Başkasının Elbisesi: Bizim Mahallede Yaşayan Nadire’nin Hikayesi Nadire, mahallenin sağlık ocağınd…

Başka Birinin Elbisesi

Bu satırları yazarken yine o eski yılları düşünüyorum. Bizim mahallede, tam sağlık ocağının üç ev ötesinde oturan bir kadın vardı: Narin. Soyadı Güneşti, kendi de sessiz, göze batmayan bir insandı; sanki öğlen sıcağında kavak gölgesi gibi varla yok arası.

Narin köyün kütüphanesinde çalışıyordu. O zamanlar kütüphane memurlarının maaşı bazen aylarca yatmazdı. Yatarsa da insani ihtiyaçlarını ancak karşılayacak kadar, kimi zaman eski lastik ayakkabı, kimi zaman bir şişe rakı veya böceklenmiş pirinç olarak verilirdi. Para görmek hayaldi.

Narinin kocası yoktu. Yıllar önce, daha kızı Yasemin bebekken, “büyük para kazanacağım” diye gidip Doğuya, şantiyeye çalışmaya gitmişti, bir daha da geri dönmemişti. Ya başka bir aile kurdu, ya da ormanda kayboldu, kimseye bir açıklama getirilmedi. Sessizce yok olmuştu.

Narin, kızı Yasemini tek başına büyüttü. Geceleri dikiş makinesinin başında saatlerce oturup, elleri kan içinde ama aklı evladında; Yaseminin çoraplarında delik olmasın diye mücadele eder, saçına bir kurdele takabilsin diye çaba harcardı. Her annenin yaptığı gibi, kendi eksiklerini unutup, çocuğunun eksiklerini kapatmaya çalışırdı.

Yasemin ise büyüyordı… Hayli güzel bir genç kız olmuştu. Masmavi gözleri, beline kadar uzanan altın sarısı saçları vardı. Zarif, ince belli; köyün en güzeliydi derlerdi. Ama gururu da fazlaydı. Fakirliklerinden utanıyordu, köylülerin yanında mahcup oluyordu. Sonuçta genç, herkes gibi parlamak isterdi, arkadaşlarıyla beraber kasaba diskosuna gitmek isterdi ama üç yıldır aynı yapıştırılmış, eski botları giyiyordu.

O bahar geldiğinde, Yasemin son sınıfındaydı. Tam hayallerin ve kalbin en heyecanlı olduğu yaşlar… Bir gün Narin bana tansiyonunu ölçtürmeye gelmişti. Mayıs başıydı; bahçede erguvanlar yeni çiçek açıyordu. Küçücük omuzları, yıpranmış bluzunun içinde tezat bir zayıflıkla oturuyordu.

Elif Hanım, dedi sessizce ve tedirgin ellerini birbirine kenetledi. Başım dertte. Yasemin mezuniyet balosuna gitmek istemiyor. Ağlayıp duruyor.

Neden öyle? dedim, tansiyon aletinin kelepçesini koluna takarken.

Diyor ki; rezil olurum. Lenanın annesi ona İstanbuldan ithal bir elbise almış; gösterişli, kabarık bir şey. Bende ise… Narin derin bir iç çekti, içimde acı hissettim. Bende en ucuz kumaşa bile param yok Elif Hanım. Kıştan kalan her şeyi yemiştik, stok bitmişti.

Ne yapacaksın peki? diye sordum.

Bir şey buldum, dedi bir ışık yanar gibi gözlerinde. Annemin sandığında eski perdeler vardı ya? Kalın, güzel atlas kumaş. Rengi de şahane. Eski yakasındaki danteli söküp, boncukla süslerim. Elbise olacak, hem de rüya gibi!

Başımı salladım. Yasemini tanıyordum; ona şatafatlı lazım, ithal desenli, marka etiketli olmalıydı. Ama sustum, bir annenin umudu, kör ama kutsaldır.

Bütün mayıs boyunca Narinin evinin camında gece yarılarına kadar ışık yandı. Dikiş makinesi tıkır tıkır çalışıyordu; atlas kumaş kalıplandı, Narin elleri kan içinde ama gözleri parlayarak, bir umudun peşinde koşturuyordu.

Balo gününe üç hafta kala bir aksilik oldu. Bel ağrısı için merhem götürdüğümde, evde durup kaldım. Masada, serilmiş bir hayal: Atlas kumaş, griyle pembe arası, akşam alacakaranlığı gibi bir renk; boncukları ışıldıyor, her dikişi sevgiyle yapılmış, içten parlayan bir şey. Hiçbir para ile ölçülemezdi.

Nasıl olmuş? diye sordu Narin, çocuksu bir umutla, elleri titrek, parmakları yara içindeydi.

Sultana layık, dedim içtenlikle. Narin, altın gibi ellerin var. Yasemin gördü mü?

Hayır, okulda şu an. Sürpriz yapacağım.

O sırada kapı gürültüyle açıldı, Yasemin içeri girdi. Yüzü kıpkırmızı, öfkeli, çantasını fırlattı.

Yine Lena hava attı! dedi bağırarak. Ona yeni rugan ayakkabı almışlar! Ben neyle gideceğim? Bu eski deliklerle mi?!

Narin elbiseyi masadan aldı, kızıma uzattı:

Kızım, bak… Tamam.

Yasemin dondu, gözlerini elbisede gezdirdi. Bir an sevinir sandım. Ama birden patladı:

Bu ne?! dedi buz gibi bir sesle. Bunlar… bunlar anneannenin perdeleri! Sandıkta naftalin kokan şeyler bunlar! Dalga mı geçiyorsun?!

Yasemin, gerçek atlas bak, kumaşı nasıl duruyor… Narin sesi kısıldı, kızıma yaklaştı.

Perdeymiş! Yasemin öyle bir bağırdı ki camlar titredi. Sahneye perdeyle mi çıkayım? Herkes bana parmakla mı gösterecek?! “Fukara Narinin kızı perdeye bürünmüş!” Giymem! Asla! Gerekirse çıplak giderim, gerekirse ölürüm, bu rezaletle gitmem!

Elbiseyi annesinin elinden aldı, yere fırlattı ve ayağıyla bastı; boncuklar, annesinin emeği, hepsi ezildi. Sonra bağırdı:

Nefret ediyorum! Bu fakirlikten de senden de nefret ediyorum! Herkesin annesi canla başla uğraşıyor, sen ise… Hiçsin annem değil!

Sessizlik oldu, hem de çok ağır bir sessizlik…

Narin öyle bir soldu ki neredeyse duvardaki badana ile aynı renk oldu. Bağırmadı, ağlamadı. Sadece yaşlı bir kadın gibi eğildi, elbiseyi yerden aldı, hayali bir toz tanesini silip göğsüne bastı.

Elif Hanım, dedi fısıldayarak, kızına bakmadan. Çıkabilir misin lütfen. Biraz konuşmamız lazım.

Çıkmak zorunda kaldım; içim yerinden oynadı, o bencil kızı dövmek istedim. O kadar sinirliydim ki…

Ertesi sabah Narin ortadan kayboldu.

Yasemin öğle vakti sağlık ocağına koşarak geldi. Yüzü bembeyaz, gururdan eser kalmamış, sadece korku var.

Elif Teyze… Annem yok.

Nasıl yok? Belki iştedir?

Kütüphane kapalı; evde de yatmamış. Ve… Yasemin sustu, dudakları titredi, çenesi oynadı. Ve ikon yok.

Hangi ikon? bir elimden kalem düştü.

Hani şu eski gümüş çerçeveli olan, köşe başında duran Aziz Nikola ikonu. Anneannem demişti bizi savaştan koruyan şeydi. Annem hep, “Bu son ekmeğimizdir Yasemin. En kara gün için,” derdi.

İçime bir soğuk çöktü. Narinin ne yaptığını anladım. O dönemde eski ikonlar şehirde antikacıya büyük para ediyordu; ama onları pazarlayanlar hem kandırırdı hem çok tehlikeliydi. Narin masum bir çocuk gibiydi, satmak için şehre gitmişti kesin; kızına marka elbise almak için.

Aramak boşuna, dedim sessizce. Ey Yasemin, ne yaptın sen…

Üç gün cehennem gibi geçti. Yasemin bana taşındı; boş evde tek kalmaya korkuyordu. Yemek yemedi, sadece su içti. Bahçede oturup yolu gözetledi. Her araba sesiyle yerinden fırladı, kapıya koştu; ama gelen hep yabancı.

Ben suçluyum, diye mırıldanıyordu geceleri.

Sözümle öldürdüm onu. Elif Hanım, dönse var ya… dizlerine kapanırım. Yeter ki sağ olsun.

Dördüncü gün akşamüstü, sağlık ocağının telefonu acil bir şekilde çaldı.

Alo! dedim telaşla.

Elif Hanım? yorgun, resmi bir erkek sesi. İlçe hastanesinden arıyoruz, reanimasyon.

Dizlerim boşaldı, sandalyeye oturdum.

Ne olmuş?

Bir kadın üç gün önce getirildi. Kimliği yoktu. Garda fenalaşmış. Kalp krizi. Bilinci açıldığında köyünüzü ve sizin adınızı söyledi. Güneş Narin. Yakını mısınız?

Yaşıyor mu?! haykırdım.

Şimdilik evet. Ama durumu kritik. Acilen gelmeniz gerekiyor.

İlçeye nasıl gittik, ayrı bir hikâye. Otobüs çoktan kalkmıştı. Belediye başkanına yalvarıp eski bir Doblo ayarladılar, şoför Resulle yola çıktık.

Yasemin yol boyunca suskun, kapı kolundan öyle sıkı tutuyordu ki parmakları bembeyaz oldu, gözünü yoldan ayırmadı. Dudakları dua ediyordu anlaşılan, ilk defa samimi dua…

Hastanede ölümün kokusu, bir garip sessizlik; klor ve ilaçlar havada asılı.

Doktor geldi, genç, uykusuz gözler.

Güneşe mi? Sadece bir dakika, ağlama yok! Heyecanlanmaması şart.

Odaya girdik: makineler öten, kablolar, damarlar… Narin yatıyordu.

Yemin ediyorum, öyle solgun ki neredeyse bir kız çocuğuydu. Yasemin onu görünce soluksuz kaldı; yatağın yanında diz üstü çöktü, başını çarşafa gömdü, sesi çıkmadı. Ağlayacak bile korktu.

Narin ağır ağır gözlerini araladı; bakışı bulanık, zor tanıdı. Sonra iğne izli, morarmış eli hafifçe kalktı, Yaseminin başına dokundu.

Yasemin… dedi sessizce, yaprak gibi. Geldin

Anne, dedi Yasemin, gözlerinden sel olup yaş aktı, elini öptü. Anne, affet…

Para… Narin parmağıyla çarşafa çizdi. Sattım kızım… Çantamda… Al. Elbise al… Parlak kumaşlı… Sen istediğin gibi…

Yasemin kafasını kaldırıp, annesine bakıyor; gözlerinden yaş sel olmuş.

İstemiyorum elbise anne! Duymuyor musun? Hiçbir şey istemiyorum! Niye yaptın bunu anne?! Neden?!

Güzel ol diye… Narin zor bir gülümsemeyle. İnsanlardan geri kalma diye…

Kapıda boğazım düğümlendi, nefes alamadım. İkisinin yanındaydım ve düşündüm: işte annelik böyle bir şey. Hesap tutmaz, ölçüp biçmez. Hiçbir şey saklamadan verir; son damlasına, son kalp atımına kadar. Evlat nankör olsa da, onu incitse de…

Doktor bizi beş dakika sonra dışarı çıkardı.

Yeter. dedi, Daha kuvveti yok. Krizi atlattı ama kalbi çok zayıf. Uzun süre yatacak.

Günler, hatta bir ay bekleyişle geçti. Narin hastanede kaldı. Yasemin her gün gitti. Sabahları okula, sınavlara; öğleden sonra komşulardan bulduğu nakliye ile ilçeye; annesine bulyon, rende elma götürdü.

Yasemin değişti, başka biri oldu. O eski gurur, kibir uçup gitti. Evi temizledi, bahçeyi çapaladı. Akşam bana geldi, annesi gibi sohbet eder oldu; gözleri artık çok olgundu.

Biliyor musun Elif Hanım, bir gün sessizce o elbiseyi giydim. dedi. O kadar yumuşak ki. Annemin elleri gibi kokuyor. Aptalmışım, sandım ki pahalı elbise olursa herkes beni sevecek. Şimdi anlıyorum: annem olmazsa dünyanın hiçbir elbisesi lazım değil bana.

Narin sonunda iyileşmeye başladı. Yavaş, zorla, ama toparlandı. Doktorlar mucize dedi. Bence Yaseminin sevgisi onu geri getirdi. Mezuniyetten bir gün önce taburcu oldu; hâlâ zayıftı ama eve dönmek istedi.

Mezuniyet akşamı geldi.

Tüm köy okulun bahçesinde toplandı. Şarkılar çalıyor, “Çelik” hoparlörden yankılanıyor. Kızlar bir köşede; Lena, kabarık gelinlik gibi ithal elbisesiyle kavalyelere burun kıvırıyor.

Birden kalabalık ayrıldı. Sessizlik oldu.

Yasemin geldi. Kolunda Narin ile. Narin solgun, adımını zar zor atıyor, kıza yaslanıyor, ama gülümsüyor.

Ve Yasemin… Hayatımda böylesine güzellik görmedim.

Üzerinde o elbise vardı; perdeden olan.

Gün batımının altında, gül küllerini andıran atlas kumaş, Yaseminin üzerinde büyülü bir ışıkla parlıyordu. Kumaş ince belini sarmış, boncuklu dantel omuzlarda ışıltı saçıyor.

En önemlisi, elbise değil; Yaseminin yürüyüşüydü. Kraliçe gibi başı dik, ama gözlerinde artık eski kibir yoktu. Orada, ağır, sakin bir güç vardı. Annesini öyle nazikçe kolunda taşıyordu ki, kristal bir vazo gibi Sanki herkese “Bakın, bu benim annem. Onunla gurur duyuyorum,” diyordu.

En önde duran komik çocuk Murat bir şey söyleyecekken,

Bakın perdeyle gelmiş! dedi.

Yasemin durdu, ona döndü, gözünün içine baktı; sakin, net, hiç kin değil; biraz acıma.

Evet, dedi yüksek sesle. Annemin elleri dikti bunu. Benim için dünyanın en kıymetli altını. Sen ise Murat, güzellikten anlamıyorsun.

Çocuk kızardı, sustu. Lenanın ithal, şatafatlı elbisesi o an sönüp gitti; çünkü insanı şık yapan, kumaşı değil asaletidir.

O gece Yasemin pek az dans etti. Hep annesiyle bankta oturdu. Şalını örttü, su getirdi, elini sımsıkı tuttu. O dokunuşta, öyle bir sevgi vardı ki, ben bile gözyaşımı tutamadım. Narin kızına bakıyor, yüzü ışıl ışıl ağlıyordu. Biliyordu: her şeyin değeri bu sevgiyle ölçülüyor. O kutsal ikon, mucizeyi parayla değil, ruhuyla getirdi.

Yıllar geçti. Yasemin üniversiteyi kazandı, kardiyolog oldu. Çok iyi bir doktor, birçok kişinin hayatını kurtarıyor. Narini yanına aldı, gözünden sakınıyor. Beraber yaşıyorlar, huzurlu.

Hatta, Yasemin o ikonu yıllar sonra antikacılardan bulup satın aldı; çok paralar verdi, ama evinin en onurlu köşesine astı. Mumluğun ışığı hep üzerinde yanıyor…

Şimdi yeni nesile bakınca düşünüyorum: başkalarının sözü için, en yakınımızı ne kadar incitiyoruz, istiyoruz, ayaklarımızı yere vuruyoruz. Hayat kısa, yaz gecesi gibi. Bir anne var, onsuz hep çocuk kadar savunmasızız. Gitse, tüm koruma kalkıyor; yedi rüzgarın altında kalıyoruz.

Annelerinizi koruyun. Şu an arayın, varsa yanında olun. Yoksa, güzel bir sözle anın. Onlar, oralarda, mutlaka duyacaktır…

Hikayemi beğendiyseniz, yine uğrayın. Beraber hatırlayalım, ağlayalım, en basit şeylere şükredelim. Sizin her desteğiniz, bana uzun kış gecesinde bir bardak sıcak çay gibi. Yolunuzu bekliyorum…

Rate article
Lifequest
Başkasının Elbisesi: Bizim Mahallede Yaşayan Nadire’nin Hikayesi Nadire, mahallenin sağlık ocağınd…