NE KESERSEN KÂRIN KADAR
Zehra her seferinde düğün fotoğraflarını eşe dosta gösterirken mutlaka lafa şöyle girerdi:
Off, bu gelinlikte ne çok eziyet çektim! Tamam, güzel sayılır ama ağzına kadar ağır, hantal bir şeydi! Bir dahaki sefere evlenirsem valla uçuş uçuş, pamuk gibi bir gelinlik seçeceğim.
Herkes Zehranın şakasına şakayla karşılık verir, hep birlikte kahkaha koparırdı. Zehra da sahiden şaka yapıyordu. Tanıdıkları biliyordu ki, Zehra aşk evliliği yapmıştı. Gayet sıradan bir yaz aşkıydı bu. Zehra yirmi bir, Engin yirmi sekiz yaşındaydı.
Ağustos, Egenin kucaklayan denizi, köpüklü şaraplar, yıldızlı gök, romantizm Bütün bu iç gıcıklayan unsurlar bir araya geldi, ve sonunda nikah dairesinin yolunu tuttular. Tabii Enginin o büyük kararı almadan önce ikinci karısıyla boşanıp Zehranın memleketine taşınması gerekti.
İstanbul İzmir İstanbul. Bu hat Zehra için tam on yıl boyunca o kadar tanıdık ve gözünde o kadar klişe hale geldi ki
Ama bunlar hep sonrasında. İlk başta genç çift ev kiralamak zorunda kaldı. Engin ikinci karısına kendi evini hediye etti; kadıncağız tehditler savuruyordu: Yok, mutlaka geri dönersin yoksa hapları içip giderim, üçüncü karına kezzap fırlatırım, camdan atlarım!
Lakin zamanla ikinci eski eş sesini soluğunu kesti, hayalet gibi kayboldu gitti. Kim bilir, Engin yine de gönül aldığı bir şeyler mi fısıldadı kulağına? Birinci karıdan ise hiç söz etmezdi. Geçmiş passé O ilk evlilik bir buçuk yıl sürmüştü, yürümemişti işte. Hatta Engin, eski karısını kıyak çekip bir arkadaşına vermişti. Herkesi bahtiyar etmişti, kendini de.
İkinci eşiyle ise üç sene idare etti. Üç yılın sonunda Engin kadının içinden çıkan korkutucu kişiliğe dayanamadı. Kadıncağız çocuk yerine “insan yavrusu” diyordu mesela!
Zehra ise bu yaşananlara hiç kafasını takmıyordu. Kendiyle barışık, hırslı, güzelliğinin ve eşsizliğinin fazlasıyla farkındaydı. Engin ayaklarını yerden kesiyordu. Dünyanın cennetini bulmuş sandı adamcağız. Buket buket çiçekler, üçer üçer kürkler, ayakkabı mı istedin sabaha kadar, seç beğen al! Engin, Zehrayı Londraya, Parise, Karadağa götürdü. Ufku genişlesin, çocuk öncesi moral depolasın diye.
Bir süre sonra kızları Elif dünyaya geldi. Zehra bebeğine bakarken Engin onlara süper bir ev aldı, evi de her şeyle döşedi. Gerçekten ailesine özen gösteriyordu.
Yenisini kutladılar. Elifi kreşe verdiler.
Zehra son hız kendini yetiştirmeye koyuldu. Yalnız, en çok kendi şehrinde, İstanbulda okumayı seviyordu. Orada kız arkadaşları, annesi, hatta yabancılar bile tatlıydı, insanı sıcacık sarıp sarmalıyordu. O doğma büyüme mahallede ise huzur vardı.
Elifi kayınvalidesine bırakıp İstanbula okumaya gelir, sınavlara girer, o arada rölantide yaşardı. Engin ise kıskançlık krizleriyle peşine düşer, bir türlü rahat vermezdi. Sürekli İstanbula gelir, tesadüfen Zehranın karşısına çıkmaya çalışır, absürt atraksiyonlar yapardı. Oysa Zehra hiç olmadıkça bahanesi olmuyordu. Keşke öyle sanıldığı gibi olsaydı
Esasında Zehra ev ve aile işlerinden kaçmaya can atardı. Okumak, öğrenmek, sadece bulaşık ve yer silmemek için bahanesiydi neredeyse. Kendisini güzellik ve zekâyla donatan bu dünyada, evli barklı bir kadın olup mızmız çocuk yetiştirmek ona zaman israfı gibi geliyordu.
Birkaç yıl geçti, Zehra çantasına üç tane kırmızı diploma sığdırdı. Asıl uzmanlığı psikolojiydi. CVsini omzunda kabak gibi taşır, hararetle iş arardı. Engin ise sürekli karşıydı:
Paraya mı ihtiyacımız var? Ben sensiz kendimi delirecek gibi hissediyorum! Zehracığım, hadi bir oğlumuz ya da bir kızımız daha olsun, valla fark etmez, yeter ki yanımda ol!
Zehra ise ikinci kez anne olmayı gelecekte pek hayal etmiyordu. Görevi tamamlandığını düşünüyordu; kıza can vermiş, kocaya evlat armağan etmişti. Daha ne olsun? Kayınvalide, gelinin bu dolambaçlı felsefelerini dinleyince, Elifi tamamen ona bırakmayı teklif etti. Ne de olsa Zehra dünyaları okuya okuya, havalarda gezinmek isterdi; çocuk ise sevgi, ilgi ister. Zehra ise hiç düşünmeden hemen kabul etti. Hemen bavulu kaptığı gibi İstanbula kaçtı, Engini aramak bir gün sonraya kaldı. İstanbuldan ararım, dedi içinden.
Ama İstanbulda onu Engin bekliyordu. Adam Zehranın her üçkağıdını çözmüştü.
Zehra, kızımız Elif nerede? Sen buradasın, İzmirde değil. Biri mi var yoksa hayatında? deyip öfkeyle dikildi karşısına.
Enginciğim, hiç dert etme! Kimse yok, ne flört, ne sevgili. Seninle sadece… sıkılıyorum. Bunu anlaman lazım, özgürlük istiyorum! dedi Zehra, gayet sakin.
Özgürlük mü? Benden ve kızımızdan mı? Noldu peki aşkımıza? Buhar mı oldu? Belki orta yaş bunalımıdır? Beraber atlatırız, dert değil Zehracığım, dedi Engin ikna etmeye çalışarak.
Atlatamayız dedi Zehra, son sözü sertçe koyarak.
Engin kaynanasına koştu. Kadıncağız ellerini iki yana açtı:
Bana ne Enginciğim, siz kendi aranızda halledin. Ama Zehra fikrinden dönmez, kayadan farksızdır!
Engin İzmire tek başına döndü. Ne yapsa, nasıl toparlasa, o eski aileyi geri getirse karar veremiyordu. İyiliğim başıma bela oldu galiba, diye kendi kendine mırıldanıyordu.
Günler, haftalar geçti… Zehra hiç uğramadı. Telefonları kısa, kuru geçiştiriyordu. İyiyim, Endişelenme.
Bu arada zaman akıp gitti
Engin uzun bir düşünmeden sonra evini sattı, Elifi de yanına aldı, İstanbula taşınmaya karar verdi. Tüm bu fedakârlık ailesini kurtarmak içindi.
Zehra bu hamleye pek sıcak bakmadı, Engini vazgeçirmeye çalıştı. Kızın düzeni, okulu, arkadaşı, annesi var. Annesi de razı olmayacak bu işe, deyip geçiştirdi.
Ama hepsi bahaneydi. Zehra bağımsızlığını bulmuş, bırakmaya da hiç niyeti yoktu. Kuş gibi yaşamak, onun sloganıydı. Kendi işini kurdu: terzilik. Küçük bir evi vardı. Birkaç hayranı da etraftaydı. Vaktini keyifle dolduruyordu. O sırada birdenbire biriyle, yani kocası ve kızıyla tekrar uğraşmak, n’aapsın? Geçmişi tamamen silmek istiyordu adeta. Kararı kaya gibi netti. O eski hayat Zehranın değil, sanki başkasının filmiydi.
Engin kadınla didişmeyi bırakmadı, kızıyla İstanbula taşındı. Yine de aileyi birleştirmek için umut vardı içinde. Eski sevgisi hâlâ ciğerini yakıyordu.
İlk zamanlar Zehrayı işten aldı, Elifi sık sık getirdi (ve minik Elif annesine o kadar benziyordu ki!). Ama boşuna Zehra taş kesilmişti, ne sevgi, ne öfke işlemedi. Sonunda son noktayı koydu:
Engin, bırak peşimi! Artık boşanalım. Elif isterse bende kalabilir.
Elif on bir yaşında bir çocuktu artık. Korunmaya ihtiyacı yoktu; yanında babası, elinden tutanı bir babaannesi vardı. Elif annesini unutmadı, seviyordu yine de. Ama annesinin kendi rızasıyla kızından vazgeçmesini bir türlü anlayamıyordu
Zaman akıp gidiyor. Kimsenin gücü durdurmaya yetmez.
Hayat devam ediyor. Herkes ne ektiyse onu biçiyor.
Engin daha fazla kumda balık avlamaya kalkmadı. Zehranın kalbine ulaşamayacağını çoktan anlamıştı.
Kader onu çok başka bir kadınla tanıştırdı. Ayakları yere sağlam basan, uçuş kaçışı olmayan sıradan bir kadınla. Beraber bir Anadolu köyüne yerleştiler. Kadının ilk evliliğinden iki oğlu vardı.
Kadıncağız ne Londra ne Paris peşindeydi, ne de üç kutu kürk, yüz çift ayakkabı. Şu kışın çamuruna bir çift lastik çizme, ahırda üşümemek için bir yorgan palto, çocukları da adam edelim yeter diyordu.
Enginin içi ilk kez huzurla doldu, gönül rahatladı. (Sade olan yerde yüz melek; karmaşada bir tane bile bulunmaz derler.) Kısa süre sonra bu evlilikte de bir kız çocuğu oldu. Engin asıl mutluluğunu işte böyle, dördüncü denemede yakaladı. Gerçek sevgiyi ilk defa hissetti. Önceki üç evliliği kimse açmasa daha iyi olurdu.
Zehra şimdi annesiyle kalıyor, annesinin evinde. Bir ara iş ortaklarından biri Zehraya yedi cennet vaat etti, sonra varını yoğunu aldı götürdü. Terzilik işi battı, dikiş makinesi iflas etti. Peşine takılan bekârlar da duman oldu, dağıldı.
Yani, isteyen istedi, alan olmadı! Şimdi Zehra bir devlet okulunda psikolog olarak çalışıyor. Bunca okumak işe yaradı sonunda. Pişmanlığı yok deyip geçse de, insan ruhu öyle derin ki Belki bir gün, bizim gökyüzü kuşu Zehranın da içinde minik bir pişmanlık kıvılcımı yanar, belli mi olur
Elif ise artık evli (evet, büyüdü, yıllar geçti) ve çocukluğunda büyüdüğü anneannesinin evinde, İzmirde yaşıyor.
Düğün gününde Elifin üzerinde bembeyaz, uçuş uçuş bir gelinlik vardı. Ona ise hediye eden, kim mi?.. Tabii ki annesi Zehra!




