Römork: Türkiye Yollarında Gücün ve Dayanıklılığın Simgesi

Römorka
Yıllar önceydi, gençliğimizin telaşı, türlü eğlenceler ve günübirlik ilişkilerle geçen zamanlardan yorulmuştu Kadir.
Canı artık sade ve gerçek bir sevgi çekiyordu.
İşte o sıralar Aybüke ile tanıştı; samimi, neşeli ve akıllı bir kadın.
Bir gün Kadıköyde buluştular, bir kafede çay içip sokak müzisyenlerini dinlediler.
Onun işteki başarılarından, Aybükenin modern Türk şiirine olan tutkusundan uzun uzun konuştular.
En çok da, ikisinin de elmalı Amerikan salatası sevdiğini öğrenince, aralarındaki bağ artık iyice belirginleşmişti.
Bir sonraki adım kaçınılmazdı.
İlişkinin hızla yol aldığı mekân, Aybükenin eviydi.
Kadire akşam yemeğine davet etmişti.
En güzel beyaz gömleğini giyip, sakalını traşladı, Aybükenin en sevdiği şairlerden birkaç dizelik şiir ezberledi, güzel bir çiçek buketiyle iyi bir şarap aldı.
O akşamın heyecanıyla mahalleye adım attı.
Her şeyin tadını çıkarıp, geleceğe güvenle bakıyordu.
Kendine güveni öyle yüksekti ki, günde on beş kez mama isteyen mahalle kedisi gibi hissettiriyordu.
Akşam başlamadan, her detayı düşünmüş, aralarındaki uyuşmazlık ihtimaline bile hazırlıklıydı ta ki kapıyı açan çocuk, Merhaba, benim adım Oğuz.
Annem banyoda, buyurun, diyene kadar.
Kadirin nutku tutuldu.
Karşısında, daha çocuklukla gençlik arasında bir surata sahip, erkek gibi iri bir oğlan dikiliyordu.
Elini uzattı, o elin büyüklüğüyle Kadirin başını bir lokmada yutabilirdi neredeyse.
Bir an yanlış daireye girdiğini düşündü Kadir.
Ama Oğuzun burnunu tutturarak garip bir şekilde hapşırması tıpkı Aybükenin yaptığı gibi şüpheye yer bırakmadı.
Keyfi bir anda yere çakıldı; şarabı sanki ekşidi, çiçeklerin rengi soldu.
Oğuzun devasa spor ayakkabılarını görünce iç geçirerek içeri girdi Kadir; kendi ayakkabısını çıkarmadan o ayakkabının içine ayağını sığdırabilirdi.
Aybüke ise oğlunun yanında neredeyse minyon kalıyordu.
Kadir o anda kadınlar da tıpkı altın gibi ellerine yüzük verilince yıllar sonra kocaman bir bileziğe dönüştürüyormuş gibi çoğaltsalar keşke diye düşündü.
O düşüncelerle mutfağa gitti; masada yemek hazır, Oğuz ise sandalyesiz bir hamleyle perdeleri değiştiriyordu.
Beş dakika sonra yanınızdayım!
diye seslendi Aybüke banyodan.
Sonra geçen beş beş dakika daha Sonunda Aybüke banyodan, ışıl ışıl yüzüyle ve abiye elbisesiyle zarifçe çıktı.
Kadirin suratındaki ekşimiş ifadeyi hemen fark etti, neyin ne olduğunu anladı; heyecanı da, romantizmi de oracıkta uçup gitti.
Sessizce yemek tabaklarını koydu, ikisine de şarap doldurdu, sofrada beklemeden yemeğe başladı.
Neden hiç çocuğun olduğunu söylemedin?
zorla sordu Kadir, kendini kandırılmış hissediyordu.
Tabii, römorktan korktun mu?
buruk bir tebessüm düştü Aybükenin yüzüne.
Römork mu?
Bu bildiğin tır kasası!
Haksız sayılmazsın.
Baba tarafı Karadenizli, Oğuz ondan geçti.
Dedesi çıplak elle ayı kovalarmış Eskiköyde.
P-peki Şimdi nerede?
Kadirin sesi yutkunarak çıktı.
Turnede.
O ayıyla birlikte.
Büyük hayaller, büyük sahneler…
Bizi bırakıp gitti.
Arada bir mektup yazar, ama öyle kötü yazıyor ki, sanki ayının pençesiyle yazılmış gibi.
Ayı daha vicdanlı sanki.
Kaç yaşında?
duvara bakarak sordu Kadir.
Daha yeni 14 oldu, kimliği aldı.
Zorla mı?
Güzel şaka.
Ondan sonrası sessiz geçti.
Diller tutuldu, sohbet ilerlemedi.
Biraz daha et ver misin?
Kadir tabağını uzattı.
Beğendin mi?
Hayatımda böyle lezzet görmedim.
Nedir?
Alageyik eti, Oğuz yaptı.
Vay, elinden ne de güzel gelmiş.
O da babasından, yanında eski bir Osmanlı yemek kitabı, bıçak seti, olta takımı, küçük bir sandal ve saçma sapan birkaç eski eşyayla kaldı bize.
Sandal da mı?
yutkundu Kadir.
Bodrumda duruyor.
Ara sıra aşağı iniyor.
Balıkçılık en büyük tutkusu.
O an Aybüke’nin telefonu titredi; özür dileyip odaya geçti.
Eve dönme vakti geldi diye iç geçirdi Kadir.
Burada gelecek görememişti.
Oğuzun odasının önünde, içeriden tanıdık sesler geliyordu.
Yok artık, diye düşündü Kadir ve kapıya vurdu.
Açık.
Dikkatlice içeri girdi.
Büyükçe ahşap bir dart tahtası ve üstünde bıçak, ok saplanmış haldeydi.
Duvar tertemiz; Oğuz ne atarsa tam on ikiden vurmuştu.
Masada gramofon vardı, hoparlörden düşük sesle Moğollar çalıyordu.
Oğuz köşede oturmuş balıkçılık malzemelerini onarıyordu.
Kadir evi seyre daldı.
Dolapta madalyalar, tavanda boks torbası, televizyonun önünde yeni oyun konsolu duruyordu.
Annen iyi bakıyor sana, iç geçiren bir hayranlıkla dedi Kadir.
Böyle bir odanın hayalini bırak gençleri, ben bile kurardım.
Yazın çalışıyorum, dedi Oğuz, Kadir derin bir utanç duydu.
Aybükenin bir çıkış yolu aradığını sanırken, oğlan kendi ayaklarının üzerinde duruyordu.
Telefonumu şarj edebilir miyim?
sordu Kadir.
Demiryolu maketi kenarında var, eliyle gösterdi Oğuz.
D-d-demiryolu mu?
şaşkınlıkla döndü Kadir.
Karşısında muazzam bir tren maketi uzanıyordu.
Sen mi yaptın bunu?
hafif bir sesle sordu Kadir.
Yavaş yavaş topladım, ikinci katı, birkaç köprü ekleyeceğim.
Yeni raylar geldi geçen hafta.
Kadirin içi ısınıyor; çocukluk heyecanı kıpırdanıyordu.
Bir tur döndürebilir miyiz?
sorunca Oğuz aletleri bırakıp tek hamlede karşıya geçti.
***
Bir saat sonra Aybüke döndü.
Kadirin çoktan evi terk ettiğini zannetmiş, doğruca oğlunun odasına yönelmişti.
Kapıda, iki adam treni topluyordu.
Hangisi küçük, hangisi büyük seçilemiyordu.
Kadir, hadi artık, geç oldu, diye fısıldadı Aybüke.
Anne yaa…
A!
Saat kaç olmuş?
On buçuk.
Yarın yine erkenden işe gideceğim, diye esnedi Aybüke.
Kadiri kapıya kadar uğurlarken yanağına hafif bir öpücük kondurdu ve parayı uzattı.
Kadınlardan para almam, dedi Kadir.
Peki.
Teşekkürler, römorkuma göz kulak olduğun için.
Kadir kısa bir tebessümle ayrıldı.
***
Birkaç gün sonra Kadir mesaj attı:
Merhaba, tekrar misafirliğe gelebilir miyim?
Kadir, bu aralar iş yığıldı.
İlişki meselesi düşünemiyorum.
Ayrıca o son akşam…
Oğuzla oturabilirim ama?
Oğuz mu?
şaşırdı Aybüke.
Evet ya, istersen yanında kalırım, yeni bir oyun aldım x-boxu için, sen de rahat rahat işine bakarsın.
Hmm iyi, bu akşam gel.
O akşam başka bir Kadir geldi.
Ne gömlek, ne parfüm, saçma bakışlar…
Üzerinde siyah bir rock tişörtü, omzunda atıştırmalıklarla dolu bir sırt çantası, yüzünde çocukça bir gülümseme.
Sessiz olun, benim iki saatlik görüntülü toplantım var, dedi Aybüke sabahlık ve yüz maskesiyle, ağzından taze soğan kokusu geliyordu.
Kadir başıyla onaylayıp Oğuzun yanına geçti.
O gece Aybüke bu ikiliyi, Balaban ile Guy Ritchie’nin filmlerini tartışırken buldu.
Altı saatlik film maratonuyla meseleyi çözmeye hazırlanıyorlardı neredeyse.
Aybüke araya girip ikisinin de beğenisini yerdi, Kadiri kapıya kadar uğurladı.
Cumartesi yem vermeyi unutma!
Oğuz seslendi.
Hangi yem?
sorgulayan bakışla sordu Aybüke.
Şeye gideceğiz, Oğuzla…
Sana anlatırım, turna avına.
Bin yıldır avlanmamıştım!
Arkadaş gibi oldunuz siz.
Benimle zaman geçirmek ister misin peki?
Sen de gel, sandviçleri sen yaparsın.
Peki peki, gidin bakalım, gülümsedi Aybüke.
Zaten işten fırsatım yok, en azından çocuk oyalanır.
***
Bir ay geçti.
Aybüke tamamen işe gömülüp eski duygularını bile özlemeye vakit bulamadı.
Kadir ve Oğuz ise tren maketini tamamlamış, birlikte kerevit avlamaya gitmiş, eski aile kitabından şerbet yapmışlardı.
Oğuz, Kadir sayesinde ormanda yön bulmayı öğrenmiş; Kadir ise Oğuza flörtün püf noktalarını anlatmış, hoşlandığı kızı buluşmaya davet etmesi için yardımcı olmuştu.
Zaman sessizce, iyi akmıştı.
Bir akşam kapı öyle bir çaldı ki, tavandaki avizeler oynadı.
Kapıyı açınca, içeriye ayı eti kokusu doldu.
Karşıda, tam on dört yıl önce evden giden eski kocası, Oğuzun babası duruyordu.
Her şeyi anladım artık, diz çöktü adam.
Hâlâ Aybükeden bir baş daha uzundu.
Biz Potukla huzur istiyoruz.
Yeterince para biriktirdim, gel seninle köye dönelim.
İşten ayrılırsın, Oğuzla balığa, ava gideriz.
On yıldır yoktun, şimdi mi huzur istiyorsun?
Ayın da mı ailesini özledi?
O da iş buldu.
Film şirketiyle anlaşmış gizlice, hain.
Hah, asıl amaç buydu, Aybüke kollarını kavuşturdu.
Sizi ortada bırakmışlar.
Ama ben baba olarak…
Söyleyecekti ki, bu sırada Kadir, Aybükenin tişörtünü giyip holde belirdi.
Aybüke, tişörtünü giydim, kendi tişörtüm boya oldu da…
Biz Oğuzla tren setini boy…
Ne olur şu evde biri de cümlesini bitirsin!
dedi Aybüke ikisinin arasında.
Kim bu?
dedi adam, yumruğunu Kadirin kafasına doğrultarak.
O…
O…
ne diyeceğini bilemedi Aybüke.
Tam o an Oğuz uçarak geldi ve babasının kolunu çevirip, duvara yasladı.
Bu işte römork, dedi Oğuz.
Oğuz!
Evladım, ben babanım.
Ne römorku?
adam acıdan bas bas bağırıyordu.
Römork, bize yardım eden, babamın bize bıraktıklarını taşımamıza yardım eden adamdır.
Ben size hiçbir şey bırakmadım ki, dedi adam ve dediğini anladı.
Kadir ve Aybüke köşede birbirlerine sokulmuş bakıyorlardı.
Peki, tamam pes, dedi eski koca.
Oğuz bırakınca kolunu ovuşturdu.
Aferin, bana çekmişsin, bundan böyle avlara da çıkabilirsin.
Sadece yarın birlikte ava gitsek olur mu?
Konuşmak, zaman geçirmek istiyorum.
Aybüke kararsızdı.
Gözlerini Kadirden eski kocasına çevirdi, ne cevap vereceğini bilemedi.
Anlıyorum, dedi Kadir, usulca çıkmaya hazırlandı.
Özür dilerim…
***
Ertesi sabah baba oğul erkenden avlanmaya çıktı.
Akşam Oğuz yalnız döndü.
Baban nerede?
sinirli sordu Aybüke.
Gitti, dedi Oğuz, ayakkabısını çıkarırken.
Nasıl gitti, öylece mi?
Tam öyle değil, başını iki yana salladı Oğuz.
Domuzla gitti.
Yüklendi römorka, evire çevire dorso yaptı, yanına aldı, gösteriye çıkacak.
Şehre kadar bıraktı, sonra döndü.
Ben ne safmışım, başını ellerinin arasına aldı Aybüke.
Kadiri aramalıyım!
Gerek yok, demin vedalaştık.
O getirdi beni, yarın yine uğrayacağını söyledi.
E iyi de, telefonunu evde unuttun; nereden bildi seni nereden alacağını?
Takip ettiğini söyledi; bizi kontrol edeceğim, ben ve sen iyi misiniz diye.
Dedi mi gerçekten?
Dedi.
Bir de dedi ki, artık bize römork gibi bağlandım, kolay kolay kopamam…

Rate article
Lifequest
Römork: Türkiye Yollarında Gücün ve Dayanıklılığın Simgesi