Geçen sene yeni yıl yaklaşırken, annemle birlikte Çocuk Dünyası mağazasına uğradık… Ve orada bir elbise vardı ki, gözümden alamadım. Kırmızı, örgü, alt kısmı ve kolları canlı mavi bir şeritle süslenmiş. Aslında oraya sadece birkaç süs, belki yılbaşı ışıkları ya da parlak tül almak için gitmiştik. Ama ben tutturunca tutturdum, anneme o elbiseyi denemek istediğimi söyledim.
O elbiseyi giydim, üzerime tam oldu; sanki benim için dikilmiş gibi. Hemen hayal kurmaya başladım. Sınıfta çok hoşlandığım bir çocuk vardı, ve o sınıf partisine bu elbiseyle gitsem beni kesin fark eder diye düşünüyordum! Elbiseyi üstümden çıkarmak istemedim, resmen gözlerim doldu. Annem tabii bunu gördü ve şöyle dedi: Kızım, yakında maaşımı alıyorum, hadi alalım şu elbiseyi. Eve o kadar mutluydum ki, sanki uçuyordum.
Eve gelince hemen evimizi süsledik, çam ağacını giydirdik. Ama buzdolabında yiyecek olarak sadece biraz tereyağı ve buz vardı. Annemin maaşını dört gözle bekliyorduk. O zamanlar, hatırlarsan, yılbaşı arifesinde bile insanlar çalışırdı ve ancak erken çıkarlardı işten. Annem işten dönünce morali çok bozulmuştu: Maaşlar yatmamış, gecikmiş. Gözleri doldu, sesi titriyordu. En çok da, beni güzel bir sofra olmadan bırakmak zorunda kaldığına üzülüyordu, bunu içinde bir yük gibi taşıyordu.
Ama açıkça söyleyeyim, inanın hiç umursamadım o anı. Yine de içim kıpır kıpır, heyecan doluydu. Sadece televizyonun karşısına geçtim; o zamanlar yılbaşında ekranlarda hep çok güzel programlar, filmler olurdu. Tabii kanal da iki tane ya vardı ya yoktu. Annem patates haşladı, içine biraz tereyağı koydu, havuç rendeledi, üstüne toz şeker serpti. Elde başka da hiçbir şey yoktu.
Beraber sofraya oturduk, annem gözyaşlarını tutamadı. Onu sarıp sarmalarken bir bakmışım, ben de hüngür hüngür ağlıyorum. Soğana neden ağlanıyor? Aslında sofrada bir şey olmadığı için değil; anneme bir anda öyle bir acıdım ki, yüreğim sıkıştı, boğazım düğümlendi.
Sonra ikimiz de kanepenin köşesine kıvrıldık, battaniyeye sarıldık. Sarmaş dolaş yeni yıl programı izlemeye başladık. Saat on ikiyi vurdu. Apartman komşuları kadehleriyle merdiven boşluğunda toplanıp bağırıyor, şarkılar söylüyordu. Ama biz hiçbir yere çıkmadık.
Derken kapı çalındı; öyle bir ısrarla çaldı ki, neredeyse kapıyı yerinden sökerlerdi. Annem gitmek zorunda kaldı, açtı; kapıda, apartmanın en huysuz, hep bana laf sokan komşusu, Ayşe Teyze! Hiçbir çocuk ona yanaşmaz, sürekli sitem ederdi. Merdivenleri silmediğimde, fazla gürültü yaptığımda hemen azarlar, bizi sokakta oynarken bile kovalar, bağırırdı.
Ayşe Teyze yılbaşını çoktan karşılamış gibi, hafifçe yanakları kızarmıştı. Ne konuştular tam duymadım ama bir baktım, Ayşe Teyze annemi ittire ittire içeri geldi, sofraya şöyle bir göz attı, patatesi ortada görünce ses etmeden geri çıktı.
Yirmi dakika falan geçti, bu sefer kapıyı tık tık çalmadılar, resmen tekmelediler. Biz korkuyla zıpladık. Tabii annem bana dur dedi, kendisi baktı. Bir dakika sonra Ayşe Teyze içeri daldı; elinde poşetler, içinde kutular, kavanozlar, tabaklar… Kolunun altında da bir şişe gazoz (o zamanlar annem ve komşular şampanya yerine gazoz koyardı çünkü). Anneme posta koyarak Ne öyle dikildin, yardım etsene! dediği gibi başlamış getirdiklerini masaya boşaltmaya: salata, sucuk, turşu, haşlanmış tavuğun yarısı, çikolata ve hatta portakal bile vardı!
Annem yeniden ağladı ama bu sefer sevinçten. Ayşe Teyze, annemi azarladı, burnunu kendi hırkasının koluyla sildi, dönüp gitti. Yılbaşıdan sonra da Ayşe Teyze hiç değişmedi; hâlâ apartmanın patronu edasıyla dolaşıyordu. Ve o geceyle ilgili tek kelime dahi etmedi.
Yıllar geçti, sonunda apartmanca Ayşe Teyzeyi defnetmeye gittiğimizde anladık ki, herkesin bu huysuz teyzeye bir minnettarlığı, bir anısı varmış… Meğerse herkesin hayatında bir kere olsun, ona dokunmuş, yardım etmiş…




