Geçen salı neredeyse boşanma davası açıyordum.
Arabanın içinde oturup dosyalara bakarken tamamen emindim: O kıvılcım sönmüştü. Hiçbir şey hissetmiyordumsadece boşluk vardı içimde.
Eve gitmek yerine, annemlerle Kocaelindeki evlerine sürdüm. Sanki orada bir sığınak aradım ya da kaçınılmazı biraz ertelemek istedim.
Anne ve babam 54 yıldır birlikte. Eski fotoğraflardaki o tipik çiftler gibi: babam emekli torna ustası, az konuşur; annem hemşirelikten emekli, evin işlerini sessizce ve ustalıkla yürütür.
Babam garajda o eski Muratla uğraşırken, annemle mutfakta masaya oturdum. İçim yanıyordu, ve sordum:
Anne dedim, gözlerimce dert dolu bir bakışla, annem temiz havluları katlarken. Dürüst ol Elli yıl sonra hâlâ seviyor musun onu? Yoksa artık sadece alışkanlık mı oldu?
Bir an durdu. Bana öyle bir baktı ki, o bakışın içinde şefkat mi vardı, hafif bir tebessüm mü, çözemedim. Cevap vermedi hemen. Sıcak avucuyla elime hafifçe dokundu, yorgun ve bilgece gülümsedi ve tekrar havlulara döndü.
Bir saat sonra evden çıkarken moralim bozulmuştu. Annemin ruhsal bağlara, duygu dışavurumlarına inanmıyor olmasına içten içe kızdım.
Apartmana vardığımda telefonum titreşti. Annemden uzun bir WhatsApp mesajı geldi. Teknolojiyle pek arası yoktur, bu kadar uzun bir şey yazdığına şaşırdım.
Mesajı arabanın içinde okudum. Sonunu okumadan gözyaşlarımı tutamadım.
Kızım, canım.
Bugün bana babanı hâlâ sevip sevmediğimi sordun. O an cevap veremedim çünkü aşk, havlu katlarken anlatılacak bir duygu değil. Ama gerçeği bilmeni istiyorum.
Soruna içimden gülümseyerek karşılık verdim. Aptalca olduğundan değilcevabı çok karmaşık olduğu için.
Onu ilk yıllardaki gibi mi seviyorum? Hayır. Eğer aradığın şey, midede uçuşan kelebeklerse, ilk buluşmalardaki heyecan, ya da o Amerikan filmlerindeki havai fişeklerse hayır, bende öyle bir şey yok.
Ama zaten aşk o değil. O adrenalin.
Hayat boyu yan yana geçirdiğin bir aşk, fırtına gibi değil, kök gibi.
Artık düşüp kalktıran bir duygu değil. Tam tersi, dünyanın darbesine karşı seni ayakta tutan o sağlamlık.
Artık kalbim deli gibi atmıyoronun yanında huzur doluyorum. Ellerim titremiyor; aksine, o sevgi sayesinde sabahları, romatizmam tutsa bile uyanabiliyorum.
Evimizde büyük sürprizler kalmadı. Büyük jestler yapmıyoruz. Onun yerine ritüellerimiz var.
Sabah altı buçukta mutfağa yayılan Türk kahvesi kokusu var. Çünkü benim erken kahve istediğimi biliyor. Tabakların bulaşık makinesine nasıl yerleştirileceğini tartışmamız; kim koridorda ışığı açık bıraktı diye ufak didişmeler.
Gecenin bir vakti öksürdüğümde üzerime yorganı çekmesi
Sizin nesil bunları sıkıcı buluyor; bana sorarsanbütün mesele bu zaten.
Bu yaşımda bana pırlantalar alacak, Parise götürecek adam gerekmiyor. Belim ağrıyor dediğimde duyan biri, haberlerde ağladığımda sessizce peçete uzatacak biri lazım. Neden? diye sormadan, suskunluğuma sabredecek biri.
Odadan çıkıp gitmeyen, kendime dahi tahammül edemediğim anlarda bile yanımda kalan biri.
Ve baban işte bunu yapıyor. Ne övgü bekliyor, ne teşekkür. Sadece orada, sessizce.
Birini elli yıl sevmek romanlardaki gibi değil. Gizli bir dil öğrenmek gibi. Kalabalık bir odada göz göze gelip, ne düşündüğünü çözebilmek gibi.
Paylaşılmış faturalar, çocuklara dair endişeler, kaybedilen dostların ortak hüznü, hayata tutunma inadı
Yani soruna cevabım: Evet, babanı hâlâ çok seviyorum.
Ama 1972deki o delikanlıyı değil; birlikte kurduğumuz hayatı, bana verdiği huzuru seviyorum. Fırtınalar kopsa da, dünya ne kadar delirse de, onun varlığı bana sığınak oluyor.
Havai fişek bekleme, kızım. Sana ev hissi verecek insanı ara.
Motoru kapattım. Yan koltuktaki belgeleri yırtıp attım. Eve girdim. Eşim Sedat, koltukta oturuyordu, benim kadar yorgun görünüyordu.
Kahve ister misin? dedi.
Çok isterim, dedim ben de.
Her şey önce o kelebeklerle başlıyor. Ama esas kök sayesinde devam ediyor.
O gece hayatım için yeni bir sayfa açtım ve anladım ki, eğer yuva hissini bulduysan, dünyanın fırtınaları bile seni sarsamaz.
Geçen salı neredeyse boşanma davası açacaktım.




