Masadaki Zamanlayıcı
Yine tuzu yanlış yere koymuşsun, dedi o, gözünü tencereden ayırmadan.
Elinde tuzlukla öylece kalakaldım, rafa baktım. Tuz tam aynı yerde, şekerliğin yanında duruyordu.
Peki, nereye koymam gerekiyor? diye dikkatlice sordum.
Gereken yere değil. Benim aradığım yere. Sana daha önce söyledim.
Senin aradığın yeri söylemen daha kolay olurdu; ben tahmin etmek yerine dedim ben de, içimde yıllardır biriken kırgınlık yine yüzümü ısıtıyordu.
Ocağı gürültülü bir şekilde kapattı, kapağı tencereye koydu, bana döndü.
Ben artık her şeyi tekrar etmekten yoruldum. Bazen sadece yerinde dursa yeter.
Demek yine yanlış yapıyorum, öyle mi? deyip tuzu yine aynı rafa, sadece biraz sağa bıraktım.
Cevap verecekti, ama dolabın kapağını hızla kapatıp çıktı mutfaktan. Ben, elimde kaşık, koridorda uzaklaşan ayak seslerini dinledim. Sonra derin bir nefes aldım, çorbayı tadıp bir kez daha tuzladım.
Bir saat sonra sessizce yemek yiyorduk. Salondaki televizyon haberleri fısıldıyordu, camlı vitrinlerden ekranın yansımaları geçiyordu. O yavaşça, neredeyse bana bakmadan yemeğini bitiriyordu. Ben elimdeki köfteyle oynuyor, yine aynı döngüye girdiğimizi düşünüyordum: Küçük bir mesele, sitem, benim cevabım, onun sessizliği.
Böyle mi yaşayacağız biz? dedi birden.
Başımı kaldırdım.
Ne demek şimdi bu?
Şu demek: Sen bir şey yapıyorsun, ben sinirleniyorum, sen kırılıyorsun. Hep aynı döngü.
Başka nasıl olacak ki? hafifçe gülümsemeye çalıştım. Bizde böyledir Hanedan geleneği!
O gülmedi.
Okuduğum bir yöntemi denemek istiyorum, dedi. Konuşma yöntemi. Haftada bir. Zaman tutarak.
Gözlerimi kırptım.
Nasıl yani?
Zaman tutarak. On dakika ben konuşuyorum, on dakika sen. Ne sen hep, ne sen hiç. Sadece ben hissediyorum, benim için önemli, ben istiyorum. Diğeri de sadece dinliyor, tartışmıyor, savunmuyor.
Bu yine internet işi mi? sordum.
Kitaptan. Fark etmez, ben denemek istiyorum.
Bir yudum su alarak birkaç saniye kazandım.
Ya ben istemiyorsam? dedim, umarım sert kaçmamıştır.
O zaman tuzdan kavga etmeye devam ederiz, dedi sakince. Ben istemiyorum artık.
Yüzüne baktım. Dudaklarının kenarındaki çizgiler son yıllarda daha da derinleşmiş, hangi ara böyle olduğunu bile anlamamışım. Bir yorgunluk vardı, günün değil de hayatın yorgunluğu gibi.
Tamam, dedim. Ama söylüyorum, bu teknik işlerinden hiç anlamam.
Anlamana gerek yok, hafifçe gülümsedi. Sadece dürüst ol yeter.
Perşembe akşamı, elimde telefonla koltukta oturuyordum, sözde haber okuyordum. İçimde, dişçiye gitmeden önceki o sıkıntılı bekleyiş vardı.
Oturma odasının sehpasında bir mutfak zamanlayıcısı vardı, yuvarlak, beyaz, kenarı rakamlı. Genelde o, kek yaparken kullanırdı. Bugün, adeta yabancı bir eşya gibi, bizim aramızda duruyordu.
İki bardak çayla geldi, koydu, karşımda oturdu. Evdeki eski, dirsekleri sarkmış kazağı giymişti. Saçlarını dikkatsizce toplamış.
Hadi, dedi. Başlayalım mı?
Bir kural var mı? şakalaşmaya çalıştım.
Var. Önce ben. On dakika. Sonra sen. Yetişmezse, bir dahaki sefere devam.
Başımı salladım, telefonu kolçağa bıraktım. O zamanlayıcıyı eline aldı, 10 a çevirdi, düğmeye bastı. Hafif bir tıkırtı başladı.
Ben hissediyorum ki diye başladı ve sustu.
Ben, sen hiç, sen yine gibi bir şey bekledim, kaslarım gerginleşmişti bile. Ama ellerini sıkarken devam etti:
Sanki fonmuşum gibi hissediyorum. Ev, yemek, gömleklerin, günlerimiz sanki kendiliğinden oluyor. Ben bırakınca dağılacak, ama kimse fark etmeyecek, ta ki ortalık iyice karışana kadar.
Söylemek istedim, fark ediyorum ya; ne bileyim, söylenmiyor ki! Belki de bana izin vermiyor, hiç araya girmeden devam ettim.
Benim için önemli, bana kısa bir bakış attı, sonra gözlerini kaçırdı, yaptıklarımın görünür olması. Her gün takdir değil, ama arada bir sadece çorba güzel olmuş değil de ne kadar emek verdiğimi anladığını bilmek istiyorum. Kendiliğinden olmuyor bu işler.
Yutkundum. Metronom gibi tıkırtı devam ediyordu. Karşı çıkmak istedim: Ben de yoruluyorum, işte de kolay değil ki! Ama kuralları hatırlayıp, ağzımı kapalı tuttum.
Ben istiyorum ki derin nefes aldı. Her şeyin otomatik sorumlusu olmayayım. Senin sağlığın, bayramlarımız, çocukların derdi Hepsinin yükünü her zaman taşımak zorunda olmak istemiyorum. Arada bir güçsüz olabilmek, sadece direnmekten başka bir şey yaşamak istiyorum.
Ellerine bakıyordum. Sağ elinde, ona evlilik yıldönümümüzde aldığım yüzük hâlâ birazcık cildine gömülüyor gibiydi. Yıllar önce heyecandan avuçlarım terleyerek ölçüsünü seçtiğim anı hatırladım.
Zamanlayıcı bipledi. O irkildi, gergin bir gülüşle hepsi bu, benim on dakikam, dedi.
Ben de şimdi boğazımı temizledim. Sıra bende.
Başını salladı, zamanlayıcıyı tekrar 10 a çevirdi, önüme itti.
Kendimi tahta başındaki öğrenci gibi hissettim.
Ben hissediyorum ki başladım ve anında aptal gibi duyuldum. Evde çoğu zaman saklanmak istiyorum. Çünkü neyi yanlış yaparsam hemen fark ediliyor. Doğru yapınca ise sanki yok gibi.
Kısa bir baş hareketiyle sessizce dinliyordu.
Benim için önemli, cümleleri içimden seçerek devam ettim, işe gidip gelip koltuğa oturduğumda kimse suçluymuşum gibi bakmasın. Gün boyu oturmuyorum, orada da yoruluyorum.
Bana sıkıntı ve dikkat arasında bir gözle bakıyordu.
Ben istiyorum ki duraksadım. Sinirlendiğinde anlamıyorsun deme bana. Anlıyorum. Her şeyi değil belki ama hiç de değil. Böyle deyince içime kapanıyorum, konuşmak istemem. Çünkü vereceğim her cevap yanlış olacakmış gibi geliyor.
Bip sesi. Sarsıldım, sanki suyun altından çekildim.
Kısa bir süre sessizlik oldu. Televizyon kapalıydı, uzak bir odada buzdolabı veya peteklerde bir uğultu vardı.
Garip, dedi. Prova gibi sanki.
Sanki eş değil de doğru kelimeyi bulmaya çalıştım. Hastayız.
O hafifçe güldü.
Olsun, hasta olalım. Bari bir ay deneyelim. Haftada bir.
Omuz silktim.
Bir ay, idam değil ya.
Başını salladı. Zamanlayıcıyı aldı, mutfağa götürdü. Ardından bakakaldım, sanki evimizde yeni bir eşya var sandım.
Cumartesi markete gittik. O önden gidiyordu, ben listeyi takip ederek arkasından: Süt, tavuk, bakliyat.
Domates al, dedi, arkasına bakmadan.
Kasaya gittim, birkaç domates seçip poşete koydum. Kendi kendime hissediyorum ki domatesler ağır diyecektim, güldüm.
Ne oldu? diye döndü.
Pratik yapıyorum, dedim. Yeni cümlelerle.
Gözlerini devirse de dudaklarının kenarı kıpırdadı.
Her yerde gerek yok, dedi. Gerçi belki de gerek.
Bisküvi reyonunun önünden geçtik. Otomatik olarak onun en sevdiğini aldım, sonra aklına getirdiği şeker ve tansiyonu hatırladım. Elimin içinde kaldı.
Al, dedi tereddüdümü görünce. Çocuk değilim. İstemezsem işe götürürüm.
Paket sepetin içine girdi.
Ben başladım, durdum.
Ne oldu? dedi.
Yaptığın her şeyi görüyorum, dedim, fiyat etiketine bakarak. Perşembeye not olur.
Daha dikkatli baktı bana, başını salladı.
Not ettim, dedi.
İkinci konuşmamız daha zordu.
Kırk beş dakika geç kaldım eve: iş uzadı, trafik vardı, sonra oğlum aradı. O beni bekliyordu, zamanlayıcı masada, yanına kareli defterini bırakmış.
Hazır mısın? dedi selamsız.
Bir dakika, montumu çıkardım, sandalyeye astım, mutfağa geçip kendime su aldım. Masaya döndüm, ensemde bakışlarını hissettim.
Zorla değil, biliyorsun? dedi. İlgilenmiyorsan söyle.
İlgileniyorum, dedim, içimde direnç olsa da. Sadece gün çok yorucuydu.
Benim de, diye kısaca cevapladı. Ama saatinde geldim.
Bardağı sıktım elimde.
Tamam, dedim. Hadi.
O zamanlayıcıyı 10a çevirdi.
Ben hissediyorum ki, diye başladı, biz sanki apartman komşusu gibiyiz. Faturalar, alışveriş, sağlık konuşuyoruz ama aslında ne istediğimizi konuşmuyoruz. En son ne zaman birlikte tatil planladık, hatırlamıyorum bile.
Kafamdaki tek şey geçen yaz ablasının yazlığı, geçen sene sendika torpilli kaplıca tatili
Benim için önemli, devam etti, bana bakmadan, sadece sorumluluğumuz değil; ortak planlarımız da olsun. Bir gün denize gideriz değil; tam olarak: şurası, şu zaman, şu kadar. Ve bunu omuzlamak bana kalmasın, ikimiz birlikte karar verelim istiyorum.
Kafamı salladım, ama gözlerini kaçırıyordu.
İstiyorum ki durdu. Cinsellik hakkında sadece eksik olduğunda konuşmayalım. Bunu söylemekten utanıyorum ama sadece kendi başına değil, ilgiden de eksik hissediyorum. Sarılmak, dokunmak saatsiz plansız olsa.
Kulaklarım yandı. Yaşı gereği şaka edecektim, dilim dönmedi.
Sırtını döndüğünde, dedi, sadece bir kadın olarak değil, insan olarak da ilgini kaybettim sanıyorum.
Zamanlayıcının tiktaklarını izlememeye çalışıyordum ki zaman yavaş geçmesin.
Hepsi bu, dedi sinyal çalınca. Sıra sende.
Zamanlayıcıya uzandım, elim titredi; o aldı çevirdi, önüme koydu.
Hissediyorum ki, başladım, para konuşurken sanki bankamatikmişim gibi hissediyorum. Bir şeye izin vermezsem, cimrilik değil, korkudan.
Dudaklarını sıktı, ama sustu.
Benim için önemli; bil ki, ben bir kenarda kalmasından korkuyorum. Doksanlarda nasıl kıt kanaat yaşadığımızı hiç unutmuyorum. Sen çok da önemli değil diyince, içimde bir şeyler sıkışıyor.
Derin bir nefes aldım.
İstiyorum ki, büyük harcamaları önceden konuşalım. Hemen oldu bittiye getirip zaten kaydoldum, sipariş ettim, ayarladım deme. Para harcamaya karşı değilim, sürprizlere karşıyım.
Zamanlayıcı sinyal verdi. Hafif bir ferahlık hissettim.
Söyleyebilir miyim? diyerek dayanamayıp lafa girdi. Kurala aykırı ama tutamam.
Donup kaldım.
Söyle, dedim.
Bankamatik dediğinde sesi titriyordu, sanki tek işim para harcamakmış gibi hissediyorum. Ben de korkuyorum. Hastalanmaktan, terk edilmekten, yalnız kalmaktan korkuyorum. Bazen bir şey alıyorsam, sırf paramı harcayayım diye değil hâlâ hayal kurabiliyor muyuz, yaşadığımızı, bir geleceğimiz olduğunu göreyim diye.
Sözün ucundaydım, tuttum kendimi. Masanın karşısında birbirimize bakıyorduk.
Artık zaman dışında konuşuyoruz, dedim sessizce.
Farkındayım, dedi. Ama robot değilim ki.
Gülümsemeden bir kahkaha geldi içimden.
Belki de bu teknik bizim gibi canlılar için değil, mırıldandım.
Ama denemek isteyenler için, dedi.
Koltukta arkanı dayayıp yorgunluğun ağırlığını hissettim.
Yeter bu gece, dedim.
Saatine, bana sonra zamanlayıcıya baktı.
Olsun, dedi. Yeter ki bunu başarısızlık saymayalım. Sadece bir kenara yazalım.
Başımı salladım. O zamanlayıcıyı aldı, masanın kenarına koydu, sanki tekrar almak için fırsat bırakıyordu.
O gece uzun süre dönüp durdum yatakta. O sırtı dönük yatıyordu. Elimi omzuna koymak için uzattım, ama birkaç santim kala vazgeçip geri çektim. İçimde onun kendini komşu gibi hissettiği cümle döndü durdu.
Elimi çekip sırt üstü yattım, karanlığa bakakaldım.
Üçüncü konuşmamız bir hafta sonra, ama otobüste başladı.
Polikliniğe gidiyorduk: bana EKG, ona tahlil gerekiyordu. Otobüs kalabalıktı, ikimiz de demire tutunuyorduk. O camdan dışarı bakarken ben onun profiline bakıyordum.
Kızgın mısın? diye sordum.
Hayır, dedi. Düşünüyorum.
Neyi?
Yaşlandığımızı, dedi gözünü camdan ayırmadan. Şimdi konuşmayı öğrenmezsek, ileride hiç gücümüz olmaz diye.
Daha iyiyim diyecektim, dilim dönmedi. Dünkü gibi, merdivenleri çıkınca nasıl nefessiz kaldığımı düşündüm.
Korkuyorum, dedim kendi kendime şaşırarak. Beni hastaneye yatırırlar, sen de çanta taşıyıp bana küs gelirsin diye.
Yüzünü bana çevirdi.
Sana küs gelmem, dedi. Ben de korkarım.
Başımı salladım.
Akşam otururken zamanlayıcı masaya çoktan konmuştu. İki çay koydu, karşıma geçti.
Bugün sen başla, dedi. Ben otobüste yeterince konuştum.
İç çekip 10 a çevirdim.
Hissediyorum ki, sen yorgunum dediğinde, suçlanmışım gibi hissediyorum ben. Gerçi öyle demesen de. Hemen savunmaya geçiyorum, daha sen cümleyi bitirmeden.
Başını salladı.
Benim için önemli; seni duymayı öğrenmek istiyorum, sadece savunmayı değil. Ama yapamıyorum. Çocukluğumdan kalma; suçluysan cezalandırılırsın diye büyüdüm. Sen bana zor deyince, ben kötüyüm diye duyuyorum.
Bunu ilk defa yüksek sesle söyledim, şaşırdım.
İstiyorum ki hislerini söylediğinde, bu otomatik olarak ben suçluyum demek olmasın. Yanlış yaptıysam bile, dün, şimdi gibi söylen, her zaman diye değil.
Dakika doldu. Derin bir nefes verdim.
O zamanı çevirip konuşmaya başladı.
Hissediyorum ki, uzun zamandır sırtımı dayama modunda yaşıyorum. Çocuklar için, senin için, ailemiz için. Sen sessizliğe gömüldüğünde, tüm yükü tek başıma çekiyormuşum gibi geliyor.
Geçen sene annesinin vefatını hatırladım, o zaman ben de daha çok susmuştum.
Benim için önemli, devam etti, sen de bazen konuşmayı başlat. Hep ben başlatınca kendimi dert anlatan gibi hissediyorum.
Kafamı salladım.
İstiyorum ki iki konuda anlaşalım. Bir: biri yorgun ya da gerginse, ciddi şey konuşmuyoruz. Arada kaynamasın. Gerekirse erteliyoruz.
Yüzüne dikkatlice baktım.
İkincisi, dedi, çocukların yanında ses yükseltmeyelim. Ben de dayanamayıp bazen yükseliyorum ama onların bizi öyle görmesini istemiyorum.
Zamanlayıcı ötmeye başladı, ama durmadı.
Tamam, bitti, çabucak ekledi.
Gülümsemem dudaklarımdan süzüldü.
Kural dışı bu, dedim.
Hayat böyle, cevapladı.
Zamanlayıcıyı kapattım.
Kabul ediyorum, dedim. İkisini de.
Omuzlarından azıcık boşaldı.
Ve ben, ekledim, kendi maddemi eklemek istiyorum.
Ne? teyakkuzdaydı.
On dakika yetmezse, yeni tartışmayı geceye taşımayalım. Erteleyelim, mesela diğer Perşembeye. Sürekli uzayan cephe olmasın.
Düşündü.
Deneriz, dedi. Peki yangın varsa?
Yangını hemen söndürürüz, dedim. Ama benzinle değil.
Güldü.
Tamam, dedi.
Günler, konuşmalar arasında akıp gidiyordu.
Sabahları kahvemi kendim demliyordum, o yumurta yapıyordu. Bazen bulaşığı beklemeden yıkıyordum. O fark ediyor, ama her zaman dile getirmiyordu. Akşam dizisi, arada tartışma; bazen bir cümleyle bak işte bizimki de öyle diyecekken, Perşembeye not et deyip duruyordu kendini.
Bir gün ocakta çorba karıştırırken, yaklaştım, beline dokundum. Sebepsiz, durduk yere.
Hayırdır? dedi, arkasına bakmadan.
Bir şey yok, dedim. Pratik yapıyorum.
Neyin pratiğini? şaşırdı.
Temas pratiği, dedim. Sadece planlı değil, anlık da olsun diye.
Gülümsedi ama uzaklaşmadı.
Bunu da not ettim, dedi.
Bir ay sonra yine koltukta oturuyorduk, zamanlayıcı aramızdaydı.
Devam ediyor muyuz? dedim.
Ne düşünüyorsun? dedi.
Beyaz gövdesine, ellerine, dizlerime baktım.
Bence evet, dedim. Daha öğrenemedik.
Zaten öğrenilemez, omuz silkti. Sınav değil, bu diş fırçalamak gibi bir şey.
Kısaca güldüm.
Ne romantik benzetme!
Ama açıklayıcı, dedi.
Zamanlayıcıyı 10a çevirdi ve yerine koydu.
Bugün kural yumuşak olsun, teklif etti. Konudan saparsak geri döneriz.
Dinsiz imansız olmayalım, dedim.
İçini çekti.
Hissediyorum ki, dedi, içim biraz hafifledi. Tamamen değil. Ama sanki daha görünürüm. Sen konuşmaya, sormaya başladın. Fark ediyorum.
Biraz utandım.
Benim için önemli: Bu yolu bırakmayalım, biraz hafifledi diye eski suskunluğa dönmeyelim.
Başımı salladım.
İstiyorum ki, dedi, bir yıl sonra daha dürüst olduk diyebilelim. Kusursuz değil, kavgasız değil, ama samimi.
Zamanlayıcı usulca tıkırdı. Şaka yapmaya hiç isteğim yoktu.
Bitti, dedi sinyalde. Sıra sende.
Zamanlayıcıyı aldım, çevirdim, bastım.
Hissediyorum ki daha çok korkuyorum. Eskiden suskunluğa saklanabilirdim, şimdi konuşmak gerekiyor. Yanlış bir şey söyleyip kırmaktan korkuyorum.
Başını yana eğerek dinliyordu.
Benim için önemli: Unutma, ben düşmanın değilim. Korkularımı paylaşınca bu sana karşı değil, sadece bana ait.
Kısa ara verdim.
İstiyorum ki bu kuralı tutalım. Haftada bir, dürüst ve sitem etmeden. Bazen sapıtırsak bile. Bu bizim anlaşmamız olsun.
Yine sinyal. İkinci sinyali beklemeden kapattım.
Sessizce oturduk. Mutfakta bir tıkırtı çaydanlık kapanmıştı. Yan dairede kahkaha, apartman kapısının sesi.
Bilir misin, dedi o, ben yıllarca büyük bir dönüm noktası bekledim. Film gibi. Her şey değişsin. Ama
Meğer her hafta azar azar, dedim.
Hıh, başını salladı. Azar azar.
Yüzüne baktım. Kırışıklıklar yerli yerindeydi, yorgunluk da. Ama bakışında başka bir şey vardı belki dikkat, belki özen.
Çay koyayım mı? dedim.
Hadi gel, dedi.
Zamanlayıcıyı mutfağa götürdü, şekerliğin yanına koydu, dolaba saklamadı. Ben çaydanlığa su koydum, ocağa koydum, gazı yaktım.
Gelecek Perşembe iş çıkışı doktora gideceğim, dedi, elleriyle masaya yaslandığı yerde. Geç kalabilirim.
O zaman Cumaya alırız, dedim. Yorgunken önemli bir şey konuşmayız.
Gülümsedi.
Anlaştık, dedi.
Dolaptan iki kupa çıkardım, masaya koydum. Çaydanlıkta su ısınmaya başlamıştı.
Tuzu nereye koyayım? dedim, ilk konuşmamızı hatırlayıp.
Arkasını dönüp neyi kastettiğimi gördü, tuzluğu elimde.
Benim aradığım yere, dedi yorgun alışkanlıkla, sonra durup ekledi: İkinci rafa, solda.
Tuzluğu gösterilen yere koydum.
Anlaşıldı, dedim.
Yaklaştı, omzuma dokundu.
Sorduğun için teşekkür ederim, dedi sessizce.
Kafamı salladım. Çaydanlık kaynamaya başladı. Zamanlayıcı masada sessiz, yeni Perşembeyi bekliyordu.




