Ali, sen misin oğlum?
Evet anne, benim! Affet, bu saatte geldim…
Evin içine yayılan annesinin sesi titrek ve yorgundu. Kapının önünde, eski bir sabahlık içinde el feneriyle duruyordu sanki Aliyi hep bu şekilde beklemişti.
Ali’m, canım oğlum, nereye kayboldun gecenin bu vaktine kadar? Gökyüzü kapkaranlık, yıldızlar ormandaki hayvanların gözleri gibi parlıyor…
Anneciğim, Emreyle birlikteydim. Ders çalıştık. Saatin nasıl geçtiğini hiç anlamadım. Özür dilerim, seni uyaramadım. Zaten zor uyuyorsun…
Yoksa bir kızla mı buluştun? Aniden gözlerini kısıp şüpheyle sordu. Yoksa gönlünü kaptırdın mı, bakayım?
Anne, ne alakası var! dedi Ali, ayakkabılarını çıkarırken gülerek. Hangi kız kapıya beni bekler? Kime lazımı ki? Ben kambur, kocaman ellerim var, kafam ot gibi…
Bu sözlerde annesinin gözlerinde hüzün parladı. Ama o hiçbir zaman Aliyi bir garabet olarak görmemişti; o, yoksullukta, soğukta, yalnızlıkta büyüttüğü oğluydu.
Ali sahiden de yakışıklı sayılmazdı. Boyu ancak bir altmışı buluyordu, kamburdu, babun gibi uzun kollara sahipti, neredeyse dizlerine değiyordu elleri. Başındaki kıvırcık saçlar dağınıktı ve büyük kafasıyla çocukken ona maymun, dağ ruhu, tabiat ürünü derlerdi. Ama büyüdükçe sırf insan olmanın çok ötesine geçti.
Annesi Hatice Hanım’la birlikte, on yaşındayken bu kasabaya yerleşmişlerdi. İstanbulda çekilen acılardan, utançtan kaçmışlardı babası hapse girmiş, annesi terk etmişti. İkisi hayatta tek başlarına kalmıştı. Tüm dünyaya karşı sadece iki kişi.
Ali bu hayatı çıkaramaz, demişti komşu Fadime, Alinin zayıf haline bakıp. Yere gömülüp kaybolacak sanki.
Ama Ali kaybolmamıştı. Hayata bir kaya misali tutunmuştu. Büyüdü, nefes aldı, çalıştı. Hatice ise çelik gibi yürekli bir kadındı, ekmek fırınında elleri parçalanana kadar çalıştı. Her gün, yıl yıl ekmek pişirdi, insanlar doysun diye çalıştı, ta ki kendi de yıkılana kadar.
O hasta düşüp de doğrulamayınca, Ali hem oğul, hem kız, hem doktor, hem bakıcı olmuştu. Yerleri yıkadı, çorba pişirdi, eski dergileri yüksek sesle okudu. Ve annesi toprağa verilirken, Ali yumruklarını sıkarak başında durmuştu. Çünkü artık ağlayacak gözü kalmamıştı.
Ama insanlar yalnız bırakmadı. Komşular yiyecek getirdi, sıcak giysi verdi. Sonra, şaşırtıcı bir şekilde, yanında insanlar görülmeye başlandı. Önce radyoya meraklı çocuklar uğruyordu. Ali radyocu olarak çalışıyordu radyoları tamir ediyor, antenleri düzeltiyor, kabloları lehimliyor; elleri ne kadar kaba görünse de altın gibi mahareti vardı.
Ardından kızlar da gelmeye başladı. Önce çay içip reçel yediler, sonra kalıyor, gülüyor, konuşuyorlar. Bir gün fark etti ki, içlerinden biri Şebnem hep en son ayrılıyordu.
Acelen yok mu? diye sordu, herkes gittikten sonra.
Gidecek yerim yok ki, dedi Şebnem, yere bakarak. Üvey annem beni evde istemiyor. Üç abim kaba, acımasız. Babam içki içer, ben onlara yüküm. Arkadaşımda kalıyorum ama orada da sonsuza dek olmaz… Burada sessiz, huzurluyum. Yalnız hissetmiyorum.
Ali ona baktı ve ilk defa, değerli olabileceğini hissetti.
Burada kal, dedi sade bir sesle. Annemin odası boş. Evde kadına ihtiyaç var. Hiçbir şey istemem; söz de istemem, bakış da… Sadece burada ol yeter.
Köy dedikoduyla çalkalandı. Herkes arkasından fısıldadı:
Bu nasıl iş! Kambur çocuk ve güzel kız! Dalga geçilecek şey
Ama zaman geçti. Şebnem evi topladı, çorba yaptı, gülümsedi. Ali ise sessizce çalıştı, baktı.
Ve Şebnem bir oğlan doğurduğunda her şey değişti.
Kime benziyor bu çocuk? sordular köydekiler. Kime benziyor?
Küçük çocuk, Deniz, Aliye bakıp Baba! diyordu.
Ve Ali, hiç baba olacağını hayal etmediği halde, kalbinde sıcacık bir güneşin doğduğunu hissetti.
Aliden tamir etmeyi, balık tutmayı, harf harf okumayı öğrendi. Şebnem onlara bakıp,
Kendine bir eş bulmalısın Ali, yalnız değilsin artık, dedi.
Sen bana kardeş oldun, cevabını verdi Ali. Önce seni iyi birine koca yapalım, sonrası Allah kerim.
Ve öyle biri çıktı. Yan köyden genç, dürüst, çalışkan bir adam.
Düğün yapıldı, Şebnem gitti.
Bir gün yolda Ali ona rastladı:
Bir şey isteyeceğim Denizi bana bırak.
Ne? dedi Şebnem şaşkın. Neden?
Biliyorum Şebnem, çocuk doğuran değişir. Ama Deniz senin evladın değil, zamanla unutacaksın. Ben ise onu bırakmam.
Onu vermem!
Zorla almıyorum, dedi sessizce Ali. Ne zaman istersen gel, sadece burada yaşamasına izin ver.
Şebnem bir an düşündü, sonra oğluna seslendi:
Deniiiz! Gel bakayım, kimi seçiyorsun annemi, babanı?
Çocuk sevinçle koştu:
Eski günler gibi olamaz mı? Hem annem hem babam olsun
Olamaz, dedi Şebnem hüzünle.
O zaman babamla kalırım! diye bağırdı Deniz. Anne, sen gel ziyarete!
Öyle de oldu.
Deniz kaldı. Ali ilk defa gerçekten baba oldu.
Ancak bir gün Şebnem tekrar geldi:
Bizi İstanbul’a tayin ettiler. Denizi alıyorum.
Çocuk bir kuzu gibi Aliye sarılıp gözyaşlarına boğuldu:
Gitmem! Ben babamla kalacağım!
Ali… dedi Şebnem yere bakarak. Zaten… o, senin oğlun değil.
Biliyorum, dedi Ali. Hep biliyordum.
Yine de babama kaçarım! diye ağladı Deniz.
Gerçekten de kaçtı. Defalarca.
Götürdüler, geri geldi.
Sonunda Şebnem pes etti.
Öyle olsun, dedi. Kararını kendi verdi.
Sonra yeni bir hikâye başladı.
Komşu Asuman’ın kocası boğularak öldü. Bir zorba, bir ayyaştı. Çocukları olmamıştı çünkü o evde sevgi yoktu.
Ali önce süt almaya, sonra çit onarmaya, sonra çatıyı aktarmaya geldi. Sonra da öylesine gelmeye, çay içip konuşmaya başladı.
Yakınlaştılar. Usulca, temkinli, olgunca.
Şebnem mektup gönderdi. Denizin bir kız kardeşi olmuştu Yasemin.
Onu da getir, diye yazdı Ali. Aile birlikte olmalı.
Bir yıl sonra geldiler.
Deniz kardeşinden hiç ayrılmadı. Kucağında gezdirdi, ninni söyledi, yürümeyi öğretti.
Oğlum, diye yalvardı Şebnem. Bizimle yaşa. Şehirde tiyatro, okul, imkan var…
Hayır, dedi Deniz başını sallayarak. Babamı bırakmam. Asumanı da annem gibi sevdim artık.
Sonra okul başladı.
Arkadaşları şoför, asker, mühendis babalarıyla övünürken Deniz hiç çekinmedi.
Benim babam mı? dedi gururla. Her şeyi tamir eder, dünyayı anlar, beni kurtardı. O benim kahramanım.
Yıllar geçti.
Asuman ile Ali, Denizle birlikte şömine başında oturdular.
Bir kardeşin olacak, dedi Asuman. Minicik bir kardeş.
Beni dışarı atmazsınız, değil mi? dedi Deniz fısıltıyla.
Saçmalama! dedi Asuman, sarılarak. Sen bana evlat gibi oldun. Hep hayalimdin!
Oğlum, dedi Ali ateşe bakarak. Bunu nasıl düşündün? Sen benim dünyamsın.
Birkaç ay sonra küçük Kaya doğdu.
Deniz, kardeşini kucaklayıp en kıymetli hazinesi gibi tuttu.
Artık hem kardeşim, fısıldadı, hem de ablam, hem babam, hem Asuman annem var.
Şebnem hep çağırdı.
Ama Deniz her defasında
Ben çoktan geldim. Evim, burası.
Yıllar geçti. Köyde kimse artık Denizin öz evlat olmadığını anımsamadı. Fısıltılar bitti.
Ve Deniz kendi çocuğu olduğunda, onlara kendi masalını anlattı.
O bir yakışıklı değildi, dedi Deniz. Ama onda gördüğüm sevgi, tüm insanlardan daha fazlaydı.
Her yıl, hatıra gününde, evde bütün çocuklar, torunlar, torun çocukları birleşirdi.
Çaylar içilir, kahkahalar yükselirdi, o büyük baba anılırdı.
Bizim babamız en iyisiydi! dedi büyükler. Allah herkese böyle baba nasip etsin!
Ve mutlaka bir parmak göğe yıldızlara, hatıralara, dünyadaki en gerçek babaya uzanırdı.
Tek ve gerçek babaya…




