Üstündeki ne böyle? Hatice Hanım, kızı Zehrayı baştan aşağı süzdü, özellikle eteğine dikkatlice baktı. Bu etek çok kısa, hiç yakışık almaz. Senin yaşında bir kadın artık genç kızlar gibi giyinmemeli.
Zehra istemsizce eteğinin ucunu çekiştirdi, oysaki eteği neredeyse dizine kadar geliyordu. Geçen ay indirimden aldığı sıradan bir ofis eteğiydi bu. O vakitler sevinmişti bulduğuna, klasik kesim, sade bir renkte.
Anne, bu gayet normal bir etek, Zehra sesinde öfkeyi gizlemeye çalışarak konuştu, İşe bile bununla gidiyorum.
İşte tam da bu yüzden. İnsanlar görüyor, neler düşünüyorlar kim bilir. Ben senin yaşındayken…
Zehra sonunu bile dinlemedi. Bunu sayısız defa işitmişti o eskimeyen sözleri: zamanında ne kadar ağırbaşlı olduklarını, bizim zamanımızdaların sonu gelmeyen muhabbetlerini, bir kadının nasıl giyinmesi gerektiğini. Cevap vermek yerine masanın üzerine bir zarf koydu; oldukça şişkin, üstünde bir turizm acentasının logosu vardı.
Anne, bu senin için…
Hatice Hanım kelimesini yuttu. Zarfı, ardından kızını, sonra tekrar zarfı inceledi.
Yine ne getirdin?
Aç, bak, dedim.
Zehra bu anı aylarca beklemişti. Her kuruşunu buna saklıyordu. O, sütunlu tarihi kaplıca otelini bulmuş, en iyi odayı ayırtmış, ince ayrıntısına kadar plan yapmıştı. Hatice Hanımın yıllardır hayalini kurduğu, Afyondaki şifalı sular ve termal otel…
Hatice Hanım bileti çıkardı, göz gezdirdi. Zehra, bir sarılmayı değilse bile, kısık bir sağ olı, belki sıcak bir bakışı bekledi. Annesi ise dudaklarını büzüp zarfı, kirliymiş gibi, iki parmağıyla masanın kenarına itti.
Gene her şeyi kendi kafana göre ayarlamışsın.
Zehranın yutkundukça boğazı düğümlendi.
Anne, bu Afyon. Hep hayalini kurduğun yer…
E peki kim benim menekşelerimi sulayacak? Bunu düşündün mü? Hatice Hanım parmağıyla masaya vurdu. Ben üç hafta yokken onlar kurur.
Her gün uğrarım, söz.
Senin işin var, unutursun, işin çıkar O kaplıcalarda da hep lahana çorbası veriyorlar, öyle okudum. Hep ekonomi yapıyorlarmış yeni otellerde.
Zehra, annesinin şaka mı yaptığını kestiremiyordu. Altı ay boyunca sabah kahvesini içmemiş, yeni ayakkabı almamış, arkadaş buluşmalarından kaçınmıştı. Tüm bunları bunun için mi yapmıştı?
Anne, orada beş salonlu restoran var, menü seçebiliyorsun. Masajlar var, havuz var, yürüyüş parkurları…
Yürüyüş parkurları, hatalı bir telaffuzla tekrar etti Hatice Hanım. Yeni modalar biliniyor da, benim isteyip istemediğimi sormak hiç aklına gelmiyor.
Zehra zorla yutkundu, boğazındaki düğümü bastırmaya çalıştı. Yıllardır beklediği o kısacık aferini istiyordu; sadece bunun için yaşıyor gibiydi.
Birden bacakları ağırlaştı, sanki vücudu daha fazla ayakta duramayacakmış gibi hissediyordu. Masaya uzaklaştırılmış zarfı seyretmekten başka bir şey yapamadan oturdu.
Sonra, o bölgenin havası Hatice Hanım mutfakta bir aşağı bir yukarı dolanıyor, zaten düzgün olan masa örtüsünü tekrar tekrar düzeltiyordu. O nem bana hemen dokunur, tansiyonum fırlar. Sen bunu düşündün mü hiç?
Zehra annesine cevap vermedi. İlk kez, çok uzun bir aradan sonra, açıklama yapmaya mecbur hissetmiyordu.
Ya yol? Saatlerce otobüste sallanmak… Belim zaten ağrıyor! Annesi karşısına oturdu, ellerini masaya koydu ve uzun bir şikayet listesine hazırlandı. Mesela karşı komşunun Fadimesi var ya, yaramaz kız ama olsun, kocası alkolik, hayırsız, ama annesini hiç yalnız bırakmaz. Her gün uğrar, bazen yemek getirir, bazen oturur.
Zehra, annesinin dudak kenarlarındaki kırışıklara, saçlarının diplerinde beliren beyazlara, damarları kabarık ellerine bakıyordu. O eller bir zamanlar Zehranın saçını tarardı, o dudaklar ninni söylerdi. Ne olmuştu da her şey böyle değişmişti?
Dinliyor musun beni?
Dinliyorum anne.
Hiç de öyle durmuyorsun! Taş gibi oturuyorsun. Ben sana hayatın gerçeğinden bahsediyorum
Hatice Hanım sıralamaya devam etti; şimdi otel odaları dar, kat komşuları gürültücü, doktorlar genç ve tecrübesiz, anlamadıkları tek şey reçete yazmak. Zehra ise kafasını sallıyor ama içinde derin bir boşluk büyüyordu.
Duvardaki saat tik tak ederek zamanı harcıyordu. Bir saat, bir buçuk saat… Hatice Hanım şikayetlerini kaplıcadan çıkarıp artık tüm hayata yayıyordu yalnız geçen akşamlar, seyrek aramalar, evladının söz dinlemez oluşu…
Sen burada tek başıma kalmanın ne demek olduğunu anlıyor musun? Annesi çenesini yukarı kaldırdı. Beni gözünden uzaklaştırıp kendi rahatına bakmak istiyorsun, değil mi?
Anne, bu bir hediye.
Hediye mi! Hatice Hanım ellerini havaya kaldırdı. Hediye dediğin insanı sevindirir! Senin yaptığın kendini rahatlatmak. Anneni uzağa yolla, sonra aklın rahat, hayatına bak, öyle mi?
Zehra yavaşça ayağa kalktı. Ayakları hala hissetmiyor gibiydi ama kendisini zorlayarak zarfı eline aldı. Kalın kağıdı sıkıca kavradı.
Haklısın anne. Sana iyi gelmez orası. İptal ederim rezervasyonu.
Hatice Hanım bu kez konuşamadı. Gözlerinde, savaşa hazırken aniden rakibinin silahı bırakmasına benzeyen bir şaşkınlık ifadesi belirdi.
Ne demek iptal edersin?
Yani, iade edip paramı alırım. Dediklerin doğru, ben düşünememişim.
Zehra, bırak o zarfı masaya.
Neden? Gitmek istemediğini söyledin.
Ben gitmek istemiyorum demedim! Sadece bana da danışmalıydın! Annesi sesi titreyerek bağırdı, yanaklarına öfke kırmızılığı çöktü. Hep bildiğini okursun, sonra da bana ne oluyor dersin!
Zehra zarfı göğsüne bastırıp antreye doğru yürüdü. Kalbi küt küt atıyor, fakat bu kez kararlılığı ona güç veriyordu.
Nereye gidiyorsun? Zehra! Sana sesleniyorum!
Anne, çok yoruldum.
Yorulmuş! Hatice Hanım arkasından koşup Zehra’nın kolunu yakaladı. Ben hayatımı sana adadım! Babana rağmen seni tek başıma büyüttüm! Böyle mi teşekkür ediyorsun?
Zehra arkasını döndü. Annesinin öfkeyle titreyen dudaklarına, kızgınlıktan bembeyaz olmuş yüzüne baktı.
Sonuçta gitmek istemediğini söyledin.
Ben dedim ki, bana sormadın!
Tamam. Soruyorum: Anne, Afyon’a gitmek ister misin?
Hatice Hanım öfkeden adeta nefessiz kaldı.
Benimle dalga mı geçiyorsun sen? Bilerek sinirimi bozuyorsun! Kalpsiz robot, başka bir şey değil! Bırak o zarfı, sonra karar vereceğim!
Zehra dikkatlice annesinin kolunu bırakıp kapıya yöneldi. Zarfı elinden hiç bırakmadı.
Yarın seni arayacağım anne.
Ve kapıyı ardından sessizce kapattı, annesi cevap vermeden. Merdiven boşluğunda yankılanan azarlar, nankörlük, mahvolan gençlik ve bir gün anlarsın sözleri Zehra’yı yakalayamadı. Durdurmadı, geri döndürmedi onu. Ayakları onu hızla aşağıya, dökülen boyalı posta kutularının önünden ve komşuların arasından çıkardı.
Dışarıda hafif bir yağmur çiseliyordu. Zehra yüzünü damlalara döndü; bir süre kaldırımın ortasında durup ıslak asfaltın kokusunu içine çekti. Etrafındaki insanlar ifadeyle yanından geçip gittiler, bazısı rahatsız oldu ama Zehra aldırmadı. Hâlâ elinde tuttuğu zarfla, birden kendisi gitmeye karar verebileceğini düşündü. Afyon, kaplıcalar, tarihi banyolar, ve kahvaltıda annesinin tek bir azarı yok…
Amaçsız yürüye yürüye köşedeki küçük bir kafeye rastladı. İçinden sıcak bir ışık sızıyordu; bembeyaz örtülerle kaplı masalar, canlı çiçekler, yavaşça sohbet eden huzurlu insanlar vardı. Kapıyı itti, içeri girdi.
Hoş geldiniz, garson samimi bir gülümsemeyle menüyü uzattı. Yalnız mısınız?
Evet, Zehra hiç bu kadar kolay söylenmemiş diye şaşırdı.
Kendine sırtı duvara yakın bir masa seçti, kalabalıktan uzak… Peçeteyi özenle kucağına serip menüyü açtı. Gözleri hemen en pahalı tatlıya takıldı armutlu tart, karamel ve tuzlu kremayla. Bir de kadeh kırmızı şarap, gövdeli ve yıllandırılmış.
Annesi olsa bu israftır derdi, Zehra annesinin büzülen dudaklarını, sitem eden bakışını, sonsuz bizim zamanımızda…larını hayal edip siparişini verdi.
Şarap, dili sarıp hafif buruk bir iz bıraktı. Zehra biraz daha geriye yaslandı; vücudunda garip bir hafiflik yayılıyordu, sanki yıllardır basan ağırlık uçup gitmişti. Küçüklüğünde sırf dört aldı diye bir hafta annesinin surat asmasından nasıl korktuğunu, üniversitede filoloji yerine ciddi olsun diye ekonomi seçişini, üç yıl boyunca sevdiği Hakanla sadece geleceği yok diye ayrılışını düşündü.
Tart ağızda eriyordu. Zehra, karameli seyrederken, ne zamandır sadece istediği için bir şeyi yaptığını, annesinin takdirini beklemediği, bir aferin için yaşamadığı zamanı unuttuğunu fark etti.
Çantasında telefon titredi. Sonra bir kez daha. Üç kere daha. Zehra ekrana baktı yedi cevapsız çağrı, üç sesli mesaj… ve telefonu sessize aldı.
Şarabını bitirdi, tatlısını da sonuna kadar yedi. Hesabı istedi, bolca bahşiş bıraktı çünkü öyle istedi ve akşam serinliğine çıktı. Yağmur durmuştu, gökyüzünde ilk yıldızlar göz kırpıyordu.
Zehra, o en zor olan adımı atmıştı; ilk kez, başkalarının değil, kendisinin önceliğini seçmişti. Bazen hayatta, sadece kendi huzurun için evet demek, en büyük kırgınlıkların ve baskıların da ilacı olabiliyordu. İnsan ancak kendisi için yaşamaya başladığında gerçeği bulabiliyordu.




