Kocamın tokadından sonra hiçbir söz etmeden, çocukları topladım ve evden çıktım. Kaynanam ve görümcem sevinçten neredeyse davul çalacaktı; nihayet “gereksiz” gelinden kurtulduklarını sanıyorlardı… Ama sevinçleri duman gibi dağılıp gitti, çünkü…
Bir insan, ailesinin kendisi hakkında gerçekten ne düşündüğünü ancak bir telefon konuşmasına kulak misafiri olunca öğrenirmiş. Şu acı gerçek, bir hırsız gibi hayatına paldır küldür dalar; götürdüğü şeyler para, eşya değil, sadece hayallerimiz, hayal ettiğimiz huzurdur. Ve geriye, dün “aile mutluluğu” dediğimiz yerde bir avuç soğuk kül bırakır.
Zamanın üzerinden epey geçti, fakat o günü hâlâ bütün detaylarıyla hatırlıyorum. Evime, elimde ağır poşetlerle dönüyordum. Poşetlerden birinin ucundan taze bir somun uzanıyordu. İstanbul sonbaharında, akşam serinliği havayı hafifçe sarsarken içimde, evin huzurunu düşünerek bir sıcaklık hissediyordum. Kapının önünde, yaşanmışlığın izini taşıyan ahşap tokmağa kulak verdim. Kapının ardından kızım Durunun neşeli kahkahaları, kardeşi Doruka anime filmi anlattığını duydum. Küçük bir telaşla kalbim hızlandı. Demek kocam Mert, çocukları kreşten almıştı. Nâdir olurdu bu; genelde bu işi ben, iş ve ev arasındaki yoğun koşturmacamda bir köşe olarak hallederdim.
Anahtarı kilide taktığımda, bir ân başka bir gerçekliğe giriş yapacakmışım gibi hissettim. Kapıyı açınca bir süre olduğum yerde kaldım. Mert mutfakta, sırtı dönük halde duruyordu. Omuzları, ince gömleğinin altında gergindi. Tavada yumurta cızırdıyordu, masada mavi-beyaz bir masa örtüsü üzerinde domates ve biber dilimleri, maydanozla süslenmiş halde tabakta duruyordu.
Hoş geldin, dedim paltoyu çıkarırken. Havada bir huzursuzluk asılıydı.
Toplantı iptal oldu, dedi Mert, hâlâ arkasını dönmeden, sanki haber spikeri gibi soğuk bir sesle. Ben de çocukları almak istedim. Sürpriz oldu mu?
Odalardan Duru fırtına gibi koştu, bacaklarıma sarıldı.
Anne! Babam az önce bize yeni bir çizgi film açtı. Ejderhalı! Sonra da Bugün sofrada şahane yumurta var! dedi!
Gülümsedim, parmaklarım Durunun saçlarında kaydı. Son haftalarda Mertin çocuklarla vakit geçirmesi bir umut kıvılcımı olmuştu bende. Evliliğimiz altı yıl sürmüştü. Bu duvarlar, çocuk sabunu ve anneannemin elmalı kekinin kokusunu hâlâ barındırırdı. Anneannem Selma Hanımın üç yıl önceki vefatı, bana sadece bir ev değil, gerçek anlamda bir yuva bırakmıştı. O sıcaklığı, her parkeye ve tavana dokusa işlemişti. Mertle evlendikten yarım yıl sonra bu daireye taşındık; başlarda yeni bir hayatın, birliğin zarif başlangıcı gibi gelmişti.
Her şey başta mükemmeldi. Mert nazikti, iş bölüşür, her konuda fikrimi alır, perde seçimi veya tatil planı olsun bana danışırdı. Ekip gibiydik. Ama son senede içimize görünmez bir paslı dişli girdi sanki. Mert annesine daha sık gitmeye başladı ve her dönüşte daha sessiz, içinde öfke biriktirmiş biri oluyordu.
Mertin annesi, Nuriye Hanım, Beşiktaşta eski taş bir apartmanda, kızı Elifle beraber yaşıyordu. Elif lüks bir güzellik salonunda çalışıyordu, soğuk tebessümlü, mesafeliydi. Onunla yakınlık kurmaya çalıştım ama her seferinde yüzüm nazik ama kalın bir buz tabakasına çarpıyordu.
Nuriye Hanım ise en baştan beni oğluna layık görmediğini belli etmişti. Bak, kızım, derdi, iri broşunu düzelterek, evin reisi erkek olur. Kadın dediğin laf dinler, akıl vermez. Özellikle torunlar doğunca bu nasihatlar arttı.
Duruşun fazla çatlak, dedi kaynanam aile sofralarında, kelimeleri havada uzun süre asılı kalan bir zehir gibi bırakıyordu. Mert huzur bulmalı, erkek baş olmalı. Sen de her şeye karışma.
Teyze, biz birlikte karar veriyoruz, diye karşılık verirdim.
Birlikte dediğin, son karar erkekten yana olunca olur, burnu havada Elif hemen eklerdi. Sen kardeşimi parmağında oynatıyorsun. Başarılı erkek, seninse evinde ek oluyor!
Sessizce başımı sallar, içimden ortak karar derdim. Biz aile inşa ettik, bu ne dikte idi?
Ama zehir, Mertin damarlarına yavaşça işlerken onda gerginlik, her fırsatta tartışma başlattı. Koltuk değişelim desem bin bahane bulurdu; Duruya jimnastik yazdırmak isteyince hemen kestirip atardı: Paramız yok, sen hiç bilmiyorsun galiba!
Sen hep bana karşısın, dedim bir akşam, Duru ile Doruk odalarında sessiz olduğu bir an.
Karşı değilim, diye homurdandı Mert, gözleri telefonda; Ama artık bana sormadan her şeyi kendi başına hallediyorsun.
Halbuki hep sana danışıyorum! diye karşı çıktım, yanaklarım yanıyordu.
İşte! Tam da bundan bahsediyorum, dedi bakışlarında öfkeyle. Hep senin elin inisiyatifte! Ben ne yapıyorum bu evde? Ben sadece mobilyayım!
Bu cümleler, Mertin değil, annesinin tonuyla döküldü ağzından. Bir hafta sonra yine annesine gitti. Gece yarısı eve döndü, kapıyı öyle sert çarptı ki camlar titredi. Mutfakta, bir kelime etmeden oturdu. Ben arkasından gittim, yüreğim sıkışık.
Ne oldu? Konuşalım, dedim.
Hiçbir şey yok, diyerek dolabı açtı, bu evde yok sayılıyorum! Eşyadan farksızım!
Ellerimi göğsümde kavuşturdum, kendimi korumaya çalışır gibi.
Bunları sana kim söylüyor?
Kimse demiyor! bağırdı. Her şeyin sahibi sensin! Ev, para, kararlar! Misafir gibiyim sanki!
Para ve ev ortak, Mert, titrek bir sesle söyledim. Biz aileyiz, çocuklarımız için yaşıyoruz.
Gerçekten mi? yaklaştı, sesi yükseldi. Ama hiçbir belgede adım yazmıyor! Arkadaşlara bir kere “kendi evim” diyemedim!
Çünkü bu ev anneanemden bana kaldı! sesim neredeyse çığlığa dönüyordu. Bunu baştan konuşmuştuk!
Senin dediğin oldu, tartışma bile olmadı! diye kükredi.
Dışarıdan bakınca, artık kocamı değil, bir kuklayı görüyordum.
Şimdi tartışmayalım, dedim. Yarın konuşuruz.
Gayet sakinim! diye bağırdı, koluyla masadaki bir bardağa çarpıp yere düşürdü. Bardak, eski sevgilerin cam kırıkları gibi yerlerde parça parça oldu.
Geriye çekildim, artık korkuyla. Gözlerinde bir anlık bir pişmanlık parladı ama yine yutuldu, yerini daha büyük bir sinir aldı. Odaya geçip kapıyı çarptı.
Evdeki sancı, üzerimize kara bulut gibi çöktü. Daha da çok annesine gider oldu; her dönüşte duvarları daha da kalınlaştı. Konuşmaya çalıştım, ya sessizliğe gömüldü ya da keskin cevaplar verdi.
Bir akşam, çocuklara masal okurken telefonum çaldı: Nuriye Hanım yazıyordu ekranda.
Kızım, nasılsınız? Torunlarım iyi mi?
İyiyiz, sağ olun.
Mert gelmedi mi?
İşi vardı, gecikti.
Bak aklıma geldi Evi Mertin adına versen diyorum, sembolik olur. Erkek adam kendini biraz sahip hissetsin, yuvanın kralı olsun!
Kelimenin tam anlamıyla dona kaldım.
Nuriye Hanım, bu ev bana anneanemden hatıra. Burada ailecek oturuyoruz. Neden devredeyim ki?
Amanın, kızım! Erkek adam olur da başının üstünde çatısı olmaz mı? Adam rahat olsun ki aileniz mutlu olsun.
Karşılıklı destekle yuvayı ayakta tutuyoruz, konu kapanmıştır, dedim.
Birden sesi buz gibi soğudu:
O zaman oğlumun o huzursuz haline şaşırma. Sen ellerinle erkekliğini zedeliyorsun. Sahibi kim, göstermek istiyorsun!
Dayanamadım, telefonu kapattım. Elllerim, telefonun kasasına zor tutunuyordu. Artık her şey apaçık ortadaydı. Nuriye Hanım, adım adım, Mertin zihninde bana karşı zehirli bir fikir işliyordu.
Yarım saat sonra, Mert eve geldi. Bahsetmek istedim, fakat o elini salladı:
Annem haklı, dedi soğukça. Sen beni adamdan saymıyorsun. Değer vermiyorsun.
Nasıl olur? Biz hep birlikte karar verdik! dedim, sesim kısıldı.
Yok, dedi, Her şeyi sen yaptın, ben kenarda oturdum.
Annen seni manipüle ediyor, dedim.
Annem hakkında böyle konuşma! diye haykırdı, sesi evde yankılandı.
Bir adım geri attım. Gözlerindeki öfke kontrolsüzce ateş saçıyordu, elleri yumruk olmuştu.
Lütfen sakin ol, çocuklar uyanacak, dedim fısıltıyla.
Umurumda değil çocuklar! kükredi, kelimeleri bıçak gibi saplandı. Beni hiçe çevirdin!
O an üzerine saldırdı; omzumu yakalayıp kendine çekti ve kapı pervazına çarptım. Sırtımda bir sancı, gözüm karardı. O bir anlık sessizlikte nefesleri duyuluyordu sadece. Kısa bir bakış ardından odasına gitti, kapıyı çarptı.
Yerimde, sırtım duvara yaslı, donakaldım. Yanık gibi yandı sırtım ama bundan daha fazlası, içime açılan kara bir boşluktu. Altı yılda ilk defa el kaldırmıştı. Düğünde ellerimi tuttuğu, Duru doğarken şefkatle başımı okşayan o el…
Birkaç dakika kendime come to, çocukların odasına gittim. İkisi birden mışıl mışıl uyuyordu. Durunun yanağına dokundum, sessizce ağladım.
Mert ertesi sabah hiç konuşmadan çıktı gitti. Geri dönmezdim ben de. Tüm gün, bir robot gibi eşya topladım.
Akşam geldiğinde, valizler ve iki çocuk, kapıda hazırdık.
Nereye? dedi Mert, şaşkın.
Gidiyoruz. Annemlere.
Ne demek gidiyoruz?
Dün bana vurduğun için, dedim soğukkanlıca. Çocuklarımın böyle bir ortamda bir gün daha büyümesini istemiyorum.
Yüzü bembeyaz oldu.
Özür dilerim, Sude… Sadece öfkelendim…
Hiçbir bahane kabul etmiyorum. Seçimini yaptın. Artık annene sığınırsın.
Böyle gidemezsin!
Giderim. Bu ev benim, ama bu çileyi çekemem. Eşyalarını toplayacak vaktin var.
Çocuklarımın gözlerinden sevinç okunuyordu:
Anne, gerçekten anneanneme mi gidiyoruz?
Evet kuzum, gerçekten gidiyoruz, dedim, boğazım düğüm düğüm.
Çıktık, arkamı dönmedim. Taksiye binip yeni bir hayata doğru giderken, Mert pencereden uzun süre baktı. Telefonum titredi, Nuriye Hanım:
Kızım, helal olsun! Aferin kararına, dedi neşeyle.
Arka planda Elif:
Ev boşsa, ben geçeyim mi anne, dedi.
Birden sesiyse soğuyup keskinleşti:
Duru ve Doruk babalarında olsa daha iyi. Bırak çocukları burada, onları kendinle mahvetme!
Telefonu yüzüne kapadım. Yapbozun her parçası tamamlandı: Beni yollarken asıl dertleri evimdi, çocuklarımdı. Ama sevinçleri benim için güç kaynağı oldu.
Ertesi gün çocukları kreşe bırakıp, karakola gittim. Anne babam “aileyi düşün, büyütme” dediler. Dinlemedim. Şiddet cezasız kalmamalıydı.
Komiser, yaş almış, anlayışlı bir adamdı. Beni dinleyip kadın polis Müjgan Hanıma yönlendirdi.
Baştan anlat, dedi.
Anlattım, psikolojik şiddeti, annesinin telkinlerini, o geceyi ve morlukları bir bir anlattım. Müjgan Hanım her şeyi kaydetti.
Hemen bir darp raporu al, dedi, ardından başvurunu tamamlarız.
Sağlık ocağına gidip raporu aldım, öğleye kadar tüm resmi işlemler bitti.
Eşinizi ifadeye çağıracağız, dedi Müjgan Hanım. Üzerinize gelmeye çalışacaklar, geri adım atmayın.
Geri adım atmam, dedim kendime söz vererek.
Üç gün sonra Mert, çağrılınca çıldırdı:
Dava mı açtın bana? Akıl alır iş mi bu!
Evet, dedim.
Ne yaptığını biliyor musun? Hayatım, kariyerim mahvolacak!
Annene kulak vereceğine biraz düşünseydin, dedim.
Özür dilerim, Sude! Bir daha olmayacak!
Artık çok geç, dedim. Çocuklarım ve kendim için doğru olanı yaptım.
Bir sonraki arama Nuriye Hanım’dan geldi. Bu kez sesi buz gibi:
Sude, oğlumu hapse mi attıracaksın?
Sadece kendimi koruyorum.
Benim oğlum asla yapmaz! Hep senin oyunların!
Darp raporu var, deyip kapattım.
Ertesi gün Nuriye Hanım ve Elif dedikoduya başladı. Komşuları tek tek gezip, beni “mirasçı zalim ve entrikacı” diye ilan etti. Komşular, yıllardır gördükleri sakin beni iyi tanıyordu. Hiçbiri dedikodulara inanmadı.
Mahkeme uzaklaştırma kararı verdi. Mert ancak ailemin yanında çocukları görebildi. Duruşma çıkışı Mert bitmiş haldeydi. Nuriye Hanım:
Böyle olacağını söylemiştim, dedi, anneni dinlemeliydin, şimdi gör gününü!
Ben ise eve dönüp çilingir çağırdım. Yeni bir anahtarın tıkırtısı, yepyeni bir başlangıç gibiydi. Eski anahtarı çöpe attım; geçmişi de öyle yaptım.
Bir hafta sonra kapıya yine dayanıp zorluk çıkardılar.
Aç kapıyı Sude! Konuşmamız lazım!
Hemen polisi aradım. Komiser yanıma geldi.
Nuriye Hanım, uzaklaştırma kararı var. Lütfen çekilin.
Oğlumun evi bu!
Hayır, bu Sude Hanımın evi, dedi kararlı bir sesle.
Elimde mahkeme kararları ile, bana yasal koruma sağlayan bir devlet vardı artık.
Uzun, sancılı bir boşanma süreci başladı. Mert avukatıyla evden ve eşyadan pay istedi. Ama belgeler, tüm masrafların ailem tarafından karşılandığını ortaya koydu. Otomobil de evlenmeden alınmıştı. Paylaşılacak bir şey yoktu.
İki ay sonra yeniden aradı:
Buluşalım, konuşalım, dedi.
Hayır, dediğim tek cevaptı. Sadece avukatımla irtibat kurabilirsin.
Rica ediyorum Barışmamızı istiyorum
Zaman geçti, Mert, sonbahar rüzgârı gibi kapandı eski defterler. Annene güvendin, aileni değil beni korudun.
Ama çocuklar…
Yalnızca annemle babam eşliğinde görebilirsin.
Bir daha aramadı. Nuriye Hanım beni tanıdıklar vasıtasıyla uzlaşmaya çağırdı, ama ben adım kadar kararlıydım.
Aylar sonra boşanma tamamlandı. Mert gelmedi bile. Nafakası otomatik bağlandı. Mahkemeden çıkınca kışın soğuk havası ciğerlerime doldu ama huzurla… İçimdeki boşluk artık kasvet değil, yeni bir hayata nefes olan bir alan olmuştu.
Duru ve Doruk yeni hayata adapte oldu. Mert nafakasını ödemekte zorlansa da, nadiren, ailem denetiminde, çocukları görebildi; aradaki mesafe hep vardı.
Nuriye Hanım ve Elif artık hayatımda yoktu. O kirli oyun, büyük bir çatırtıyla çöktü. Mahalleden dışlandılar. Elifin, başka bir şehre gelin gittiğini bir arkadaşım haber verdi. Mert kendi başına, tek başına kaldı, ay sonunu zar zor getiriyordu.
Karlı bir kış akşamı, mutfakta bir fincan salep yudumlarken telefonumda arkadaşımın mesajı: Merti gördüm, çok yaşlanmış, mahzun markette dolanıyordu. Elif de nişanlandı, taşınıyor.
Hafif bir gülümseme belirdi yüzümde. Elife mutluluklar olsun, kendi oyunlarından uzakta. Mert ise kendi seçimlerinin bedelini ödüyordu artık.
Cama yaklaştım, çocukların odasına baktım. Duru ve Doruk, elleri kenetlenmiş, huzur içinde uyuyorlardı. Örtülerini düzelttim, saçlarını öptüm ve sessizce çıktım.
Bu huzur işte paha biçilmez olan buydu. Bunu, omurgamı kapı pervazına vurarak hissettim. Doğru olanı yaptım: Çekip gittim ve mücadeleden vazgeçmedim.
Kendi odamda yatağa uzandım, gözlerimi kapattım. Yarın yeni bir gün. Bağrışlar, suçlamalar, korku olmadan. Sadece ben, çocuklarım ve hayatımız. Bu sessizlik, kazanılmış bir özgürlüğün ta kendisiydi.



