Kocama Habersiz Geldim ve İşte Neden İşte Geç Kaldığını Hemen Anladım

Eşimden habersiz çıktım geldim; neden her akşam işte kaldığını daha kapıdan anladım.

Yirmi üç yıldır, Zeynep Demir evde çorbasını pişirdi, gömlek ütüledi, kayınvalidesine katlandı üstelik onun o meşhur İsmail çocukken irmik tatlısını bayıla bayıla yedi lafına da Yirmi üç yıl boyunca, kocasının işte geç kalmasına hep mantıklı bir açıklama buldu. Olur böyle şeyler dedi kendi kendine. Aylık raporlar, toplantılar, ani çıkan işler Her şey mantıklı, her şey kabul edilebilirdi.

Ama içinden bir şey koptu bir gün. Birdenbire olmadı elbette. Başta, telefonu açmıyor diye düşündü: Yoğundur nasılsa. Sonra akşam yemeği üçüncü kez soğudu. Sonra yeni bir parfüm çiçeksi bir koku Zeynepin ona almadığı.

O hiç kavga eden biri olmadı, hele de küçük sebeplerle never kavga etmez. O, gecenin iki buçuğunda tavana bakıp bekleyen, sonra sabaha karşı kararını veren, paltoyu giyip evden çıkıp giden tiplerdendi.

Bu kez de aynısı oldu.

Yolda, en yakın arkadaşı Şuleyi aradı. Şule beklenen soruyu sordu:

Zeynep, ne gerek var şimdi? Gidip de ne bulacaksın ki? Sonra daha beter olacaksın.

Zaten beterinin beteri olmaz artık, dedi Zeynep ve kapattı.

İsmailin ofisi, Ankaranın göbeğindeki bir plazanın üçüncü katındaydı. Burasını iyi bilirdi, yıllar önce bir şirket yemeğinde, sonra da unuttuğu kimlik kartını getirdiğinde uğramıştı. O günler güvenlikçi ona, bölüm müdürünün eşi olarak saygıyla bakmıştı.

Saat yediye yaklaşıyordu. Otopark neredeyse boştu. Çoğu pencere karanlıktı.

Biri hariç.

Arabadan inip yukarı baktı. Tam karşıdan üçüncü katta, en sağdaki pencere; İsmailin odası. Işık yanıyor. İçeride iki gölge var.

Hareket etmedi Zeynep. Olduğu yerde kaldı.

Sonra telefonu çıkardı, eşini aradı.

Bir, iki, üç, dört Açılmıyor

O sırada camda gölgeler birbirine yaklaştı.

Beşinci zil de sonuç vermedi. Sesli mesajdan:

Şu anda ulaşılamıyor

Telefonunu cebine koyup içeri yürüdü.

Güvenlik görevlisi başını ekrandan kaldırdı, sanki Zeynep ondan arama izni istemiş gibi baktı.

Kime geldiniz?

Demire. İsmail Demir. Üçüncü kat.

Kayıtlı mısınız?

Zeynep gözlerini ona dikti. Sakin ve net. Bir duvar gibi; sonunda nasıl olsa aşılması gerekecek.

Ben eşiyim.

Güvenlikçi, Ahmet, bunu birkaç saniye sindirdi. Sonra panelde tuşlara bastı. Bekledi.

Açmıyor.

Biliyorum, dedi Zeynep. O odasında.

Ahmet içinden tereddüt etti. Bir yanda prosedür, öte yanda müdürün eşi Eşler hep böyledir, sonra kimseye anlatamazsın.

Geçiniz, lütfen, deyince, Ahmet turnikeden elini çekti.

Üçüncü kata çıkınca, gri halılı uzun bir koridor. Zeynep yürürken aklı Şuleye gitse de keşke hiç gelmeseydim, cafeye uğrayıp bir Türk kahvesi içseydim dedi. Kendine bir çeki düzen verse miydi? Artık geçti, ne hali kaldıysa o.

Koridorun ucunda İsmailin odası. Kapı tam kapanmamış, çerçevesinden bir ışık sızıyor. İçeriden sesler geliyor.

Zeynep iki adım kala durdu.

Kadın gülüşü Hafif, neşeli. Sanki dünyadaki en güzel şaka yeni anlatılmış gibi.

Sonra İsmailin sesi. Zeynep dinledi. Otuz saniye Bir dakika Eller buz, yanaklar ateş.

Sonra kapıyı itti.

İsmail masanın ucunda; masa başında değil, köşe başında, kendisine pek yakışır edayla, yanında genç bir kadın, elinde kağıtlar. Kadın otuz sekizlerinde, hoş, saçları düzgün toplanmış.

İkisi de kapıya baktı.

O kadar uzun bir sessizlik oldu ki, artık kelimesiz de ne olduğu anlaşılır.

Zeynep? dedi İsmail. Ve bu iki hecede hem şaşkınlık, hem korku hem de, en kötüsü, hafif bir huzursuzluk vardı. Hani sanki işine birisi çomak sokmuş gibi.

İyi akşamlar, dedi Zeynep.

Kağıtlı kadın geriledi; bir, iki adım Sonra pencereye baktı, sebepsiz.

Hiç haber vermedin mi? İsmail masadan indi, normalleşmeye çalışır gibi yüzüne bir ifade yerleştirdi, tam beceremedi.

Aradım, dedi Zeynep. Açmadın.

Yoğundum, görüyorsun işte.

Görüyorum, dedi Zeynep kısaca.

Görmemek imkânsız Gömleğin üst düğmesi çözülmüş. Masada iki çay bardağı, birinde ruj izi. Kadın, kağıtlarını nereye koyacağını bilemedi, sağa sola çevirdi.

Bu, Esra, yeni proje yöneticim, dedi İsmail. Düz, sakince, her şeyi açıklayan bir sesle. Tam suçlu sesi.

Tanıştığımıza memnun oldum, dedi Zeynep.

Esra da sonunda kağıtları masaya bıraktı, gülümsedi, fazla bir samimiyet katmadan. Zeynep ona kızamadı. Sonuçta İsmaile onur sözü veren o değildi.

Ben müsaadenizle çıkayım, dedi Esra.

Evet, iyi olur, dedi Zeynep.

Esra çıktı. Nazik bir kadın.

Koca oda, iki insan, bir sessizlik Dışarıda boş otopark, sokak lambaları, yabancı arabalar.

Niye geldin şimdi, dedi İsmail. Soru değildi, sitemdi.

Zeynep, rujlu bardağa baktı, sonra kocasına.

Neden telefonunu açmadığını öğrenmek için, dedi o sakinlikle.

Yoğundum işte, anlattım.

Anlattın.

Sessizlik.

Zeynep, lütfen, büyütme Çalışıyoruz. Bu iş görüşmesi.

Saat yedide.

Evet, saat yedide! Olabilir, iş yoğun, ne anlıyorsun sen bundan?

İsmail yükseldi, ikna etmek ister gibi, biraz da kızar gibi. Yüksek sesle konuşmak bahanenin yerini alsın istercesine Zeynep yirmi üç yılın tecrübesiyle anlamıştı bile.

Hiçbir şey demedi. Ona baktı.

O an İsmailin içinden bir şeyler koptu. Çünkü normalde Zeynep ya ağlayacak, ya özür dileyecek, ya çekip gidecekti. Şimdi ise suskun bir kararlılıkla bakıyordu.

Hadi eve gidelim, dedi sonunda. Orada konuşuruz.

Gidelim, dedi Zeynep.

O, önden çıktı; koridordan geçerken bu kadar net düşüncelere sahip olması şaşırttı kendini. Sade, buz gibi bir netlik.

Her şeyi açıkça gördü. Şimdi ne yapacağına karar vermek zorunda.

Eve kadar sus pus gittiler.

İsmail yola bakarken, Zeynep sokak lambalarına, nemli asfalta, pencereyi aydınlatan yabancı yaşamların içine daldı. Her pencerenin arkasında bir başka mutfak, bir başka koca, bir başka Esra… Belki bazılarında hâlâ yoktur, ya da bir zamanlar vardı.

Asansörde, İsmail beşinci kata bastı. Zeynep, şimdi evde, klasik yoğunluktan yanlış anladın açıklamasını bekledi. Her şeyi anlatmaya ne de hevesliydi İsmail, Zeynep bilirdi bunu.

Eve girdiler. İsmail salonun ışığını açıp montunu astı; hep düzgün asardı ve bu huyunu Zeynep hep huzursuz edici bulurdu, bugün daha da fazla.

Zeynep, bir dinle.

Dinliyorum.

Zeynep mutfağa geçti. İsmail, duvara yaslanıp elleri cebinde kaldı.

Zeynep, hiçbir şey olmadı.

Peki.

Biz işi konuşuyorduk gerçekten.

İyi, İsmail.

Bana inanmıyorsun.

İnanmıyorum.

Bunu beklemiyordu. Gözyaşı, bağırış, hatta tabak çanak fırlatma, bunların hiçbirini Zeynepten görmemişti. En başından beri sakin inanmıyorum ise kesinlikle şaşkındı.

Neden? dedi.

Çünkü içeri girdiğimde yüzünü gördüm, dedi Zeynep. Bana, seni rahatsız eden biriymişim gibi baktın.

Öyle bir şey yok!

İsmail, dedi. Yirmi üç yıldır tanıyorum seni. Senin heyecanlı olmanı, hoşlandığını, benimle karşılaştığında mutlu olmanı bilirim. Bugün gördüğüm bambaşka bir şeydi.

Sessizlik.

Zeynep, kuruyorsun bunları.

Belki, dedi omuz silkti. Ya üç ay önce başlayan o koku ne? O parfüm? Hep ben seçerdim, hiç böyle bir koku taşımadın.

Ben aldım onu.

İsmail bir an durdu. Yüzündeki huzursuzluk gerçekti.

Zeynep, cidden söylüyorum, önemli bir şey yok

Önemli bir şey yok, dedi Zeynep ağırdan alarak. Ama bir şey oldu, küçük de olsa.

Onu demedim!

Şimdi söyledin aslında.

İsmail ellerini yüzüne kapadı; Zeynep bu hareketi iyi tanır; mahcup olunca hep yapardı.

Zeynep, dedi sessizce, nasıl anlatsam bilmiyorum. Onunla konuşmak kolay geliyor bana. Genç, başka bakıyor bana. Aptalca biliyorum ama

Doğru, ama dürüstçe, dedi Zeynep.

Ciddi başka hiçbir şey olmadı, gerçekten.

Ama olabilirdi.

İsmail suskun kaldı. Bu sessizlik, her şeyden daha çok şey anlatıyordu.

Zeynep içinden bir listeye tik attı sanki.

Tamam, dedi.

Hemen karar verme, Zeynep.

İsmail, sesi masanın yüzeyi gibi dümdüzdü. Ben acele etmiyorum, üç ay boyunca izledim seni. Kaybolan telefonlar, yabancı kokular, bana eşyaymışım gibi bakışların Hepsini izledim. Bitirdim içimde.

Ona bakmadı bile. Yere baktı, sustu.

Bir şey daha söyleyeceğim, devam etti Zeynep. Lütfen sonuna kadar beni dinle. İzah yok, itiraz yok. Sonra ne istersen söyle.

İsmail başıyla onayladı.

Hiçbir fırtına koparmayacağım. Bağırmayacağım, ağlamayacağım, tabakları fırlatıp kırmayacağım. Ama şunu bil: Bundan sonra hiçbir şey olmamış gibi davranmayacağım. Yirmi üç yıl sustum, anlamazdan geldim, soru sormadım huzurun kaçmasın diye. Bu bitti.

İsmail gözlerini kaldırdı.

Ultimatom mu bu?

Hayır. Sadece gerçeği söylüyorum sana. Senin için ne önemli, kararını ver. Şimdi.

İsmail uzun süre sessiz kaldı. Sonunda sessizce fısıldadı:

Zeynep Ben aptalmışım.

Evet, dedi Zeynep. Ama bu soruma cevap değil.

Zeynep o gece Şuleye gitti.

Çantasını hızlıca, sessiz sedasız topladı. İsmail, yatak odasının kapısında, ne kadar sürer diye bakıyordu.

Çok mu kalacaksın? dedi.

Bilmiyorum.

Zeynep

İsmail, dedi fermuarı çekerken. Düşünmen lazım. Benim de öyle. Herkes kendi başına bir düşünsün.

İtiraz etmedi. Zeynep bunun çok şey anlattığını düşündü.

Şule, kapıyı açtı. Zeynepe baktı, çantaya, Zeynepin yüzüne Hiçbir şey sormadı. Sadece çay demledi. Yirmi yıllık dostluk bunun içindi.

İki kadın mutfakta sabaha dek oturdular. Şule çoğunlukla dinledi, bazen birkaç kelimeyle sessizliği hafifletti.

İsmail üçüncü gün aradı. Ne savunmaya çalıştı, ne de mazeret üretti. Sadece kısa ve netti:

Zeynep, dönmeni istiyorum. Bir şeyleri anladım.

Neyi?

Aptal olduğumu Gerçi bu cümleyi çok fazla tekrar ettim, değeri kalmadı artık. İspatlamak istiyorum.

Zeynep sustu.

İyi, dedi.

Cuma akşamı eve döndü. Mutfağın masasında fazla haşlanmış pancarlı çorba; İsmail her zaman fazla haşlardı, az olmasın diye korkusundan. Yanında telaşla alınmış belli, hafif utangaç bir çiçek buketi.

Zeynep çantasını bıraktı. Çorbaya baktı. Sonra bukete.

Pancarları fazla pişirmişim, dedi İsmail arkasından.

Fark ettim.

Ama genel olarak iyi oldu sanki.

Bakalım, dedi Zeynep.

Ellerini yıkamaya gitti. Hayat da böyleydi işte. Bazen pancar fazla haşlanır, bazen tam kıvamında olur. Farkı bilmek ve yirmi üç yıl boyunca susmamak gerek.

Yeni yazılardan haberdar olmak için abone olmayı unutmayın!

Rate article
Lifequest
Kocama Habersiz Geldim ve İşte Neden İşte Geç Kaldığını Hemen Anladım