaret etti.
Üşümüşsünüz. Biraz çay iyi gelir. İnsan, ancak kafası ısınınca doğru düşünür. İstanbulda da böyledir.
Cevap beklemedi, iki kırık kulplu kupada çay demleyip yanına getirdi.
Ve böyle başladı her şey.
***
Sakaryadaki o üç gün Derya için bir eve dönüş gibiydi. Şehrin gürültüsünden, yalnızlık çağrışımlı sessizliğe; ekranların soğuk ışığından, soba alevinin sıcak yansısına Adam hiç soru sormuyordu, sadece dünyasına davet etti. Annesinden kalma ahşap evde, yerler adımlarına hayat veriyordu sanki. Ev reçel, odun ve eski kitap kokuyordu.
Babasının yıllar öncesi hazırladığı kart baskı aletlerini, bakır levhaları gösterdi; simlerin dökülmemesi için püf noktalarını paylaştı. Adam tıpkı eski ev gibi, köklü, yitmiş gibi görünen ama içi hazinelerle dolu biriydi. Babasının, annesine âşık olunca eski bir adrese yollanan ve hiç ulaştırılamayan kart hikâyesini anlattı.
Boşluğa aşk, dedi ateşe bakarken. Güzel ama umutsuz.
Umutsuza inanır mısınız? diye sordu Derya.
Bak, sonunda annemi bulamamış mı? Sevgi varsa, her şey olur. Gerisi elde tutulabilen şeylerdir: şu makine, şu ev, istediğim işim Ötesi, duman.
Sözlerinde burukluk yoktu; bir ustalığın, ham maddeyle barışan birinin sabrı vardı. Derya ise her seferinde hayatla mücadele eden bir kadındı. Fakat burada anlamını yitirmişti rekabet; kar yağarken kimseye sormuyordu, adamın köpeği Boncuk da dilediği yerde yatıyordu.
İkisi arasında tuhaf bir yakınlık doğdu. İki yalnız ruh, eksiklerini birbirinde buldular: Derya onun sakinliğinde huzuru, adam Deryanın neşesinde hayatı keşfetti. Derya iç dünyasında hep kaygılı, telaşlı biri olmuştu; ama burada, ustanın yanında fırtına dinmiş, deniz süt liman olmuştu.
O sırada, Engin telefonla aradı. Derya pencereden, avluda odun kıran adama bakıyordu.
Adam seri, ustaca, tok bir sesle odunları yarıyordu.
Neredesin sen? dedi Enginin soğuk sesi. Eve gelirken çam ağacı getir. Demir olan bozuldu. Ne garip, değil mi?
Derya yaşlı cam ağacını, köşede renkli eski toplarla süslenmiş haliyle seyredip,
Evet, çok anlamlı, dedi. Telefonu kapattı.
***
Üçüncü gün, 31 Aralık arifesinde gerçek ortaya çıktı. Adam sessizce babasından kalan defterden sararmış bir eskiz uzattı. Kartın o orijinal haliydi.
Buldum, dedi. Sesi öncekinden daha derindi. O yazı, sizin Seçkinin değildi. Babamın yazısı. Anneme Hiç ulaşmadı. Demek ki hayat döner dolaşır, aynı yere uğrar.
Bütün mucize sim gibi dağıldı. Ne dramatik bir tesadüf, ne de mistik bir işaret vardı; sadece hayatın ince parodisi Deryanın içi buz gibi sıkıştı. Geçmişe kaçışı, güzel bir yanlışlıktan ibaretmiş.
Gitmeliyim, diye fısıldadı adama bakmadan. Orada her şeyim var. Düğün, işler
Adam başını salladı. Hiç tutmak istemedi. Sadece orada, kâğıt ve anılarla dolu dünyasının ortasında, ısısını zarflara saklayabilen ama başka bir dünyanın soğuğuna karşı çaresiz bir adamdı.
Haklısınız, dedi adam. Ben sihirbaz değilim. Yalnızca matbaacıyım. Elinizde tutabileceğiniz şeyleri yapabilirim, hayal değil. Ama bazen bazen geçmiş, hayal değil bir ayna uzatır. Kim olabileceğimizi gösterir.
Adam tekrar makinesine döndü, Deryaya gitmesi için yol açtı.
Derya eline çantasını, anahtarlarını aldı. Cebinde soğuk telefonunu hissetti. Bütün hayatı, kartopunun ardında uzanan gerçeklik, orada bekliyordu: toplantılar, iş hedefleri ve para ile ölçülen, rahat ama sığ bir evlilik.
Kapının koluna uzanmışken, gözü tezgahta duran eski kartpostala ve yanında, adeta vermek istermiş de vazgeçmiş gibi, yeni basılan başka bir kartpostala takıldı. Üzerinde yine çam damgası vardı, ama söz değişikti: Cesareti yetene kadar
O anda anladı: Mucize, geçmişten gelen bir kartta değil; tam da bu anın kendisindeydi. Seçimde. İki yolun aydınlandığı bu berraklıkta idi mucize. O, adamın dünyasına giremezdi; adam da onun hayatının temposunda yaşayamazdı. Ve artık Engine de dönmek istemiyordu.
Derya, arkasına bakmadan soğuk ve yıldızlı geceye adım attı.
***
Bir yıl geçti. Yeni bir Aralık ayı geldi.
Derya, etkinlik sektörüne dönmedi. Engin’le yolları ayırdı, ardından sadece küçük, butik etkinlikler üzerine, bilinçli buluşmalar organize eden bir ajans kurdu. Davetiyeler el yapımıydı ve hâlâ Sakarya’daki matbaada bastırılıyordu. Hayatı yavaşlamadı, ama anlam doldu. Sessizliğin değerini öğrendi.
Oymalıda artık haftasonları atölye çalışmaları düzenleniyor. Adam Deryadan internetten sipariş almayı öğrendi; fakat siparişleri hâlâ kendisi seçiyor. Kartları daha çok bilinir oldu, düzenli gelir geldi, ama üretimin huzuru değişmedi.
Her gün konuşmuyorlar, sadece iş gereği yazışıyorlardı. Fakat geçenlerde Derya posta kutusunda bir kart buldu. Üzerinde uçan kuş damgası. Ve sadece iki sözcük:
“Cesaretine teşekkürler.”




