Ona “Şeytan Gibi Adamdan Uzak Dur” Demişlerdi—Ta ki Çocuk O Dört Kelimeyi Fısıldayana Kadar Her Şey …

O günleri şimdi hatırladıkça, her şeyin karlar altına gömüldüğü o eski İstanbul kışını unutmam asla mümkün değil. Gökyüzü, paslanmış demir gibi ağır, griydi. Rüzgar, sanki sokakta yürüyen herkese kin gütmüş gibi, kat kat giysileri delip geçen bir soğuk taşıyordu. Esnaf, cılız ışıklarını birer birer yakarken, caddeler hızla boşalmıştı. İşte tam o saatlerde, Selim Kızıl Akkaya, karda özenle iz bırakarak evine doğru yürüyordu. Yalnızdı; kimse bu havada dışarıda kalmayı göze alamazdı.

Selim, iki metreye yakın boyuyla ve yıpranmış, yer yer dikiş tutmuş siyah deri montuyla sokakta görseniz anne babaların çocuklarını hemen yanına çektiği, şehre yeni taşınmış bir yabancı izlenimi veriyordu. Onu böyle görenler bakışlarını kaçırır, huzursuz olurdu. Oysa Selim, o eski günlerden çok uzakta, epey sessiz bir hayata kapağı atmış ve eski yaşamından geriye hiçbir şey bırakmamaya yemin etmişti. Artık sadece küçük motor tamirhanesini işletiyor, işini zamanında yapıyor, kimseyle fazla konuşmuyordu.

Mahallede arka tarafları birbirine bağlayan dar bir geçit vardı: Yeniçarşı Sokağı. Lokantanın ve eczanenin arkasından geçen bu sokağa, metal konteynerler, buz tutmuş su birikintileri ve ağır, yağlı kokular hakimdi. Selim, yakasını kaldırıp hızla yürürken, puslu bir hisle bir şeylerin ters gittiğini anladı. Geçmişten kalma bir içgüdü, tehlikenin yüzünü göstermeden önce zaten gelip yerleşmişti içine.

Sonra duydum o sesi.

Rüzgarın arasında kaybolacak kadar ince, ama insan sesi olduğunu hemen anladığınız, bozuk bir hıçkırık ve ardından fısıltı gibi bir cümle: Ne olur… bize dokunma.

Selimin ayakları karda kayarak durdu. Soluğu önünde yoğun bir sis gibi asılı kaldı. Gözleri, konteynerlerin gölgelerine alışınca, sekiz yaşından büyük olmayan bir kız çocuğu, incelmiş bir battaniyeye sarılmış küçücük bir bebeği kollarına sarmış, duvara yapışmış bir halde ağlıyordu. Yüzü soğuktan kıpkırmızı, dudakları titriyordu. Selimin ayak sesini duyunca gözleri korkuyla büyüdü, ürkekliği bambaşka bir seviyeye çıktı.

Bu bakışı Selim iyi bilirdi. Genelde çocuklarda değil, köşeye sıkışmış, çaresiz erkeklerde görürdü; merhametin söylenti gibi olduğu yerlerde.

Size zarar vermeyeceğim, dedi, sesi kısık ve yumuşak. Dizlerine çökerek cüssesini küçültmeye, ellerini göstererek açık ve davetsiz bir tavırla yaklaşmaya dikkat etti.

Kız hızla başını salladı, bebeği daha sıkı sardı. Bebek ise hafifçe ağlamaya başlamış, minik elleri ablasının montuna tutunmuştu.

Adım Selim, dedi. Çok üşümüşsünüz. Sadece yardımcı olmak istiyorum.

Kız güç bela yutkundu. Onun gitmesine izin verme, dedi, sesi titrekti.

Kim? diye sordu Selim. Aslında cevabı tahmin ediyordu.

Kötü adamlar, dedi kız. Annem geri geleceklerini söylemişti.

Yorgunluktan çözülen, karın ve açlığın zorladığı bebek daha şiddetli ağlamaya başladı. Selim, hiç düşünmeden montunu sıyırıp yere, aralarına, bir barış işareti gibi bıraktı. Uzun bir bekleyişin ardından kız münasip bir şekilde başını eğdi.

Benim adım Zehra, dedi fısıltıyla. Bu da kardeşim Baran.

Selim henüz onlara dokunmadı, acele etmedi, asla tutamayacağı sözler de vermedi. Ama karlar Zehranın saçında donmuş parıltılar yaparken, bir anda bildiği tek şey vardı: Şimdi giderse, bu iki çocuğu terk etmiş olacaktı.

Baranı kucakladığında, Zehranın kolları bitkinlikten gevşemişti; bebek, Selimin yabancı ama sıcak göğsüne dokununca hemen sustu. Zehra temkinli ama kararlı bir şekilde Selimin uzattığı koluna tutundu. Çünkü korkmak ve büyümek aynı anda olur bazen; sekiz yaşındaki birinin dünyası bunu iyi bilir.

Selim, omzuyla birlikte lokantanın kapısını ittirdiğinde, içerden yayılan sıcaklık ve ışık adeta kutsal bir şeymiş gibi üzerlerine aktı. Bir an herkes dondu: Çatallar havada, bardaklar masada, gözler Selimin kucağında iki çocukla kapıda dikilmesine odaklandı. Sonra garson Neziha Hanım hareketlendi.

Ah kuzularım, dedi, hızla battaniyelere sarıldı, Zehranın önüne diz çöküp dizlerinin çözülmesine izin verdi. Baran, sıcak sütü ilk defa güvenle içerken, Zehra da önüne toka gibi bırakılmış sıcak bir kakaoyu yudumladı. Selim, karşılarına oturmuş, sessizce izliyordu. Bilirdi ki, hayatı artık geri döndürülemez şekilde değişmişti.

O gece, çocuklar onun koltuğunda, ödünç battaniyelere sarılı uyudular. Fakat Selimin gözüne uyku girmedi. Evin içi sessiz, ama geçmişi asla suskun değildi.

Ertesi sabah gerçeği Zehranın okul çantasında katlanmış bir mektuptan öğrendi. Bir rehabilitasyon merkezinden çıkış yazısı; Melike Yalçın adıyla imzalanmıştı. Selim, bu ismi on yıl önce kahramanlıkla değil, eksiklikle hatırlar; bir zamanlar motor kulübünün kenarında, gözlerinde umut yerine boşluk olan bir kadındı. Şimdi ise iki çocuğun annesiydi ve ortadan kaybolmuştu.

Sosyal hizmet görevlileri, hiç olmadığı kadar hızlı kapıya dayandı. Yüzlerinde nezaket ama seslerinde kuşku vardı. Selimin eski Kartallar Kulübü üyeliği masaya gelince hava daha da ağırlaştı. Zehra ise Selimin gömleğine sıkı sıkı tutunuyordu.

Burada güvendeler, dedi Selim. Sesi kararlı çıkıyordu.

Fırtına asıl üç gün sonra koptu. Melike birdenbire, ne pişman ne de ayık, sadece öfkeli ve umutsuz halde ortaya çıktı. Selimi çocukları kaçırmakla suçladı, evin önünde bağırıp çağırdı, polisler gelene kadar ortalığı karıştırdı. Zehra ağlıyor, Baran çığlıklar atıyor, Selim ise onlarla onun arasında set gibi dikiliyordu.

Kimsenin beklemediği oldu. Ne polisler, ne sosyal hizmetçiler, ne de Melike… Hiçbiri buna hazırlıklı değildi. Zehra öne çıktı, sesi korkuyla titriyordu ama duyulacak kadar yüksekti:

Bizi o bıraktı, dedi. O maddeyi seçti. Bizi Selim seçti.

O an bütün ev sustu.

Aylarca mahkeme sürdü.

Deliller toplandı.

Tanıklar konuştu.

Neziha Hanım ifadesini verdi.

Öğretmenler, Zehranın nasıl değiştiğini gösterdi.

Doktorlar, Baranın sağlığını anlattı.

Sonunda son perde geldi; Melike, son denetimde başarısız oldu, yine ortadan kayboldu. Arkasında sadece evraklar ve bozulmuş sözler bıraktı. O donmuş İstiklal Sokağından çok daha uzak şehirlerde bile konuşulan bir kararla, hakim Selime kalıcı velayet verdi. Kan bağına değil, davranışa, istikrara ve çocuğun kendi sesiyle dile getirdiği isteğine bakarak.

Selim, mahkeme çıkışında Zehranın elini, Baranı da omuzlarının üstüne yerleştirip neşeyle yürürken, kimse artık onda eski bir motosikletçiyi görmüyordu. Herkes bir baba görüyordu. Oradan geçen soğuk rüzgar ise şu yalanı alıp götürdü: Korkulacak olanlar, her zaman korkunç görünenler değildir.

Hayat Dersi

Bazen dünya çocuklara yanlış insanlardan korkmayı öğretir; çünkü iyilik her zaman yumuşak bir suratla gelmez, kurtuluş asla temiz ve sessiz olmaz. Asıl sevgi, geçmişinle ya da görünüşünle değil, kimin uğruna her şeyini riske attığınla ölçülür.

Rate article
Lifequest
Ona “Şeytan Gibi Adamdan Uzak Dur” Demişlerdi—Ta ki Çocuk O Dört Kelimeyi Fısıldayana Kadar Her Şey …