Kayınvalideme yıllarca baktım, ama o evi başka birine bıraktı

Bir bardak su ver, boğazım kupkuru kaldı! Saatlerdir bağırıyorum, sen ise tencerelerle gürültü yapıyorsun, sanki bilerek beni duymamaya çalışıyorsun!

O eski ve çatallı ses, evin arka odasından yükseldiğinde, Sevda irkildi, elindeki kepçeyi neredeyse düşürecekti. Derin bir nefes alıp içinden ona kadar saydı son üç yılın alışkanlığı, bu evde sabrını korumak için öğrendiği yöntemdi. Mutfakta haşlanmış tavuk ve ilaç kokusu birbirine karışmıştı; bu kokular, duvarlara, perdelere işlemiş, hiçbir temizlik çıkartamıyordu. Sevda tavuk suyunun altını kapattı, bir bardak oda sıcaklığında kaynamış su doldurdu soğuk olmaz, sıcak da yasak ve kaynana odasına yöneldi.

Şermin Hanım, yüksek yastıkların üzerinde yarı yatmış halde, yaşlı ve memnuniyetsiz bir kuşu andırıyordu. Keskin ve bulanık gözleri, Sevda’nın her hareketini dikkatle izliyordu. Komodinin üstünde, ilaç şişeleri, hap kutuları ve bulmaca yığınlarının arasında bir kraft kağıtlı kalın bir zarf vardı; daha önce hiç gözüne ilişmemişti.

Buyurun Şermin Hanım, içiniz dedi Sevda, suyu uzatırken sesini sakin ve nötr tutmaya çalışıyordu. Duymadım, aspiratör açıktı. Tavuk suyunu hazırladım, şimdi sebzeleri de ezip sunarım, doktorun dediği gibi.

Kaynana birkaç küçük yudum aldı, yüzünü ekşitti; sanki ona sirke içirmişler gibi. Bardak kenara bırakıldı.

Hep bahanen var diye homurdanarak ağzını çarşafın köşesiyle sildi. Bazen aspiratör, bazen süpürge, bazen telefonda konuşuyorsun. Gelin milleti burada beklesin, susuzluktan can versin!

Öyle demeyin, hep yanınızdayım dedi Sevda, alışılageldiği üzere bu suçlamaları duymazdan gelerek. Battaniyeyi düzeltmek için uzandığında, bakışı tekrar o tuhaf zarfa kaydı. Kenarından mühürlü bir evrak gözüküyordu.

O ne? Doktordan yeni bir şey mi geldi? diye işaret etti. Ben bakayım isterseniz, eczaneye gitmem gerekiyorsa bilirim.

Şermin Hanım’ın eli, beklenmedik bir hızla zarfın üstünü kapadı. Bu çevik hareket, yarım saat önce kaşık kaldırmaya bile dermanı olmayan insana değildi sanki.

Sakın elleme! diye çıkıştı. Senin aklının erdiği işler değil. Bunlar şahsi evraklarım.

Sevda şaşırdı. Normalde kaynanası, tam tersine Sevda’nın her tıbbi rapora, fatura ve emeklilik mektubuna bakmasını isterdi. Bu gizlilik alışılmadık bir tavırdı.

Sadece sordum dedi Sevda, ama o anda dış kapıdan bir gürültü geldi, koridorda ağır adımlar duyuldu.

Yusuf geldi! Kaynananın yüzü bir anda değişti, şeker gibi bir gülümseme belirdi. Oğlum, gel yanıma, kurtar beni bu gardiyandan!

Yusuf, Sevda’nın eşi, içeri girdi. Yıpranmış ceket, yamuk kravat, yorgun bir adam izlenimi veriyordu. Satış müdürüydü, son aylarda ofiste daha uzun mesai yapıyor, evdeki hastane havası ve bitmeyen şikayetlerden kaçıyordu.

Selam anne, selam Sevda diye homurdanarak annesinin yanağını öptü, karısına bakmadı bile. Yine niye gardiyan diyorsun anne? Sevda, senin bakımını çocuk gibi üstleniyor.

Bakıyor tabii Şermin Hanım dudaklarını büzdü. Bakıyor ve yerimi ne zaman boşaltacağımı bekliyor. Zannediyor musun ki görmüyorum? Gözlerinde sevgi yok, sadece mecburiyet.

Sevda’nın içi acıdan düğümlendi. Üç yıl önce Şermin Hanım felç geçirince, bakım evi veya yatılı bakıcı tartışılmıştı. İyi bir bakıcıya paraları yetmemişti, Yusuf ise komşular ne der, öz anneyi teslim etmek olur mu diye kabul etmemişti. Sevda, tüm istese de sevdiği kütüphanedeki işinden ayrılmış, Şermin Hanım’ı kendi evlerine taşımış, kaynananın iki odalı dairesini kiraya verip ilaç ve tedavi masraflarını karşılamışlardı.

Ben sofrayı hazırlayayım diyerek Sessizce odadan çıktı Sevda.

Yemekte Yusuf, köfteyi çatalıyla karıştırıp ilgisizce yemek yiyordu.

Lezzetli mi? Sevda, bir sıcaklık bekleyerek sordu.

Fena değil telefondan ayrılmadan yanıtladı. Sevda, annem Ayşeni çağırmanı istiyor. Özlemiş.

Ayşen, Şermin Hanımın rahmetli kız kardeşinin kızıydı, kırklarında, gürültülü, fazla makyajlı, ev işlerinde hiç yardımcı olmayan bir kadın. Yılda bir iki kez gelip ucuz bir pasta getirir, bir saat boyunca teyzesiyle hayal kırıklıklarını paylaşır, sonra da geride ağır parfüm kokusu ve bulaşık bırakırdı.

Neden ki? Sevda şaşırdı. Şermin Hanımın tansiyonu da sürekli oynuyor, Ayşen tam bir fırtına, yine huzurunu kaçırır.

Annem istiyor, bir şey konuşmak lazım dedi. Yarın gelsin, bir saat idare et.

Ertesi gün Ayşen tam öğlen fırladı geldi. Ayakkabılarını çıkarmadan halı üzerinde yürüdü, mutfağa yüzünü dönmeden:

Sevdacığım, merhaba! Galiba biraz kilo aldın, bornoz seni şişman gösteriyor. Nerde teyzem? Ona hediyeler getirdim!

Elindeki poşette Şermin Hanımın kesinlikle yiyemediği şekerli bir lokum vardı.

Sevda sessizce odanın kapısını gösterdi. Ayşen içeri girdi, hemen ardından kaynananın odasından heyecanlı ve ağlamaklı konuşmalar duyuldu. Sevda mutfağa geçti, zihinini sürekli o zarf meşgul ediyordu. Endişe bir türlü yakasını bırakmıyordu.

Bir saat sonra Ayşen, yüzünde zafer edasıyla, zarfı elinde sallayarak çıktı. Umursamazca çantasına attı.

Tamam Sevda, ben hemen kaçmam lazım! İş, güç Teyzem uyudu, sakın uyandırma. Temizlik güzel, aferin, ama perdeleri değiştirmek lazım, bunlar eskimiş.

Aynı hızla ortadan kayboldu.

O akşam Sevda çarşaf değiştirirken ağır bir işti, çünkü Şermin Hanım epey kilolu ve yardım etmeye hiç yanaşmıyordu sormaya cüret etti:

Şermin Hanım, Ayşene hangi evrakları verdiniz? Kopyası gerekti mi, sosyal yaşlı yardımına mı götürecek?

Kaynanada o an bir zafer parıltısı belirdi, gözlerinde gizli bir keyif.

Bunlar Sevdacığım benim teşekkürüm. Ayşen tek gerçek akraba ruhum, beni menfaat gözetmeden seviyor. Kan, su değil.

Sevdanın içi buz gibi oldu.

Hangi evden söz ediyorsunuz? O iki odalı daireniz kirada, geliri sizin tedavinize gidiyor. Sonra, yani ileride, çocuklarımıza devrini konuşmuştuk.

Şermin Hanım kuru bir kahkaya boğuldu.

Bir anlaşma yapardınız siz! Bir bakmadığınız ayıyı taksim etmek kolay! Ben bugün kararımı değiştirdim. Noter geldi, sen marketteyken. Daireyi Ayşene bağışladım.

Sevda elinde çarşafla kaldı. Dünya sallanıyordu.

Nasıl yani bağış mı? Ayşene mi? O Ayşen ki size bir bardak su bile vermedi, hangi ilacı kullandığınızı bile bilmez?

Ama bana başa kalkmaz! diye çığlık attı kaynana. Sen her gün surat asıyorsun, sanki iyilik yapıyorsun! Ben de hissediyorum! Ben ölünce daireyi eline geçireceğini sanıyordun! Hayır, bitti! Artık Ayşen evin sahibi, resmen ve kanunen. Borçlar Kanunu madde 285! Bağış sözleşmesi. Geriye dönüş yok.

Sevda sandalyeye çöktü. Bacakları destek olmuyordu. Üç yıl. Üç yıl yok edilmiş hayat. İğneler, bezler, kaprisler, uykusuz geceler. Meslekten vazgeçiş. Ve sonunda? Bir yabancı olmak, menfaatçi denilmek?

Peki Yusuf? dedi sadece. Yusuf biliyor mu?

Zamanı gelince öğrenir. Mal varlığı ben istediğime bağışlarım. Hadi, çorbayı ısıt, acıktım. Bezimi düzelt, sıkıştı.

Sevda kalktı. Kulaklarında uğultular vardı. Sessizce odadan çıktı, paltoyu giyip çantasını aldı, dışarı çıktı. O evde daha fazla kalamıyordu. Biraz hava almak gerekiyordu.

İki saat boyunca sokaklarda gezdi, tamamen üşüyene kadar. Tek bir düşünce vardı: ihanet. Kaynanadan beklemiyordu zaten, ama kocasından O noter kendi başına gelmiş olamazdı. Kapıyı açan, evrakları düzenleyen biri gerekiyordu.

Dönünce Yusuf evdeydi ve mutfakta çorbayı tencereden içiyordu.

Neredeydin? memnuniyetsizce sordu. Annem bağırıyor, bezi ıslak, sen yoksun. Ben mi değiştireceğim? Erkek adamım, midem almıyor!

Sevda kocasına baktı. Yirmi yıllık evlilikte ilk kez bu kadar net gördü. Karşısında ne güçlü bir adam, ne de bir eş vardı; sadece rahatına düşkün, bencil bir adam.

Yusuf, sakin bir sesle söyledi. Annen daireyi Ayşene bağışladı. Resmi işlem yaptı. Sen biliyor muydun?

Yusuf çorbayla boğazına tıkandı. Öksürdü, kızardı.

Ne bağışı? Saçmalıyorsun!

Hayır, saçmalamıyorum. Şermin Hanım dedi. Bugün Ayşen evrakı aldı. Noter gelmiş, ben yokken. Kapıyı kim açtı? Senin yedek anahtarın var, belki öğlen geldin?

Yusuf gözü kaçırdı. Ekmek parçalayıp omzunu oynattı.

Girdim, annem istedi. Emekli maaşı için vekalet vereceğiz falan dedi. Adamı içeri aldım, avukat, düzgün biri. Ben ilgilenmedim Sevda! İşim vardı!

İlgilenmedin mi? Sevdanın sesi titriyordu. Annen çocuklarımızın mirasını aldı, daireyi yabancı bir kadına verdi, sen ilgilenmedim diyorsun? Peki ilaç parası? Kiradan artık gelir yok, Ayşen daireyi satacak veya sürgüne verecek. Nasıl ödeyeceğiz Yusuf? Senin maaşınla mı? Yoksa ben tekrar işe girip kaynanaya para mı sağlayayım?

Başlatma şimdi! yumruğunu masaya vurdu Yusuf. Annem rahatsız, aklı karışmış olabilir! Dava açarız, akıl hastalığına dosya tutarız, gerekirse!

Akıl hastası mı? Sevda acı ile güldü. Sen ne zaman aklı yerinde dedin, annem seni överken. Noter aptal mı? Rapor istemiştir; Ayşen her şeyi planladı.

Kaynanadan tekrar çağrı geldi:

Hadi, burada kimse var mı? Bezimi değiştirin! Sevda! Gel yıka!

Yusuf suratını buruştu.

Sevda, hadi git. Sonra konuşuruz. İnsan pislik için yatamaz.

Sevdanın içindeki son tel bu noktada koptu. O sabır, görev, fedakarlık Ellerine baktı, yıkamaktan, temizlikten kızarmış, çatlamış eller Kuaföre en son ne zaman gittiğini hatırladı. Denize gitmeyi hayal etmişti, ama kaynanayı nereye bırakacağız?

Hayır, dedi.

Ne hayır? Yusuf anlamadı.

Gitmeyeceğim. Artık onu yıkamayacağım. Artık ezilmiş çorba yapmaya, hakaret dinlemeye devam etmeyeceğim. Evi Ayşen aldı Borçlar Kanununa göre, bağış karşılıksızdır; ama insanlıkta işleri devralan pasifleri de devralır. Ayşeni ara. O gelsin, yıkasın.

Delirdin mi? Yusuf fırladı. Ayşen gece aramaz! Beceremez. Sevda, bu benim annem!

Evet. Senin annen. Benim değil. Daireyi de ona bağışladı. Ben yabancıyım. Gardiyan dediği gibi.

Sevda yatak odasına gidip valizini çıkardı.

Ne yapıyorsun? Yusuf kapıda, solgun, korku dolu.

Gidiyorum. Anneme taşınıyorum. Küçük dairede dar ama temiz hava var.

Sevda, yeter! Yaşlı bunaldı, hata yaptı! Her şeyi düzelteceğiz! Bizi terk etme! Bu kadınla ben ne yaparım tek başıma? Çalışıyorum!

Bir bakıcı tutarsın. Ah evet, para yok Daireni Ayşen sattı. O zaman kendin ilgilenirsin. Akşamları, geceleri, tatillerde. Hoşgeldin, benim dünyama Yusuf.

Eşyalarını valize rastgele doldurdu, kitaplar, süveterler, iç çamaşırları Gözlerinden yaşlar akıyordu, ama umursamıyordu; önemli olan hızlıca gitmesiydi.

Bırakmam seni! Yusuf kolundan tutmaya çalıştı. Eşsin, iyi günde, kötü günde olmalısın!

Kötü günlerde vardım Yusuf. Üç yıl vardım. İyi günler? Hiç olmadı. Ve, fermuarı çekip dikeldi. Boşanma davası açıyorum.

Ev için mi?! Ne kadar çıkarcı!

Ev için değil aptal! diye bağırdı. Beni köle yaptığın için! Notere kapıyı açıp, bana ihanet ettiğin için! Şu an hâlâ kim bez değiştirecek diye düşündüğün için!

Valizi holün köşesine sürdü. Kaynananın odasından artık bağırış değil, sızlanma geliyordu:

Yusuf! Beni terk etti! Beni öldürmek istiyor! Su ver bana!

Yusuf karısıyla annesi arasında savruluyordu.

Sevda, ne olur Bir gece kal bari!

Anahtarı komodine bırakırım, dedi Sevda soğukça. Hoşça kal.

Apartmana çıkıp, asansöre bindi. Kapılar kapanırken aynaya başını yaslayıp hıçkırarak ağladı. İlk kez duyduğu hafifleme vardı.

İlk hafta annesinin evinde, Sevda uykusundan doyamadı, yürüyüşler yaptı, günlerini parkta geçirdi. Telefonunu kapattı, yalnızca en yakınlarına yeni bir hat aldı. Fakat haberler yine geliyordu.

Bir tanıdık vasıtasıyla öğrendi ki, Yusuf Ayşeni aramaya çalışmış; önce açmamış, sonra hediye hediyedir, bakım şartı yok demiş. Daireyi satacağını, kiracıları iki aya kadar çıkaracağını söylemiş. Asıl ilginç olan ise, Şermin Hanımın devlet yaşlı bakım evine yerleşmesinin vaktinin geldiğini ima etmiş.

Yusuf izin aldı. Sonra rapor aldı. Sonra çocukları Melike ve Efe arayıp, babanıza acıyın, gelin kaynanaya bakın tezine başladı. Çocuklar, Sevdayı aradılar.

Anne, babam seni hain olarak anlatıyor dedi Efe. Ama biz ne çile çektiğini biliyoruz. Gitmeyiz. Sınavımız var. Hem kaynana Ayşeni seçti.

Sevda çocuklarıyla gurur duydu. Her şeyi doğru anladılar.

Bir ay geçti. Sevda yeniden kütüphanede işe başladı. Maaş azdı, ama kitap kokusu, huzur, depresyondan daha etkili ilaç gibiydi. Boşanma davası açtı. Yusuf duruşmalara gelmedi.

Bir akşam Sevda işten dönerken, apartman önünde Yusuf bekliyordu. On yaş yaşlanmış gibiydi. Sakalsız, kirli gömleğiyle, yaşlılığın alışılmış o ekşi kokusunu taşıyordu Sevda bu kokuyu çok iyi tanıyordu.

Sevda… bir adım attı. Yardım et. Artık dayanamıyorum. Annem gün boyu bağırıyor. Ayşen daireyi sattı, karanlık bir emlakçıya, üstelik ucuz fiyata, apar topar. Kira gelirimiz bitti. Bakıcıya para yok. İşten ayrıldım, işten kovdular

Sevda ona sadece tiksintiyle bakıyordu.

Benimle ne alakası var Yusuf?

Sen bilirsin… Sen tam destek verdin. Geri gel, affedeceğim. Annemin yaşadığımız daireyi satar, ufak bir daire alır, bakıcı tutarız.

Affedeceğim mi? Yanlış anlıyorsun Yusuf. Aslında benim affetmem lazım. Ama istemiyorum.

Sevda, annem ağlıyor. Seni hatırlıyor. Sevda en iyi çorbayı yapardı diyor.

O gün hatırlasaydı. Noter çağırırken.

Ama Ayşen bizi dolandırdı! O üçkağıtçı!

Ayşen izin verilen şekilde davrandı. Şermin Hanım sevgisini metrekareyle satın almak istedi. Sonuç ortada. Alıcı aldı. Şikayet hakkı yok.

Sen çok sertleştin dedi Yusuf fısıldayarak.

Ben özgür oldum diye düzeltti Sevda. Git Yusuf. Bir daha gelme. Duruşma yakında, umarım çabuk boşanırız.

Sevda apartmanın kapısını açıp içeri girdi.

Sevda! diye arkasından bağırdı Yusuf. Anneyi bakımevine mi koysam? Devlete? Sırası, evrakları var, bilmiyorum! Yalnız yardım et, işlemleri hallet!

Sevda durdu. Dönüp baktı.

İnternet kolay erişim Yusuf. Sen müdürsün, ya da öyleydin. Halledebilirsin. Ben görevimi tamamladım.

Kapıyı kapattı.

Eve çıkıp pencereye yöneldi. Yusuf hâlâ aşağıda, küçük ve zavallı bir adamdı yıllarca sorumluluğu başkalarına yükleyip ezilmiş bir adam. Sevda perdeyi çekti.

Mutfakta çaydanlık ötüyordu, annesi lahana böreği pişiriyordu.

Kimdi o Sevdacığım? diye sordu annesi.

Yanlış kapı çaldılar anneciğim. Yanlış kapı.

Sevda masaya oturup sıcak börekten bir parçayı kopardı. Yıllardır ilk kez yemek tadı alıyordu. Hayat devam ediyordu ve bu hayat artık sadece ona ait olacaktı. Kendi seçimiydi. Şermin Hanım ise hak ettiğini bulmuştu: sevgili yeğen ve artık sorumluluğu üstlenmek zorunda olan bir oğul. Herkes hak ettiğini alır. Adalet bazen soğuk yenir ama doyurucu olur.

Rate article
Lifequest
Kayınvalideme yıllarca baktım, ama o evi başka birine bıraktı