Bu Akşam Oğlumun Evinden Elimde Hâlâ Buharları Tüten Bir Et Yemeği ve Yerde Buruşmuş Önlüğümü Geride Bırakarak Çıktım. Torunluğum Devam Ediyor, Ama Kendi Ailemde Görünmez Olmayı Bıraktım. Benim Adım Meryem, 68 Yaşındayım. Üç Yıldır Oğlum Can’ın Evini Sessizce, Karşılıksız, Takdir Görmeden ve Molasız Yönettim. Herkesin Özlemle Bahsettiği “Köy” Benim—Ama Günümüzde Köyün Büyükleri Sessizce Tüm Yükü Sırtlamaya Zorlanıyor. Ben, yaraları tentürdiyotla geçen, sokak lambası yanınca eve dönülen bir dönemin insanıyım. Can’ı yetiştirirken akşam yemeği saat altıda yenirdi. Ne çıkarsa onu yerdik, muhalefet edilmezdi. Şimdilerde ise “duygusal atölyeler” var, o zamanlar ise sorumluluk ve disiplin vardı. Kusursuz değildi ama kendi ayakları üzerinde durabilen, emeğe saygı duyan, sıkıntıya göğüs geren çocuklar yetişti. Gelinim Melis kötü biri değil; oğulları Bora’yı çok seven, fedakâr bir anne. Ama korkuları var—etiketlerden, yanlış yapmaktan, çocuğunun bireyselliğini bastırmaktan, internet dedikodularından. O yüzden sekiz yaşındaki torunum evin hâkimi… Bora akıllı, sevimli ama işine gelirse; “hayır” kelimesi onun için sadece pazarlığın başladığı yer. Bugün Salı—benim en uzun günüm. Güneş doğmadan gelip Bora’yı servise bindirdim; gelinimle oğlum, büyük bir şirkette çalışıp neredeyse yaşamadıkları evin kirasını ödüyorlar. Çamaşırları yıkadım, köpeği gezdirdim, lüks organik atıştırmalıklarla emekli maaşımla aldığım temel gıdaları aynı raflarda düzenledim. Bugünün sıcak olmasını istedim. Dört saatimi harcayarak geleneksel bir tas kebabı yaptım—et, patates, havuç, kekik—evi huzurla ve anılarla dolduran bir yemek… Can ile Melis geç geldiler, gözleri telefonda, işten konuşuyorlar. Bora kanepede tabletiyle oyun videosu izliyor… “Yemek hazır,” dedim, tepsiyi sofraya koyarken. Can kafasını bile kaldırmadı. Melis yüzünü ekşitti. “Biz kırmızı eti azaltmaya çalışıyoruz,” dedi alçak sesle. “Havuçlar organik mi? Bora’nın hassasiyetleri var, biliyorsun.” “Bu ev yemeği,” dedim. “Gerçek yemek.” Can, Bora’yı çağırdı. Cevap ise kanepeden gecikti: “Hayır! Meşgulüm!” Benim zamanımda ekran kapatılırdı. Şimdiyse tık yok. Melis ikna etmek için yanına gitti: Pazarlıklar, vaatler, duygusal yaklaşımlar… Bora elinde tabletiyle geldi, tabağa bakıp itti: “Bu iğrenç. Nugget istiyorum.” Can sessiz kaldı, Melis buza doğru yöneldi. O an içimde bir şey koptu—öfke değil, kederdi bu. “Oturun,” dedim. Melis durdu. “O masadakini yiyecek ya da sofradan kalkacak,” dedim sakinlikle. Can nihayet başını kaldırdı. “Başlama anne, yorgunuz, çocuğu travmatize etmeye değmez.” “Travma mı?” dedim. “Nugget’a hayır demek travma mı? Ona herkesin onun rahatlığına boyun eğmesi gerektiğini öğretiyorsunuz. Başkalarının emeğinin bir önemi yok.” “Biz nazik ebeveynliği seçiyoruz,” dedi Melis soğukça. “Bu ebeveynlik değil, pes etmek,” dedim. “Onun mutsuzluğundan korkuyorsunuz ve onu evin merkezi yaptınız. Burada aile değil, personelim ben.” Bora çığlık atıp çatalı fırlattı. Melis yatıştırmaya koştu. “Babaanne bugün duygusal olarak zor bir gün geçiriyor,” dedi. O anda, tamam dedim içimden. Önlüğümü çözüp sofranın yanına bıraktım. “Haklısınız,” dedim. “Zorlanıyorum. Oğlumun kendi evinde seyirci olmasını izlemekte zorlanıyorum. Sınır bilmeden büyüyen bir çocuğu izlemekte zorlanıyorum. Saygı görmemekte zorlanıyorum.” Çantamı aldım. “Gidiyor musun?” dedi Can. “Yarın bakacaktın ya!” “Hayır,” dedim. “Çıkıp gidemezsin!” “Giderim tabii.” Sokağa çıktım, sessizliğe karıştım. “Sana ihtiyacımız var,” diye seslendi Melis. “Aile aileye yardım eder.” “Bir köy saygı üzerine kurulur,” dedim. “Burası köy değil, hizmet masası—ve ben kapandım.” Arabayla bir parka kadar gittim. Karanlıkta oturup yağmur ve çimen kokusunu içime çektim. O zaman gördüm onları: Uzun otlarda parlayan ateşböcekleri… Bir zamanlar Can’la yakalar, izler, sonra özgür bırakırdık. Güzel olan hiçbir şeyin kontrol edilemeyeceğini öğretmiştik. Orada oturup danslarını izledim. Telefonum defalarca çalıyor: Özürler, suçlamalar, vicdan azapları… Cevaplamıyorum. Çocuklara her şeyi vermekle kendimizi vermeyi karıştırıyoruz. Varlığı ekranlara, disiplini kolaylığa bırakıyoruz. Sevilmemekten korktuğumuzdan, güçlü insanlar yetiştiremiyoruz. Torunumu o kadar çok seviyorum ki, sıkıntıyla baş etmeyi öğrenmesine izin veriyorum. Oğlumu o kadar çok seviyorum ki, artık dersini almasına fırsat veriyorum. Ve yıllar sonra ilk kez, kendimi seviyorum: Kendi evimde, huzur içinde sofraya oturmak ve ateşböceklerini özgür bırakmak için… Köy bakımda. Yeniden açıldığında, girişin anahtarı saygı olacak.

Seneler önceydi, oğlumun evinden gece yarısı çıktımhenüz buharı üstünde olan etli patates yemeği sofrada kalakalmış, önlüğüm ise yerde buruşmuştu. Torun sahibi olmayı bırakmadım; sadece kendi ailemde görünmez olmayı bıraktım.

Adım Saniye. Altmış sekiz yaşındayım. Son üç yıldır, oğlum Keremin evini sessiz sedasız idare ediyordum; ne bir teşekkür ne de bir maaş, tek mola bile olmadan. İnsanların köy dediği o dayanışma var yaartık o köyde yaşlılardan sadece susmaları ve yükü çekmeleri bekleniyor.

Benim zamanımda, dizler kanardı, çocukluk böyle yaşanırdı, akşam ezanı okununca sokağa veda edilir, eve dönülürdü. Keremi büyütürken, akşam yemeği saat altıda masadaydı. Ne yapılıyorsa onu yerdin, beğenmiyorsan sabaha kadar sabrederdik. His atölyeleri yoktu; hesap verme vardı. Her şey mükemmel değildi belki, ama çocuklar zorla baş etmeyi, emeğe saygı duymayı, ayakta kalmayı öğrenirdi.

Gelini Ece, kötü biri değildir. Oğullarını, Canı, yürekten sever ama sürekli bir korku taşır; yiyeceklerin içeriğinden, yanlış yapmaktan, Canın özgürlüğünü kısıtlamaktan, sosyal medyadaki yabancıların ne diyeceğinden korkar.

Ve bu korkuyla, sekiz yaşındaki torunum Can evin asıl hakimi olmuş durumda.

Can akıllı, kalbi temiz bir çocuk, ama sadece işine gelirse. Hayır kelimesini duyunca hemen pazarlık başlatır.

Bugün salıydı, haftamın en yorucu günü. Sabah ezanı dahi okunmadan kalkıp Canı okula hazırladım; çünkü Ece de Kerem de büyük şirketlerde çalışıyor, evlerine sadece uyumaya uğrayabiliyorlar adeta. Çamaşırları yıkadım, köpeği gezdirdim, aylığım ile aldığım basit market ürünlerini, dolaptaki ithal, organik atıştırmalıkların arasına yerleştirdim.

Bu akşam sıcacık bir sofra kurmak istedim. Tam dört saat boyunca kemikli et, patates, havuç, taze kekik O eski usul yemeği pişirdim; hani bütün evi, geçmişin kokusuyla sarar ya, öyle bir yemek.

Kerem ve Ece geç geldiler, gözleri telefon ekranında, dilleri iş telaşında. Can ise koltukta, elinde tablet, birinin oyun bağırışlarını izliyor.

Yemek hazır, dedim, tepsiyi koyarken.

Kerem başını bile kaldırmadan oturdu. Ece, kaşlarını çattı.

Kırmızı eti azaltıyorduk anne, dedi. Havuçlar organik mi? Canın hassasiyeti var ya

Bu akşamın yemeği bu, dedim. Gerçek yemek.

Kerem, Cana seslendi. Cevap yine tabletin başından geldi:

Hayır, oyundayım!

Benim gençliğimde o ekran bir saniyede kapanırdı. Bu akşam ise hiçbir şey değişmedi.

Ece yanına gitti, tatlı dille ikna etmeye çalıştı. Pazarlıklar, ödüller, duygusal destekler havada uçuştu.

Can, elinde tabletiyle masaya geldi, yemeğe şöyle bir bakıp tabağı itti:

Bu iğrenç! dedi. Ben nugget istiyorum.

Kerem sessizdi. Ece hemen dondurucuya yöneldi.

İşte o anda, içimde bir şey koptuöfke değildi; derin bir hüzün.

Oturun, dedim.

Ece durdu.

Ya masadaki yemeği yiyecek ya da sofradan kalkacak, dedim tatlı, ama kararlı bir sesle.

Kerem nihayet kafasını kaldırdı. Anne, başlama lütfen. Yorgunuz. Çocuğu travmatize etmeye değmez.

Travma mı? dedim. Nugget vermemek travma mı? Ona herkesin keyfi için eğilmesi gerektiğini öğretiyorsunuz. Başkasının emeğini hiçe sayıyorsunuz.

Biz nazik ebeveynlik uyguluyoruz, dedi Ece, buz gibi bir sesle.

Bu ebeveynlik falan değil, dedim. Teslimiyet. Onun mutsuzluğundan korkuyorsunuz. Onu evin sultanı yaptınız. Ben burada aile değilim, hizmetliyim.

Can bir çığlık atıp çatalı fırlattı. Ece hemen teselliye gitti.

Büyükanne de duygularıyla baş etmekte zorlanıyor, dedi Ece.

Ve o an, içimde son kalan sabır da çekildi.

Önlüğümü çıkardım, güzelce katlayıp dokunulmamış yemeğin yanına bıraktım.

Haklısınız, dedim. Zorlanıyorum. Oğlumun evinde kendi hayatına uzaktan bakan biri gibi oluyorum. Bir çocuğun sınır tanımadan büyümesine seyirci kalıyorum. Ve saygı görememeye dayanamıyorum.

Çantamı aldım.

Gitmiyor musun anne? Yarın Cana sen bakacaktın, dedi Kerem.

Hayır, dedim.

Böyle çekip gidemezsin, dedi.

Gidebilirim, dedim.

Dışarı çıkıp sessiz mahalleye yürüdüm.

Sana ihtiyacımız var! diye arkamdan seslendi Ece. Aile, ailedir!

Köy saygı üzerine kurulur, dedim. Burası köy değil. Burası gişe gibive ben kapalıyım.

Arabamla çıktım, sahile yakın bir parka kadar sürdüm. Karanlıkta oturdum, pencereyi araladım; nemli çimenin, yağmurun kokusu geldi burnuma.

Orada, çimenlerin arasında minik sarı ışıklar yanıp sönüyordu.

Ateşböcekleriydi.

Kerem küçükken onlarla oynardık. Avuçlarımıza nazikçe alır, kısa bir bakıştan sonra tekrar salar, güzelliğin özgür kalması gerektiğini öğretirdik.

Uzun uzun onları seyrettim.

Telefonum durmadan çalıyor. Pişmanlıklar, sitemler, suçlamalar.

Açmıyorum.

Çocuklara her şeyi vermek sandık ki sevgidir, ama aslında kendimizi veremedik. Varlığımızı ekranlara, disiplini kolaycılığa feda ediyoruz. Sevilmemekten korkup sağlam karakterler yetiştiremiyoruz.

Torunumu o kadar çok seviyorum ki zorlanmasına izin verecek kadar.

Oğlumu öyle seviyorum ki hata yapmasına alan bırakıyorum.

Ve yıllar sonra, ilk kez kendimi o kadar seviyorum ki, eve dönüp huzurla yemek yiyebiliyorum, ateşböceklerini de özgür bırakabiliyorum.

Köyümüz tamir için kapalı.

Bir gün yeniden açılırsa, girişin şartı saygı olacak.

Rate article
Lifequest
Bu Akşam Oğlumun Evinden Elimde Hâlâ Buharları Tüten Bir Et Yemeği ve Yerde Buruşmuş Önlüğümü Geride Bırakarak Çıktım. Torunluğum Devam Ediyor, Ama Kendi Ailemde Görünmez Olmayı Bıraktım. Benim Adım Meryem, 68 Yaşındayım. Üç Yıldır Oğlum Can’ın Evini Sessizce, Karşılıksız, Takdir Görmeden ve Molasız Yönettim. Herkesin Özlemle Bahsettiği “Köy” Benim—Ama Günümüzde Köyün Büyükleri Sessizce Tüm Yükü Sırtlamaya Zorlanıyor. Ben, yaraları tentürdiyotla geçen, sokak lambası yanınca eve dönülen bir dönemin insanıyım. Can’ı yetiştirirken akşam yemeği saat altıda yenirdi. Ne çıkarsa onu yerdik, muhalefet edilmezdi. Şimdilerde ise “duygusal atölyeler” var, o zamanlar ise sorumluluk ve disiplin vardı. Kusursuz değildi ama kendi ayakları üzerinde durabilen, emeğe saygı duyan, sıkıntıya göğüs geren çocuklar yetişti. Gelinim Melis kötü biri değil; oğulları Bora’yı çok seven, fedakâr bir anne. Ama korkuları var—etiketlerden, yanlış yapmaktan, çocuğunun bireyselliğini bastırmaktan, internet dedikodularından. O yüzden sekiz yaşındaki torunum evin hâkimi… Bora akıllı, sevimli ama işine gelirse; “hayır” kelimesi onun için sadece pazarlığın başladığı yer. Bugün Salı—benim en uzun günüm. Güneş doğmadan gelip Bora’yı servise bindirdim; gelinimle oğlum, büyük bir şirkette çalışıp neredeyse yaşamadıkları evin kirasını ödüyorlar. Çamaşırları yıkadım, köpeği gezdirdim, lüks organik atıştırmalıklarla emekli maaşımla aldığım temel gıdaları aynı raflarda düzenledim. Bugünün sıcak olmasını istedim. Dört saatimi harcayarak geleneksel bir tas kebabı yaptım—et, patates, havuç, kekik—evi huzurla ve anılarla dolduran bir yemek… Can ile Melis geç geldiler, gözleri telefonda, işten konuşuyorlar. Bora kanepede tabletiyle oyun videosu izliyor… “Yemek hazır,” dedim, tepsiyi sofraya koyarken. Can kafasını bile kaldırmadı. Melis yüzünü ekşitti. “Biz kırmızı eti azaltmaya çalışıyoruz,” dedi alçak sesle. “Havuçlar organik mi? Bora’nın hassasiyetleri var, biliyorsun.” “Bu ev yemeği,” dedim. “Gerçek yemek.” Can, Bora’yı çağırdı. Cevap ise kanepeden gecikti: “Hayır! Meşgulüm!” Benim zamanımda ekran kapatılırdı. Şimdiyse tık yok. Melis ikna etmek için yanına gitti: Pazarlıklar, vaatler, duygusal yaklaşımlar… Bora elinde tabletiyle geldi, tabağa bakıp itti: “Bu iğrenç. Nugget istiyorum.” Can sessiz kaldı, Melis buza doğru yöneldi. O an içimde bir şey koptu—öfke değil, kederdi bu. “Oturun,” dedim. Melis durdu. “O masadakini yiyecek ya da sofradan kalkacak,” dedim sakinlikle. Can nihayet başını kaldırdı. “Başlama anne, yorgunuz, çocuğu travmatize etmeye değmez.” “Travma mı?” dedim. “Nugget’a hayır demek travma mı? Ona herkesin onun rahatlığına boyun eğmesi gerektiğini öğretiyorsunuz. Başkalarının emeğinin bir önemi yok.” “Biz nazik ebeveynliği seçiyoruz,” dedi Melis soğukça. “Bu ebeveynlik değil, pes etmek,” dedim. “Onun mutsuzluğundan korkuyorsunuz ve onu evin merkezi yaptınız. Burada aile değil, personelim ben.” Bora çığlık atıp çatalı fırlattı. Melis yatıştırmaya koştu. “Babaanne bugün duygusal olarak zor bir gün geçiriyor,” dedi. O anda, tamam dedim içimden. Önlüğümü çözüp sofranın yanına bıraktım. “Haklısınız,” dedim. “Zorlanıyorum. Oğlumun kendi evinde seyirci olmasını izlemekte zorlanıyorum. Sınır bilmeden büyüyen bir çocuğu izlemekte zorlanıyorum. Saygı görmemekte zorlanıyorum.” Çantamı aldım. “Gidiyor musun?” dedi Can. “Yarın bakacaktın ya!” “Hayır,” dedim. “Çıkıp gidemezsin!” “Giderim tabii.” Sokağa çıktım, sessizliğe karıştım. “Sana ihtiyacımız var,” diye seslendi Melis. “Aile aileye yardım eder.” “Bir köy saygı üzerine kurulur,” dedim. “Burası köy değil, hizmet masası—ve ben kapandım.” Arabayla bir parka kadar gittim. Karanlıkta oturup yağmur ve çimen kokusunu içime çektim. O zaman gördüm onları: Uzun otlarda parlayan ateşböcekleri… Bir zamanlar Can’la yakalar, izler, sonra özgür bırakırdık. Güzel olan hiçbir şeyin kontrol edilemeyeceğini öğretmiştik. Orada oturup danslarını izledim. Telefonum defalarca çalıyor: Özürler, suçlamalar, vicdan azapları… Cevaplamıyorum. Çocuklara her şeyi vermekle kendimizi vermeyi karıştırıyoruz. Varlığı ekranlara, disiplini kolaylığa bırakıyoruz. Sevilmemekten korktuğumuzdan, güçlü insanlar yetiştiremiyoruz. Torunumu o kadar çok seviyorum ki, sıkıntıyla baş etmeyi öğrenmesine izin veriyorum. Oğlumu o kadar çok seviyorum ki, artık dersini almasına fırsat veriyorum. Ve yıllar sonra ilk kez, kendimi seviyorum: Kendi evimde, huzur içinde sofraya oturmak ve ateşböceklerini özgür bırakmak için… Köy bakımda. Yeniden açıldığında, girişin anahtarı saygı olacak.