Uyarı olmadan
Bugün, bana WhatsApptan fotoğrafla bir mektup geldi. Kareli defter yaprağı, mavi tükenmez, düzgün bir el yazısı en altta imza: Senin deden, Hüseyin. Yanında annemden kısa bir not: Artık böyle yazıyor. İstersen cevap vermeyebilirsin.
Fotoğrafı büyüttüm, satırları okumaya çalıştım.
Merhaba Aslı,
Mutfaktan yazıyorum. Burada yeni bir dostum var glikometre. Sabahları fazla ekmek yersem hemen homurdanıyor. Doktor daha çok yürümemi istedi, ama nereye yürüyeceğim ki? Benimkilerin hepsi şu anda mezarda, sen de İstanbuldasın. Ben de artık hafızamda yürüyorum.
Mesela bugün, yetmiş dokuzda arkadaşlarla Haydarpaşada vagon boşalttığımız günü hatırladım. Ücret üç beş kuruş, ama bazen birkaç kasa elma kaçırabiliyorduk. Ahşap kasalar, yan taraflarda metal kulplar. Elmalar ekşi, yeşil, ama bayram gibi. Orada, çimento çuvallarında oturup ellerimiz gri, tırnaklarımız toz içinde, elmaların arasında kum öğütülen dişlerimizle afiyetle yerdik. Yine de nefisti.
Bunları niye anlattım bilmiyorum. Sana hayat dersi falan da vermek değil niyetim. Senin yolun ayrı, benim analizlerim ayrı.
İstersen bize biraz hava durumundan ve derslerden haber ver.
Deden Hüseyin.
İçimden gülmek geldi. Glikometre, tahliller… Mesaj Bir saat önce gönderildi notuyla bitiyor. Annemi aramıştım hemen ama açmamıştı telefonu. Demek ki, gerçekten artık böyle.
Sohbeti ekrana kaydırdım. Dedemin son mesajı geçen yıldan kalmaydı: kısa bir sesli kutlama ve okul nasıl gidiyor? yazan bir satır. O zaman bir emojiyle cevap verip kaybolmuştum.
Uzun süre fotoğrafa baktım. Sonra cevap penceresini açtım.
Dede merhaba. Hava artı üç, yağmurlu. Final haftası yaklaşıyor. Elmalar kilo başı yüz yirmi lira olmuş. Elma işi berbat yani.
Aslı.
Biraz düşündüm, Aslıyı sildim. Torunun Aslı. yazdım ve gönderdim.
Birkaç gün sonra annem yeni bir fotoğraf damgaladı bana.
Aslı kızım, selam.
Mektubunu aldım, üç kez okudum valla. Cevabımı da şöyle uzun yazayım dedim. Burada da hava sende olduğu gibi, ama sizin o meşhur çamurunuz yok bizde. Sabah kar yağıyor, öğleye doğru suluya dönüyor, akşamına buz tutuyor. Bu ara birkaç kere az kalsın takla atacaktım sokakta, ama demek ki ömrüm varmış!
Madem elma dedin, ilk gerçek işimi anlatayım. Yirmi yaşındaydım, asansör parçası üretilen bir atölyede çalışmaya başladım. Gürültüsü, tozu boldu. Asla tam çıkmayan gri iş tulumu, kesik kaşıntılı parmak uçları, yağ içinde tırnaklar. Ama giriş kartım vardı ya, oradan çalışan gibi geçebiliyordum, onun gururu başkaydı.
Ama en güzeli maaş değil, öğle yemeğiydi. Yemekhanede kocaman, ağır tabaklarda çorba, erken gelen bir parça ekstra ekmek bulurdu. Arkadaşlarla tek masada, sessizce yerdik yemeği. Konuşacak bir konu olmadığından değil, halimizden konuşacak güç bulamazdık. Kaşık, anahtardan bile ağır gelirdi ele.
Sen şimdi bilgisayar başında oturup bunun arkeoloji olduğunu düşünüyorsundur. Ama ben bazen düşünüyorum, o zamanlar mutlu muydum? Yoksa düşünmeye fırsat mı yoktu?
Sen başka ne yapıyorsun bu dersler dışında? Çalışıyor musun? Yoksa siz de mi hep yeni uygulama, girişim falan hayal ediyorsunuz?
Deden Hüseyin.
Bunu okurken sırada dürüm bekliyordum. Etraf gürültü, biri kavga, biri tartışma, kasadan bir yerli pop fısıldıyor. Kendimi yemekhanedeki çorba ve tabağı hayal ederken yakaladım.
Anında orada, sırada eğik şekilde cevap yazmaya başladım.
Dede merhaba.
Ben kurye olarak çalışıyorum. Yemek dağıtıyorum, bazen evrak da taşırım. Giriş kartım yok, ama uygulamanın uygulaması hiç çalışmıyor. Ben de bazen işte yiyorum. Yani çalmıyorum, sadece eve gidemedim mi, ne bulduysam ucuza onu yiyorum ya apartman girişinde ya arabadaki arkada. Sessizce yiyorum, aynen öyle.
Mutluluk konusuna gelince, ben de pek düşünemiyorum açıkçası.
Ama yemekhane çorbası kulağa güzel geliyor.
Torunun Aslı.
Girişimcilik kısmını da yazmak istedim, fazla uzatmak istemedim. Dedem kendisi tamamlar nasılsa.
Bir sonraki mektup beklenmedik kadar kısa geldi.
Aslı kızım selam.
Kurye işi ciddiyet ister. Gözümde hemen değiştin bilgisayar başında oturan biri değil, sürekli bir yerlere yetişmeye çalışan spor ayakkabılı birisi gibi.
Sen işten bahsedince ben de biraz inşaattan anlatayım dedim. Atölyede vardiyamdan arta kalan zamanlarda, harçlık olsun diye inşaatta çalışırdım. Beşinci kata ahşap merdivenden tuğla taşırdık. Toz burnumda, gözümde, kulağımda. Akşam eve gelir, botları çıkarınca içinden kum dökülürdü. Babaannen ‘linolyumu mahvettin’ diye kızardı.
Ama en çok yorgunluğu değil, bir adamı hatırlıyorum. Orada Saffet Abi vardı. Her gün herkesten önce gelir, ters çevrilmiş bir kovaya oturup bıçakla patates soyardı. Getirdiği eski tencerede patatesleri kaynatır, öğlen ocakta ısıtırdı. Katı bastı mı kokusu bütün kata yayılırdı. Elimizle, kağıttan tuz döker yiyorduk. Hiçbir şey o kadar lezzetli gelmezdi.
Şimdi marketten patates alıp bakıyorum, hiçbiri eski gibi olmaz oluyor. Bazen patatesten değil yaştan diye düşünüyorum.
Sen yorulunca ne yersin? Gerçekten paket değil, hakikaten yemek yani.
Deden.
Hakikaten yemeğe ne yazılır, diye bir süre düşündüm. Sonra geçen kış, 12 saatten çıkınca 24 saat açık marketten aldığım mantıyı hatırladım. Eski tencerede, daha önce birilerinin sosis kaynattığı suda pişirdim; mantılar dağıldı, su bulandı, masamız yoktu, pencerenin önünde ayakta yedim hepsini, sıcacık hissettim.
İki gün sonra, yazdım.
Dede merhaba.
Çoğunlukla yumurta kırarım, iki üç tane, kadarsa sucukla. Bizim tenceremiz berbat, ama yine de iş görür. Alt katta bizim Cem var, sürekli mutfağı yakıyor, ana gibi bağırıyor.
Bu kadar yemekten bahsetmen… Sen eskiden mi açtın yoksa şimdi mi daha çok açsın?
Torunun Aslı.
Gönderince, son cümle fazla kabaca geldi. Ama geri döndürmek geç oldu zaten.
Dedem hızlı döndü bu defa.
Aslı,
Açlık iyi soru. Gençken hep açtım, sadece çorba pilav değil; motosiklet, yeni ayakkabı, kendi odam olsun istiyordum; babanın gece öksürüşünden uzak uyuyayım diye. İnsanlar bana selam versin, markette bozukluk saymayayım. Kızlar arkamdan baksın istiyordum.
Şimdi normal yiyorum, hatta doktor az ye diyor. Herhalde yiyeceklerden bahsediyorum çünkü onları hatırlamak kolay. Bir çorbanın tadı utancı anlatmaktan kolaydır.
Bari madem sordun, bir hikaye anlatayım; sonuçsuz, yorum katmadan.
Yirmi üç yaşındaydım. Senin şu anda babaannenle aramız biraz sallantıdaydı. Atölyede, kuzeye işçi lazım dediler. Parası iyiydi, iki yıl biriktirsem araba alınır! Şimdikiyle ‘Tofaş’ hayali falan… Hemen heveslendim, dönecek param olacak! Ona da söyledim; ‘anneannen’ o zamanlar Buradan ayrılamam, annem hasta, burada işim, arkadaşlarım dedi. O karanlıkta, soğukta yapamam dedi. Ben de beni aşağı çekiyorsun, beni seven destekler dedim. Daha kabaca konuştum aslında.
Gittim. Altı ay sonra yazmayı bıraktık. İki sene sonra döndüm param, arabam vardı ama o başka biriyle evlenmişti. Sonra yıllarca çevreme beni o sattı, ben uğruna… diyerek dolaştım.
Aslında sadece parayı, demiri seçtim; insanı değil. Onu da doğruymuş gibi gösterdim yıllarca.
İşte öyle iştahım vardı.
Ne hissettiğimi sordun ya; o anda haklı ve önemli hissediyordum. Sonrası yıllarca bir şey hissetmiyormuş gibi yapmak.
Cevaplamak istersen yazarsın. Sıkılıyorsan yazma, olur mu?
Deden.
Kaç kere okudum bilmiyorum. Utanç takıldı içime. Satırlar arasında dedenin kendini temize çıkarmadığını gördüm.
Yeni mesaj açıp Pişman mısın? yazdım, sildim. Kalsaydın ne olurdu? yazdım, sildim. Sonra bambaşka bir şey yazıp gönderdim.
Dede merhaba.
Bunu bana anlattığın için teşekkür ederim. Ne yazacağımı bilemedim. Bizde hep, babaannem sanki hep babaannemdi, alternatifi yokmuş gibi konuşulur.
Sana kızgın değilim. Ben de geçenlerde insan değil, işi seçtim. Bir kız arkadaşım vardı. Kurye işine yeni başlamıştım, güzel vardiyalar gelmişti. Devamlı çalıştım. O da diyor ki görüşmüyoruz, hep telefondasın, sinirlisin, yoruluyorsun. Ben de biraz sabret, sonra daha rahat edeceğiz dedim.
Sonunda Artık beklemek istemiyorum dedi. Ben de O senin sorunun dedim. Aslında daha da kırıcı söyledim ya, anlatmayayım.
Şimdi, gece on birde eve gelip tek başıma yumurta kızartıp yerken düşünüyorum ki, ben de para ve teslimatı insan yerine seçtim. Doğruymuş gibi davranıyorum.
Belki de aileden böyle.
Aslı.
Bu defaki dedemin cevabı kareli değil, çizgili kağıttan geldi. Annem sesli mesaj atmış: Defter bitmiş, dedi.
Aslı,
Aileden dedin ya, güzel söyledin. Bizde de her şey aileden derler. İçiyor çünkü dedesi de içerdi. Bağırıyor çünkü babaannesi otoriterdi. Ama insan her defasında kendi seçimini kendisi yapıyor. Bazen de bunu kabullenmek çok zor olduğu için sanki genetikmiş gibi davranıyor.
Ben Kuzeyden dönünce, yeni hayat başlar sandım. Arabam, tek başıma kaldığım oda, cebimde para… Ama akşamları yatağa oturup ne yapacağımı bilmezdim. Arkadaşların çoğu dağılmış, işte usta değişmiş, evde sadece toz ve eski radyom.
Bir gün, babaannenin o olamadığı kadın olanın evine gittim. Yoldan bakıyorum pencerelere. Birinde ışık yanıyor, diğerinde karanlık… Donana kadar orada bekledim. Sonra o kadın çocuk arabısıyla çıktı, yanında bir adam, kadının koluna girmiş, bir şey konuşup gülüyorlar. Ben bir ağacın arkasında saklandım. Ta ki köşeyi dönene kadar.
İşte o an, kimse bana ihanet etmediğini anladım. Ben kendi yolumu, o da kendi yolunu seçmiş. Bunu kendime on yıl sonra itiraf edebildim.
Diyorsun ya, işi kızdan seçtim diye. Belki de iş yerine kendini seçiyorsun. Şu anda kendini borçtan kurtarmak daha önemli sana. Bu iyi ya da kötü değil, sadece gerçek.
Ama en kötüsü ne biliyor musun? İnsan çoğu zaman açıkça şu sıra buna ihtiyacım var, senden önce geliyor diyemiyor. Bunun yerine süslü cümleler buluyor, sonra herkes kırılıyor.
Bunu sana anlatmam, hemen geri dön peşinden koşasın diye değil; aslında ben de bilmiyorum o doğru mu olurdu. Sadece bir gün sen de birinin penceresinin altında beklerken, daha dürüst konuşmanın mümkün olduğunu hatırlaman için.
Yaşlı deden, Hüseyin.
Koridorda, yurdun penceresinde oturuyordum, telefon avuç içimi ısıtıyordu. Dışarıda arabalardan ve yağmurdan parıltılar, girişte biri sigara içiyor, yan odada birisi müzik açmış, bası duvara vuruyor.
Bayağı düşündüm, ne cevap versem? Geçen yaz eski kız arkadaşımın penceresinin altında beklediğimi hatırladım. Işıklar, bir an perdeye bakışım… Belki şimdi çıkar, görür beni diye beklemiştim. Çıkmadı.
Yazdım.
Dede merhaba.
Ben de pencere altında bekledim. Ben de saklandım, çıktığında yanında bir erkek vardı. Sırtında sırt çantası, onda market poşeti. Gülüşüyorlardı. O an, hayatımdan silindim sandım. Şimdi senin yazdıklarınla düşünüyorum: Belki de kendim çıktım o hayattan.
Sen diyorsun ya bunu sen on yıl sonra fark ettin, umarım ben daha kısa sürede anlarım.
Peşinden koşmayacağım. Belki sadece artık umursamıyormuş gibi yapmam.
Torunun Aslı.
Bu seferki mektup bambaşkaydı.
Aslı kızım.
Bir ara para mevzusunu sormuştun. Cevaplamamıştım, nasıl girilir bilemeden. Şimdi deneyim.
Bizim evde para tıpkı hava gibiydi, ya çok kötüye gittiğinde ya da aniden iyiyken konuşulurdu. Baban çocukken bir gün bana kaç para maaş alıyorsun dedi. Tam da o aralar yan iş bulmuştum, biraz fazla maaş geçiyordu elime. Rakamı söyledim. Babam şaşırdı Vay be, ne zenginsin dedi, ben de hemen o kadar da değil deyip geçiştirdim.
İki sene geçti, işten çıkarıldım, maaş yarıya indi. Babana yine söyledim, bu sefer de Niye az aldın şimdi, daha kötü çalışıyorsun herhalde dedi. O anda ona sinirlendim, her şeyi yanlış anlıyorsun dedim, bana kıymet bilmiyorsun dedim. Aslında çocukça rakamlarla dünyayı anlamaya çalışıyordu.
Yıllarca düşündüm bunu, onu para mevzusu soramaz hale getirdim sanırım. Büyüyünce bana soracak cesaret bulamamıştı. Bir köşede ek iş yapardı, kutu taşır, birinin bozuk telefonunu tamir ederdi. Ben hep kendine yol bulsun diye bekledim, ama anlatmazdım zorlandığımı.
Seninle aynı hatayı yapmak istemem. Açık yazayım. Benim emekli maaşı az ama ilaç, yemek yetiyor. Araba zaten alacak yaş geçti, gerek de yok, şimdiki birikim dişlere, eski dişler artık idare etmiyor.
Sen nasılsın? İdare edebiliyor musun? Yoksa diye sormuyorum, sana havlu dağıtacak, çorap gönderecek değilim. Sadece aç mı kalıyorsun, yerde mi yatıyorsun diye merak ediyorum.
Kendini kötü hissetmek zorunda değilsin, iyi yazman yeter.
Deden Hüseyin.
İçimde bir düğüm oluştu. Hatırladım, babama maaşını sorduğumda ya şaka yapar ya sinirlenip sonra öğrenirsin derdi. Şimdi para sormanın ayıp olduğuna dair öyle bir his var ki içimde.
Uzun baktım, sonra yazdım.
Dede merhaba.
Aç değilim, yerde de yatmıyorum. Bir yatağım var, idare eder bir şiltesi var. Yurda kira veriyorum, babamla öyle anlaştık. Bazen geç kalıyorum ama kimse kovmadı henüz.
Yemek için yetiyor, çok savurganlık yapmazsam. Sıkışınca fazla vardiya alıyorum, sonra da zombi gibi dolaşıyorum. Hepsi benim tercihim.
Sen sorabiliyorsun, ben sana soramıyorum: Sen yetiyor musun? diye. Ama sen zaten cevapladın, onu hissettim.
Bir yandan, her şey yolunda diyecek olsan daha kolay olurdu. Ama biliyorum, yeni nesil böyle yetiştirildi: büyüklerin sorunları konuşulmaz.
Para mevzunu açtığın için teşekkür ederim.
Aslı.
Bir süre daha telefonla oynadım, sonra sonradan başka bir mesaj yazıp gönderdim:
Bir gün canın bir şey ister, maaş yetmezse bana yaz. Karşılarım diyemem, ama hiç değilse bileyim isterim.
Bunu da gönderdim, sanki pişman olurum korkusuyla.
Gelen cevap en karışığıydı, harfler birbirine karışmış, satırlar yana kaymış.
Aslı kızım,
Eğer ihtiyaç olursa haber ver yazdın ya… Önce beni boşver, her şeyim var, yaşlı adamım, bana ilaç yetecek diyecektim. Sonra bana bir motosiklet gönder bari diye espri yapacaktım.
Sonra düşündüm, bir ömür her şeyi ben çözerim pozu yaptım, derken yaşlılıkta torunundan minik bir şey istemeye korkar olmuşum.
O yüzden şöyle söyleyeyim. Bir gün gerçekten param yetmezse ve senin gücünü aşmıyorsa, konuyu yokmuş gibi davranmamaya çalışırım. Şu an için çayım, ekmeğim, ilacım ve senin mektupların var. Bu dramatik laf değil, gerçekten liste böyle.
Bir zamanlar çok farklı olduğumuzu sanıyordum. Senin telefonun, uygulamaların, benim eski radyom. Şimdi mesajlarını okuyorum, anlıyorum ki, ortak çok noktamız varmış. İkimiz de istemek istemiyoruz. İkimiz de umrumuzda değilmiş gibi davranıyoruz, aslında hiç öyle değil.
Hazır tamamen açık gidelim… Ailede anlatılmayan bir şey de anlatayım, bilmiyorum hoşuna gider mi.
Baban doğduğunda hazır değildim. İşimi yeni bulmuştum, lojmanda oda almıştık, artık düzlüğe çıktık derken bebek… Ağlaması, alt değiştirmesi, uykusuzluk… Gece vardiyasından geliyorum, o da ağlıyor. Bir gece, susmayınca süt biberonunu duvara fırlattım. Patladı, süt yere saçıldı. Babaannen ağladı, bebek de ağladı, ben orada kalıp keşke çekip gidebilsem dedim.
Gitmedim, ama yıllarca bunun bir sinir boşalması kisvesi altına sığındım. Aslında kaçmaya çok yakındım. Gitseydim, şimdi bu mektupları okuyor olmazdın.
Neden anlatıyorum bilmiyorum. Belki de sen dediğin gibi, deden süper kahraman değil, örnek biri değil, sıradan bir insandır, bazen her şeyi bırakmak isteyen bir adam…
Bunu okuyup bana darılırsan, bana yazmayı bırakmak istersen anlarım.
Deden Hüseyin.
Okurken içim bazen soğudu, bazen ateş gibi yandı. Hep yılbaşı mandalinası ve sıcak battaniye gibi sandığım dedem gözümde başka birine dönüştü birden; yorgun bir adam, küçük bir lojmanda, ağlayan bir çocuk ve yerdeki sütün kokusu.
Geçen yaz kampta çalışırken, ağlayan bir çocuğa fazla bağırdığım için gece sabaha kadar uyuyamamıştım. Korkmuştum kendimden, içimden kötü bir ebeveyn olacağım diye düşünmüştüm.
Uzun süre boş ekrana baktım. Parmaklarım Sen kötü biri değilsin, yazdı, sildim. Seni yine seviyorum, yazdım, utandım, sildim. Sonra gönderdim:
Dede merhaba.
Sana yazmayı bırakmam. Bu konuları cevaplamak kolay değil. Bizim ailede böyle şeyler konuşulmaz. Herkes ya susar, ya espri yapar.
Geçen yaz kampta çalıştım. Orada bir çocuk vardı, sürekli ağlardı. Bir gün patladım, öyle bağırdım ki kendimden korktum. Bütün gece uyuyamadım, kötü biri miyim diye düşündüm.
Şimdi senin yazdıkların, seni gözümde kötü yapmadı. Tam tersine, daha gerçek biri gibi oldun.
Bir gün çocuk sahibi olursam, böyle açık anlatabilir miyim bilmiyorum. Fakat, en azından her zaman haklıymışım gibi davranmamaya çalışabilirim.
O gün gitmediğin, kaçmadığın için teşekkür ederim.
Aslı.
Gönder tuşuna bastığımda ilk defa, cevabın nezaket için değil, bana dokunduğu için gelmesini bekledim.
İki gün sonra döndü. Annem bu defa foto değil, sesli mesaj açmayı öğrenmiş, telaşlanma, ben çektim diye yazdı.
Ekranda çizgili defterden yeni fotoğraf.
Aslı kızım,
Senin mektubunu okurken düşündüm, senin yaşındayken ben bu kadar cesur değildim. Korktuğunu kabul etmek, meseleleri olduğu gibi konuşmak büyük şey. Ben her şey kolaymış gibi davrandım, sonra eşyayı kırdım.
Baba olup olmayacağını bilmem, sen de bilmezsin. Zamanla çıkar. Ama bunu soruyor olman bile önemli.
Gerçek biri dedin ya. En çok duyduğum laf inatçı, zor, huysuz. Gerçek diyen olmamıştı.
Hazır bu kadar açıldık; senden bir şey rica edeceğim, sormaya utanıyordum. Benim hikâyelerimden sıkılırsan, yaz, daha seyrek yazarım, ya da yalnızca bayramda yazarım. Geçmişimi üzerine boşaltmak istemem.
Bir de… İstediğin bir gün gelişigüzel gelmek istersen, ben evde olacağım. Boş taburem ve temiz bir bardağım var. Kontrol ettim, bardak tertemiz.
Senin deden, Hüseyin.
Kupa bardak lafına güldüm. O mutfağı, tabureyi, dedemin masadaki glikometrini ve sobanın yanında patatesi hayal ettim.
Telefonu açıp kendi yurt mutfağımı çektim. Fotoğrafta: yıkanmamış tabaklar, korkunç dediğim tava, yumurta paketi, su ısıtıcısı, iki kupa, birinin ağzı çatlak. Pencerede çatal bıçak dolusu bir cam şişe.
Dedeme gönderdim, yanına not ekledim.
Dede merhaba.
İşte benim mutfağım. İki tabure, bardaktan bol… Bir gün gelişigüzel gelmek istersen ben de burada olurum. Burası da yarı ev.
Sıkılmadım senden. Bazen ne yazacağımı bilemiyorum, ama okumadığım anlamına gelmiyor.
İstersen bir dahaki sefere işten, yemekten değil de, hiç kimseye anlatmadığın, sırf anlatacak kimse çıkmadığı için gizli kalmış bir şeyi anlatabilirsin.
A.
Gönderdim. Sonra fark ettim, ilk kez bir yetişkine sırf anlatacak yoktu, sen anlat dediğimi.
Telefonu masanın üstüne koydum, ekranı kapalı. Tavada yumurta hafif cızırdıyordu. Yandaki odadan gülüşmeler geliyordu. Yumurtaları çevirdim, gazı kapadım, kendi tabureme oturdum ve ilerde karşıma, dedemi, yan tabureye oturmuş, bardakta çay içerken yeni bir hikâye anlatıyor hayal ettim.
Deden gerçekten gelir mi, bir daha ne olur bilmem. Ama mutfağımın pis fotoğrafını Sen nasılsın? diyerek gönderecek birim olduğu için içim sıcak, hafif de sıkışık.
Sadece sohbet geçmişine baktım: kareli, çizgili sayfalar, kısa A.lar… Sonra ekranı ters koydum ki yeni bildirim gelse kaçırmayayım.
Yumurta soğudu, ama ağır ağır, sanki biriyle paylaşarak yedim.
Satırlarda seni seviyorum yoktu. Ama arada bir şey vardı artık, şu an bizim ikimize de yeten bir şey.




