Pahalı Bir Pazar Brunch’ında Sevgilimin Tırnaklarının Altındaki Yağdan Utanıyordum… Ta ki Karşımızda…

Sevgili arkadaşımın tırnaklarına sıkışan tereyağı yüzünden utancımdan yerin dibine geçmiştim… ta ki karşımızda mükemmel takım elbisesiyle oturan adamın, kendi avokadolu tostunu bile ödeyemeyeceğini fark edene kadar.

Mekan, İstanbulun yeni nesil kafelerinden birindeydik; menüde TL simgesinin yerini renkli çizimler almış, duvarlar yeşillik dolu sanki oksijen nefes alıp veren bir yerdi. Pazar sabahıydı. Herkes öldüresiye rahat görünmeye çalışıyor, hayatı üzerinde taşımıyormuş gibi yapıyordu.

İki saat hazırlanmıştım. Makyaj, fön, üzerime tam oturmayan ama cüzdanıma hiç uymayan bir elbise. Kendimi ait hissetmek için çabalıyordum. Hele ki Melis ve yeni nişanlısı yanında.

Barış, sosyal medyanın başarılı erkek yerine koyduğu figürün tam karşılığıydı.
Ütülü takım elbise. Kendinden emin bir gülümseme. Ağır ve pahalı bir parfüm kokusu. Finans ve teknolojiyle uğraşıyorum, derken, her şeyi özetlediğini düşünüyordu. Sesini yükseltiyor, kahvenin gelmesini bile beklemeden masanın hâkimiyetini eline alıyordu.

Sonra Kenan geldi.
Tam yirmi dakika geç, doğrudan şantiyeden çıkıp gelmişti. Üzerinde bir damla kolonyanın izi yoktu, onun yerine makine yağı, demir kokusu ve uzun bir günün yorgunluğu vardı. Ayakkabıları iş botlarıydı hâlâ. Reflektörlü montunu koluna atmış, pantolonlarının paçası çamur içindeydi. Yanıma oturunca tırnaklarındaki kara yağı gördüm hızlıca geçecek bir kir değil, hayatına işlemiş bir izdi.

Sandalyeyi çektiğinde çıkan gıcırtı, fondaki hafif müziğin huzurunu bir anda böldü.
Gözüm Melise ilişti bakışı önce Kenanın ayakkabılarına, sonra Barışın ceketine, oradan da bana dönerken, yüzünde acı bir tebessüm vardı. Sinirlendim, içim ezildi.

Hiç mi ellerini yıkayamadın? diye fısıldadım.
Kenan bana baktı yorgun, ama kırgın değildi. Bu uykusuzluğun yorgunluğu değildi; bedene işlemiş emek yorgunluğuydu.

Affet, sevgilim, dedi alçak sesle. Şehrin ana hattı patladı. Yeni ekip gelene kadar boruyu elimizle tutmak zorunda kaldık. Zar zor suya yüzümü değdirdim.

Yalnızca bir sade kahve ve iki porsiyon pastırma istedi. Ne kokteyl, ne tost, sadece insanı ayakta tutan bir şey.

Sonraki bir saat boyunca hep Barış konuştu, sanki sahnedeydi.
Özgürlükten, pasif gelirden, hâlâ zamanını parayla satan insanlardan söz ediyordu; sistemi çözememişlerdi. Çok çalışmanın adeta başarısızlık olduğunu ima eden kahkahalar atıyordu.

Sonra Kenana döndü, sözde iyi niyetle, aslında buram buram küçümseme vardı bakışında.
Yani Kenan, sana yardımcı olabilirim. O aletleri, ağır işleri bırakmanda yardımcı olurum. Senin gibiler daha 30unda belini bükmemeli. Kafanla çalış, ellerinle değil.

Nefesimi tuttum.
Kenan kahvesinden bir yudum aldı.
İşimi seviyorum, dedi sakince. Bu şehir elektriksiz kalmaz. Fakat elektrik masayla değil, elle gelir. Biri gidip kabloyu onarmalı.

Barış yine küçümseyerek gülümsedi.
Elbette, alın teri önemli de… Ama istemez misin daha fazlasını? İstediğin yere git, alışverişte etikete bakma, yüzde yüz hayat yaşa?

Bu söz beni de vurdu.
Ben de daha fazlasını istiyordum. Temiz pazar sabahlarını, elleri bembeyaz bir hayatı, yorulmayan bir ruhu. Bu isteğimden utandım. Neden benim hayatım taş gibiydi de Melisin hayatı pamuk gibi kolaydı?

O sırada hesap geldi.
Akıl almaz bir tutar. Bütün hülyalardan çekip alan türden.
Ben misafir ediyorum, dedi Barış, hesap cüzdanını ödül kazanmış gibi kavrayıp masaya koyarken. Ağır, özenle seçilmiş kartını bıraktı, sanki alkış bekliyordu. Bugün kutlama günümüz.

Bekledik.
Garson kız döndü, yüzü gergindi.
Üzgünüm beyefendi… Kartınız onaylanmadı.

Sessizlik.
Barış sırıtarak Olmaz öyle şey, tekrar deneyin, dedi.
Denendi.
Yine olmadı efendim… bakiyeniz yetersiz.

Yüzü bir anda kızardı, sonra bembeyaz kesildi. Telefonunu açıp telaşla bir şeyler yazdı; hata var, yanlışlık olmuş, havale bekliyorum diye mırıldanıyordu. Ekranını gördüm bir hata yoktu. Banka mesajı: Bakiye sınırı aşılmış, geciken ödeme.

Ee… nakit yok bende, dedi utangaç bir sesle. Biri ödeyebilir mi? Hemen yollayacağım.

Melis masaya bakıyordu.
Çantama baktım. Biliyorum, imkânım yoktu.
Kenan hiç gülmedi.
Alay etmedi.
Ders verme derdine düşmedi.

Kirli cebinden bir tomar banknot çıkardı. Helaliyle, alın teriyle kazanılmış Türk Lirası banknotları. Sakinçe saydı, garsona uzattı.

Üstü sende kalabilir, dedi yavaşça.

Ayağa kalkarken belinden bir inleme duyuldu. Günün izi bedenindeydi hâlâ. Barışın omzuna dokundu küçümsemek için değil, destek olmak için.
Dert etme, dedi, herkesin kötü ayı olur.

Dışarı çıktık.
Melis ve Barış yepyeni elektrikli arabalarına yürüdüler pırıl pırıl, sessiz, kusursuz. Barış kapı kolunu çekti. Sessizlik. Tekrar denedi.
Kilitliydi.
Telefonuna bakarken yüzü tekrar çöktü.
Banka… taksitten dolayı bloke etmiş…

Kenan beni eski kamyonetine götürdü. Tamponda göçük, lastiklerinde çamur. İçerisi: aletler, baret, projeler, fişler… Pahalı hiçbir şey yok. Sadece işe adanmış bir araç.
Kontak çevrildi. Motor hemen çalıştı. Hiç abartı yoktu. Onundu.

Direksiyonda ellerine baktım. O kir, o makine yağı; başparmağında taze bir yanık izi. Bir an, ellerinin kirli değil; gerçek olduğunu anladım.

İyi misin? dedi Kenan. Biliyorum, böyle geldim… Eve girince hemen duş alırım.
Elini tuttum. Sert, sıcak, güvenli.
Özür dileme, dedim. Bu şehirde sahip olduğum en gerçek şey sensin.

Bize başarı kostümü giydirildi; emeğin değerini görmezden gelmeyi öğrendik. Takım elbisenin huzur, iş tulumunun sefalet sandık başarısızlık olduğuna inandık.
Oysa o pazar sabahı bir şeyi anladım:
Değer, masada değil; hesap geldiğinde anlaşılır.
Fasad düştüğünde…
Birileri sessiz kalıp ödeyip, kimseyi küçük görmeden kalkabildiğinde…
Ve akşam eve dönen biri yorgun bedeni, ama avuçlarında şehrin kendisiyle geliyorsa
orada eksiklik değildir, emektir parlayan.

Bu dünya onun sırtında dönüyor.
Peki, gerçek başarı nedir gösteriş mi, alın teri mi?

Rate article
Lifequest
Pahalı Bir Pazar Brunch’ında Sevgilimin Tırnaklarının Altındaki Yağdan Utanıyordum… Ta ki Karşımızda…