Birkaç yıl önce, başarının yalnızca para ve statüyle ölçüldüğüne inanan bir insandım. İstanbul’da bir inşaat firmasında çalışıyor, kendimi kanıtlama hırsıyla yaşıyordum.

Birkaç yıl önce, başarıyı yalnızca para ve toplumdaki yerle ölçen biriydim. İstanbulda büyük bir inşaat şirketinde çalışıyordum ve kendimi kanıtlama hırsıyla yanıp tutuşuyordum. Her gün on iki saat çalışıyor, çoğu zaman hafta sonunu da ofiste geçiriyordum. Aileme bunu onlar için yaptığımı söylesem de aslında en çok kendime bir şey ispatlamaya çabalıyordum.

Anne ve babam, Karadenizin küçük bir köyünde yaşıyorlardı. Hayatları hep emekle, alın teriyle geçmiştibabam köyün tarlalarında, annem köy bakkalında çalışmıştı. Büyük şehrin hızına, benim yükselme arzumun telaşına pek akıl erdiremiyorlardı. Arada sırada beni arayıp sadece sesimi duymak isterlerdi. Çoğunlukla, yoğunum der geçiştirirdim.

İlk başlarda bunu gerçekten yorgunluktan yapardım, ama sonra bu, içimde kök salan bir alışkanlığa dönüştü.

Bir kış akşamıydı. Annem, yılbaşı gecesi için illa köye gelmemi istemişti. Aylarca görüşmemiştik. Fakat işte önemli bir projeye yetişmem gerekiyordu; otele dönüp yatmak yerine ek dosyalar hazırlamayı seçip köy yolunu erteledim. Kendi kendime, Bayramdan sonra giderim, dedim.

Ama o yolculuk hiç olmadı.

Aylar geçti. İşler mükemmel gidiyordu. Terfi aldım, maaşım arttı, yeni bir araba, daha geniş bir ev Dışarıdan bakınca hayatım tastamam görünüyordu.

Ama içimde tuhaf, donuk bir boşluk peyda olmaya başlamıştı.

Bir sabah, henüz gün doğmamışken telefonum çaldı. Arayan, köyden komşumuzdu. Sesi ağır ve boğuktu. Babamın o gece bir felç geçirdiğini, hastaneye kaldırıldığını söyledi.

O an, uzun zamandır hissetmediğim bir korku kapladı içimi.

Arabaya atladım, yolda neredeyse hiç durmadan Karadenizin kıvrımlı yollarında ilerledim. Hiç bitmeyen bir yol gibi geliyordu. Hep, Keşke daha sık arasaydım, keşke o bayramlarda yanında olsaydım diyordum kendi kendime.

Şehre vardığımda, hastanenin koridorunda annemi eski bir bankta otururken buldum. Bir anda küçülmüş, on yıl yaşlanmış gibiydi. Babam hastane odasında, hareketsiz yatıyordu. Doktorların söyledikleri pek umut vermiyordu.

Başında durup ellerine baktım. Çatlamış, nasır tutmuş ellerdi bunlar. Evimizi bu eller kurmuştu; çocukluğumda o eller beni kaldırmış, omzunda taşımıştı.

O anda, içimde bir kırılma oldu. Meğer zamanım varmış, ama ben onlara o zamanı hiç vermemiştim.

Birkaç gün sonra babam hayata veda etti.

Cenaze günü yağmurlu ve soğuktu. Köy aynı bildiğim gibiydi: küçük evler, çamurlu yollar, herkesin birbirini tanıdığı bir yer. İnsanlar omzuma vurup, Baban hep seninle gurur duyardı, diyorlardı.

Bu cümle, her şeyden çok acıttı beni.

Cenazeden sonra birkaç gün daha annemin yanında kaldım o eski taş evde. Akşamlar uzun ve sessizdi, birlikte çay içtik. O hala masayı iki kişilik hazırlarken, evde artık yalnız kalmıştı.

Birden aradaki mesafenin, onların oyaladığım yalnızlığının ne kadar derin olduğunu anladım.

Ben şehirde başarı ve para kovalarken, onlar yalnızca beni görmek istemişlerdi.

O günden sonra hayatım değişti. İşimi bırakmadım ama kendimi yalnızca ona adamaktan vazgeçtim. Köye daha sık gitmeye başladım, anneme elimden geldiğince yardımcı oluyorum.

Bazen, evin önünde bankta oturup babamın bir zamanlar her gün uğraştığı bahçeye bakıyorum. Düşünüyorum da; insan, bazı şeylerin değerini geç ve zor anlıyor.

Bu garip rüya gibi hikayeden öğrendiğim şey çok basit:

İş, para ve başarı bekleyebilir. Ama seni seven insanlar, seni bekleyemez.

Rate article
Lifequest
Birkaç yıl önce, başarının yalnızca para ve statüyle ölçüldüğüne inanan bir insandım. İstanbul’da bir inşaat firmasında çalışıyor, kendimi kanıtlama hırsıyla yaşıyordum.