Bak bir şey anlatacağım, bunu sadece sana anlatıyorum, hafif sinirle ama gülümseyerek hatırlıyorum: Geçen yaz bizim yazlıktaydık. Her şeyi, tırnak içinde kendi halimizde planlamıştık ben ve eşim. Hafta sonu bahçede çalışacağız, şunları ekeceğiz, orayı düzleyeceğiz derken bir anda, hiç beklemediğim anda, kayınvalide ve eşimin ablası, kocalarıyla birlikte, pat diye geldiler. Ama öyle anahtar deliğinden selamlamak gibi değil; kapının önünde arabadan bayramlık eşyalar çıkarıp, davul zurnayla.
Haydi aç kapıyıaaa, misafir geldiii! diye bir bağrış; kayınvalidem Mehtap Hanım, sesiyle komşunun çim biçme makinesini bile bastırıyor. Kırk yılda bir içimden küfür etmek geldi yeminle. Bir elimde eldiven, yüzümde toprak izleri, tam çilekten terli terli dönüyordum ki, mecalsiz öylece dikildim. Sırtım daha yeni yeni ağrımaya başlamıştı. O an anladım, hafta sonum tehlikede!
Eşim Cem galiba benden daha şaşkın. O da köşede bir yerlerde elinde çekiç, sessizce Ben çağırmadım, vallaha benim haberim yok, der gibi bakıyor. Bir de üstüne Mehtap Hanım, Cem sen orada mısın, annene bak kapıyı açmıyor, ben geldim, ablan geldi, ev sahipleri saklanıyor! diye tekrar bağırıyor, bu seferde kırgınlık var sesinde.
Geldiler, arabadan bir poşet dolusu kömür, içecek, plastik kovada marine edilmiş etlerle. Mehtap Hanımın üzerinde çiçekli kocaman bir elbise, başında hasır şapka, yanında Sultan Abla parlak ojeli tırnaklarla, beyaz şort ve askılı bluzuyla, en arkada Sultanın eşi Bahadır, elinde kola, gevşek gevşek gülerek.
Ne sıcakmış burası, diyor kayınvalidem. Kızım Dilara, niye bu kadar toprağa bulanmışsın? Sürpriz yapalım dedik. Ceme aradım, açmadı. Dedim ki, mis gibi havada yanına gidelim, mangal yakalım, güneşleniriz. Hani şu yakınlarda gölet vardı ya?
Ya içerimden kaynayan öfkemi artık zor zapt ediyorum. Burası bana rahmetli babaannemden kalmış, ne zaman zor günlerim olsa ilacım burada. Evlendikten sonra Cemle burası darmadağınken, her boş vaktimi, paramı, emeğimi ben döktüm. Cem tabii bir el atıyor da, pek hevesli değil. Onların ailesi ise çiçekler açtı mı anca uğrar, reçel yer, hamakta uzanır gider.
Hoş geldiniz Mehtap Hanım, dedim zorla gülümseyerek. Sürpriz oldunuz valla. Biz çalışıyorduk.
Çalışmak kaçacak mı? Yarın yine var. Biz buraya dinlenmeye geldik kızım. Cemcim hadi bakayım mangalı kur, az rahatlayalım, dedi Bahadır, birası elinde.
Sultan Abla da çoktan gözlerini bahçeye dikmiş: Dilara, şezlonglar nerde? Ben bir bronzlaşayım. Bu arada ahududular olmuş mu? Yeriz değil mi?
Daha olgunlaşmadı, dedim kuru kuru. Şezlonglar da depoda, tozlu.
Aman Cem çıkarır, siler hemen! dedi kayınvalidem, çoktan verandada kendi kendine bir koltuğa yerleşmiş. Hem Dilara, biraz toparlan kızım, ev sahibi böyle mi olur, mahcupluk yapıyor. Şu salata işini hallet, bahçede maydanoz ne varsa doğra, biz acıktık yolda. Erkekler eti halleder.
Mehtap Hanım odanın hakimi gibi kendi koltuğuma oturdu. Sonra bir bakış attı bahçeye: Şu çit yanında ot, çimen fena çıkmış. Oraya Cem bi ara bakar.
Tam o anda benim fitilim tamamen yandı. Hani cidden planım vardı, arka köşeyi kazacaktık, çiti boyayacaktık. Akşama gübre gelecek, her şey sıralı. Şimdi ise yemek hazırla, kes, getir, taşı olmuşa döndüm.
Birden içimde bir şey şak etti. İçim buz gibi, ama kararlı.
Cem, gel bakayım, dedim fısıltıyla, başımı yana eğip. Kulübeye geçtik. Senin haberin var mıydı bunların geleceğinden?
Vallahi yok Dilara! Annem sabah sadece nerde olduğumuzu sordu. Geleceklerini hiç bahsetmedi. Şimdi kovacak mıyız, ayıp olur. Az sabredelim, yeriz içeriz sonra dağılırlar.
Sabrımız bitti Cem. Son iki hafta da annene AVMye gidelim diye yazlığa gelemedik. Sultanın doğum günü için yine biz koşturduk. Böyle sezon kaçıyor, fidelerime yazık olacak. Çit de çürürse bu yaz bitti.
Dilara…
Hiçbir şey yok. Burası benim yerim, benim kurallarım. Yemek mi yemek istiyorlar, ne güzel… Temiz hava çalışana yakışır!
Sonra arka tarafa yürüdüm, depodan elime ne geçti aldı; üç kürek, tırmık, çapayla boya kovasını dayadım verandanın ortasına. Bütün aile şok!
Buyurun canlarım, hazır geldiniz, işte size hafta sonu aktivitesi. Bugün bahar temizliği yapıyoruz, dedim gayet tok bir sesle.
Ne temizliği Dilara ya! dedi Sultan. Şaka mı? Niye geldik buraya, iş yapmak için mi?
Ben animatör veya aşçı değilim. Ben çalışmaya geldim. Kalmak istiyorsanız, yardım edeceksiniz. Çalışmayan yemez. Atasözümüz var.
Kayınvalidem, kuruntudan aldığı elmanın ısırığı yarıda kaldı.
Dilara! Ne yapıyorsun? Biz misafiriz. Ben oğluma geldim. Cem, niye susuyorsun? Karını bak, bana iş yaptırıyor!
Cem yanıma geçti, annesinin bakışlarından vıd vıd etti ama konuşmadı. Ben lafa devam ettim: Mehtap Hanım, burası benim, bana kaldı. Cem bana destek oluyor, aile sonuçta. Ama siz sadece hasatta uğruyorsunuz. Buyurun, işte size iş dağılımı.
Çat diye görev dağıttım; Bahadıra küreği verdim: Şu sert toprağı çitin yanında kaz. Bitiremeden mangal yok. Bahadır, Belim ağrıyor, tatile geldim, falan mırıldanıyor. Aktif hareket iyidir! dedim suratını asınca. Sultana tırmık uzattım: Arkadaki biçilen otları topla, hem bronzlaşmak için on numara, iz de kalmaz. Sultan çığlık çığlığa Tırnaklarım, üç bin lira verdim yeni! diye annesine sığındı.
Mehtap Hanım ayağa kalkıp üstüme gelerek, Yeter, Cem kaldır bu aletleri. Sofrayı kuruyoruz. Eğer bizi istemiyorsan Dilara açıkça söyle, insan annesini çalıştırmaz. Biz yaşlıyız! diye hışımlandı.
Ben hemen kendi atağımla: Daha geçen hafta üç saat zumba yaptım diye hava atıyordunuz. O çitin çiçek tarafını size bırakıyorum, boyamaya. Boyası zararsız, fırçası sıfır, kolay iş, endişe etme.
Çıkıyoruz, Bahadır, topla! dedi. Bir daha bu eve adımımı atmam. Bak oğlum, kime evlendin. Annesini bahçede çalıştırıyor!
Ben kollarımı göğsüme kavuşturdum. Kimseyi kovmuyorum. Destek verirseniz ağırlayacağım. Yoksa ben işime bakayım. Sana hizmet edecek zamanım yok.
Ceme dönüp baktılar; o annesine, ablasına, Bahadıra, bana Sonunda döndü, bana baktı, ilk defa bu kadar net: Anne, Dilara haklı. Burası onun yeri, beraber çalışmaya geldik. Hiç haber etmeden geldiniz. Eğer rahat etmek istiyorsanız, beş kilometre ileride göletin tatil köyü var; şezlongu, aşçısı hepsi hazır. Ama burada iş var.
Bir sessizlik. Sinek vızıltısı camekandan duyuldu. Mehtap Hanım bilecek kelime bulamadı. Sonunda sinirden hışır hissederek: Hadi Bahadır, gidiyoruz! Bir daha bu havayı solumam! Bir gün su ister de ararsan bak gör! dedi ve öfkeden arabaya binip gittiler.
Bir oh çektik Cemle. O gün tam anlamıyla biz kazandık. Bütün kaslarım gevşedi, birden yorgunluk çöktü. Cem yanımda, terli, ama elimi sıktı. İyi misin? dedi. Eh, ya öldürecekler ya beddua edeceklerdi, dedim gülerek. Edilmiştir kesin, diye o da güldü. Ama annem alışır, bi şey olsa yine gelir. Sultanı ise artık boşver.
Yine teşekkür ederim Cem. Sanmıştım ki sen ortamda susarsın, dedim içimi dökerek.
Artık susacak hal mi kaldı? Anlamıyorlar, bize yardım bile sormadan ilk iş yemek içmek diyorlar, sen ise burada alın teriyle uğraşıyorsun. Gerçekten senin evin burası, sen uğraşıyorsun.
Kestim araya: Bizim evimiz, beraber olacaksa, elini taşın altına koyarsan tabii. Cem delikanlı gibi Söz, hatta Bahadırın bıraktığı küreği şimdi alıp kazacağım, dedi ve gitti kazmaya.
Akşama kadar beraber çalıştık. Kurt gibi acıktık. Elimde buz gibi limonata, Ara ver, dedim, berabere oturduk terasa. Biliyor musun, dedi Cem, hiç anlamadılar.
Ne anlamadılar ki? dedim ben de.
Çalışmak ya da eğlenmek değil. Sadece Bir şeye yardım edelim mi? deselerdi, belki yarım saat dinlenirdik beraber. Ama böyle tepeden inme olmaz.
Saygı meselesi Cem. Kuralı, emeği hiçe sayarsan evin, bahçen, hiçbir kutsalı kalmaz.
Derken telefon çaldı, annesinden mesaj: Tatil köyündeyiz, odalar çok pahalı, yemek kötü. Yazıklar olsun size!
Gülmekten yerlere yattım. İşte lüks tatilleri, küreksiz, tırmıksız hayatı, istedikleri gibi! dedim.
Bizim de taze patates, dereotu ve hamsimiz var. Ve sessizlik, dedi Cem.
O gece en güzel yemekti; tarladan patates haşladık, üzerine tereyağ, mis gibi ekmek, huzur Bir eldiveni duvara astım, bakınca kendime gülümsüyorum.
Bir hafta geçti. Bir akşam kapı çaldı. Karşıda Mehtap Hanım; şapkasız, Sultansız, elinde bir poşet. Gelebilir miyim? dedi usulca.
Buyurun, dedim donakalarak. Mutfakta kenara oturdu, getirdiği poşeti bıraktı. Burada lahana böreği var, kendi ellerimle yaptım, dedi.
Cem de geldi kapıya, şaşkın.
Beni affedin çocuklar. Bütün hafta rahatsız oldum. Komşum anlatınca anladım; ne işim vardı ben diye. Düşündüm ki, yıllardır oğlum küçüküm sandım, hep sözüme alışık. Halbuki koca adam olmuş. Senin de hakkını yemişim Dilara. Bahçen harika olmuş, eski sahibi olsa gözü yaşarırdı.
Eliyle poşeti oynarken devam etti, Bundan sonra bir daha haber vermeden gelmem. Yardım isterim ya da sormadan elimi sürmem. Sultan hâlâ küskün o da büyür inşallah.
O akşam uzun uzun börek yiyip çay içtik. Konuşmalar arada takıldı, ama herkes anladı. O hafta sonunda, birkaç telefon sonrası, Gelsek, ne yardım edelim? diye sorarak geldiler. Ben de sevindim valla. Ne gerekiyorsa artık, herkes yerini bildi, saygı da oldu, keyif de.
Ha bir de ders çıkardım: Bazen sınır çizmek, sandığın kadar zor değilmiş ve her aletin yeri var; bazen de, insanı insan yapan asıl şey, elinde tuttuğu kürek kadar cesarettir.




