Ocak ayında eşim annesini bizimle yaşaması için eve davet ettiğinde, ben eşyalarımı topladım ve çıktım.
Bir akşam, gayet ciddi bir şekilde, Ocak boyunca annem bizimle kalacak, dedi. Öyle birkaç günlüğüne değil, tüm ay boyunca. Bunu bana sanki çok doğal ve kesinleşmiş bir şeymiş gibi anlattı apartmanında tadilat varmış, gürültü, toz toprak, yaşlıymış, tansiyonu varmış, onu orada yalnız bırakamazmış. Ne düşündüğümü bile sormadı. Sadece bilgilendirdi.
Karşısında oturup dinlerken, içimde yavaşça bir umutsuzluk yükseldi. Ocak ayı benim için sıradan bir ay değildi. Adeta bir kurtuluş gibiydi. Zorlu bir meslekte çalışıyorum, aralık ayı benim için bir savaş alanı bitmeyen işler, denetimler, stres, bağıran insanlar, ve susmayan telefonlar. Kendime söz vermiştim; bayramdan sonra yeniden nefes alacaktım. Telefonu sessize alacaktım, perdeleri çekecektim, bir kitapla yatağa girecek, film izleyecek ve sadece susacaktım. Sessizlik hissiyle dinlenecektim.
Ama o, tam tersine, hiç sessizliği sevmeyen bir insanı anlatıyordu bana. Eve kendi evi gibi giren, yerleri değiştiren, eşyaları düzelten, sürekli yorum yapan, öğretici tavırlarla konuşan, soran, ısrar eden, anlatan ve durmaksızın konuşan birisi. Kapalı kapıları anlamayan, sınır dediğin şeyi tanımayan biri. Önceki misafirliklerinde hep bir hareket, bir değişim mobilyalar, kurallar, dolaplar, tavsiyeler, eleştiriler Hiçbir şey olduğu gibi kalmazdı. Ben ise bu tempoya bir ay katlanacak gücü kendimde bulamıyordum.
Sakince anlatmaya çalıştım. Sessiz bir ay için konuşmuştuk. Dinlenmeye ihtiyacım vardı. Ocak boyunca bütün gün ne yedim, ne giydim, nasıl hareket ettim, kaç saat uyudum, ne izliyorum, ne düşünüyorum diye yorum yapan biriyle yaşayamam dedim. Sürekli gürültüyü duymaya tahammülüm yoktu.
Kaşlarını çattı, hemen bencillik demeye başladı. Anneme nasıl hayır diyeyimmiş? İnsan olmak bunu gerektirirmiş. Ev genişmiş, istersem hiç odadan çıkmazmışım. Ve en kötüsü; biletini almış, kararı bildirmiş bile. Yani sadece bizi ilgilendiren bir şey için benim fikrimi sormadan kesin karar vermiş, geri dönüşü yok.
O anda bir şey netleşti. Kabullenme değil; karar verme.
Takip eden günlerde hiçbir tartışma çıkarmadım. Bayram yemeklerini pişirdim, evi topladım, normal davranmaya devam ettim. O da belli ki kabul ettim sandı. Nazikleşti, hediye aldı, ilgili görünmeye çalıştı. Ama ben eskisinden farklıydım. O televizyon seyrederken ben ilanlara bakıyor, kendimi nefes alabileceğim bir yere hazırlıyordum.
Bayramdan iki gün sonra erken kalktı, çünkü annesi geliyordu. Her şeyin yolunda gittiğini sanıyordu. Kapıdan çıkmadan biraz kahvaltı hazırla, sıcak bir şey olsun, yol yorgunu gelir dedi.
Başımı salladım, gülümsedim. Yalnız kalır kalmaz valizimi çıkardım.
Eşyalarımı önceden hazırlamıştım kıyafetler, bakım malzemeleri, dizüstü bilgisayar, kitaplar, sevdiğim battaniyem, şarj aletleri Her şeyimi almadım. Sadece huzurumu aldım. Hızlı ve sessizce hareket ettim kaçan değil, kendini kurtaran biri gibi.
Anahtarları ve ortak harcamalar için kredi kartını bıraktım, evde yiyecek bir şey kalmadı bahanesi duymamak için. Kısa bir not bıraktım; suçlama, açıklama yok. Sadece gerçekler.
Çıktım.
Sessiz, aydınlık ve küçük bir daire tuttum sakin bir semtte. Bütün ayın kirasını ödedim. Pahalıya patladı. Evet, birikimime dokundum, başka bir şeye ayırdığım paradan harcadım. Ama gerçek şu ki, sinirlerim her şeyden daha değerli.
Eşyaları açarken telefonum patladı. Ardı ardına çağrılar Sonunda açtığımda, karşımdaki eşim histerikti Neredesin?, Ne yapıyorsun?, Bunu nasıl açıklayacağım?, Rezillik!
Ben ise çok sakin hissediyordum. Uzun zamandır ilk kez.
Kısaca söyledim: Bir kaçış değil. Sadece bir ay ayrı yaşayacağım. Aynı evde, dinlenmek için beklediğim zamanı cezaya döndürecek biriyle yaşayamayacağımı. Şu anda kimse kimseye engel olmuyor, annesi rahatça evde, kendisi onunla birlikte, ben ise dinleniyorum. O ayrıldığında döneceğim.
O ise çocukça hareket diye bağırıyordu. Herkes konuşacakmış. Aile zamanıymış. Dinledim ve içimden geçirdim: Aile zamanı bir ceza değil. Katlan çünkü öyle gerekiyor değil. Aile vakti saygıdır.
Telefonu kapadım.
İlk birkaç gün ilaç gibi geldi. Geç saate kadar uyudum. Okudum. Sıcak duş aldım. Diziler izledim. Normalde sağlıklı değil diye yemediklerimden sipariş verdim. Kimse nasıl yaşa diye anlatmadı. Kimse kapımı çalmadan girmedi. Kimse sessizliğimde bana zorla konuşmadı.
Birkaç gün sonra telefonu açtım. Eşim aradı, sesi artık zafer dolu değildi. Yorgun, tükenmiş, yaşlanmış gibiydi. Başladı anlatmaya annesiyle yaşamak nasılmış
Güneş doğmadan kalkmasına, evin içinde gürültüyle yapılacak faydalı işlerine, balık kızartıp bütün evin kokmasına, kendi zevkine göre çamaşır yıkayıp ütülemesine, hiç susmadan konuşmasına, televizyonu rahatça izleyememesine, sürekli sorgu ve kontrol Sonra ilgiyi alamazsa ağlamasına, kalbini tutmasına.
Gülmedim ona. Ama kurtarmadım da.
Dönmemi istedi; günah keçisi olmamı O zaman anladım ki, beni gerçekten kendisi için değil, bir kalkan olarak istiyor. Yani bana yük yükleyip, kendisi rahatlamak istiyor.
Hayır, dedim.
Bir gün, evde unuttuğum bir şeyi almak için döndüm. Haber vermeden girdim, kapıdan itibaren stres yayıldı ilaç ve yanık yemek kokusu, fazla açık TV, koridorda başkasının ayakkabıları, bana ait olmayan kıyafetler ve artık evimin bana ait hissettirmemesi.
Odasında, annesi rahatça yerleşmiş, sanki hep oradaymış gibi oturuyordu. Beni suçladı hemen. Kaçtın. Guguk kuşusun. Kocamı aç bıraktın. Tozların arkasını bile benim suçum saydı.
Eşim ise tanıyamaz haldeydi. Çökmüş, bitkin, solgun. Gözlerinde gördüğüm umut içimi acıttı. Beni de götür, diye fısıldadı. Çıkalım buradan. Kaçalım.
Gerçeği söyledim: Onu dersinden çıkaramam. Annesini o davet etti. Kararı tek başına aldı. Sonuçlarını da yaşamalı. Şimdi kurtarırsam yine anlamayacak.
Orada bıraktım. Merhametsizlikten değil, ikimizin geleceği için.
İki hafta sonra süre doldu. Döndüm.
Ev sessizdi. Tertemiz. Tek başına oturuyordu, savaştan çıkan biri gibi. Hemen gülmedi. Yalnızca sarıldı ve Beni affet. dedi.
O anda ilk defa gerçek bir farkındalık duydum bahane değil, anlayış. Sınırlarımın kapris değil; kadınca bir şikayet değil. Evimiz, ikimizin. Kimse bir ay boyunca zorla giremez ikimiz de istemeden. Anne sevgisi başka, sürekli eleştiri ve kontrolle yaşamak başka.
Bundan sonra bu tip kararı tek başına almayacağını söyledi.
Güvendim; çünkü bu kez beni geri çağırmak için değil, gerçekten yaşadığı tecrübeden söyledi.
O akşam birlikte oturduk, sustuk. Ne televizyon, ne telefon. Sadece hayalini kurduğum sessizlik.
Sonra bir mesaj geldi yazın tekrar misafirlik düşünülüyormuş.
Ona baktım.
Gergin gülümseyerek, ama net ve sakin bir cevap yazdı: Olmaz. Yoğunum. Planlarımız var. Gelemeyecek.
O anda kavradım: Bu sadece bir tatil hikâyesi değil.
Bu, sınırların hikâyesiydi.
Bazen evinden çıkman gerekir, evini kurtarmak için.
Ve bir insan kendi dersini öğrenmezse, tekrar tekrar aynı şeyi sana ödettirir.
Bir ayın sonunda şu kişisel dersi aldım: Bazı şeyler huzur için geçici çatışmayı göze almayı gerektiriyor. Sınır koymak sadece kendi için değil, herkes için elzem.Göz göze geldik. O bir adım attı, ben de ona yaklaştım. Sessizliğin içinde bir anlaşma doğdu; kelimeler gereksizdi artık. Artık evimizi korumayı, birlikte alacağımız hayat kararlarının ortasında durmayı, kimsenin bir diğerinin nefesini elinden alamayacağını biliyorduk.
Birlikte kahve yaptık. Beraber pencereyi açtık; temiz hava içeri dolarken kendimizi de baştan başlıyor gibi hissettik. Hayat, bir evin duvarlarıyla sınırlanmasa da, bazen gerçek huzurun kapısını aralamak için o duvarların dışına çıkmak gerekirdi. Masada duran anahtarlar, artık bir kaçışın değil, özgürlüğün ve sevginin sembolüydü.
O akşamı birlikte, hiçbir yoruma, hiçbir müdahaleye izin vermeden, sessizce farkında olarak geçirdik. Birbirimizden yeniden emin, kendimize yeniden güvenerek.
Bazen bir ay uzak kalmak, bir ömre değer.
Ve kapı açıldığında tekrar içeri girerken, ilk kez gerçekten ait olduğumu anladım.




