Eşim maaşının bir kısmını benden gizledi, ben de artık kendi paramla eve market alışverişi yapmıyorum

Hakan, evde ayçiçek yağı bitmiş, çamaşır deterjanı da ancak bir kez daha yetecek, dedi Eylül, mutfak önlüğünün ucuyla ellerini silerek kapının eşiğinde durdu. Marketten bir uğramak lazım, epey birikmiş liste.

Hakan, televizyonun karşısında, Beşiktaş’ın derbi maçıyla göz göze, gözlerini ayırmadan omzunu sinirle silkti.

Eylül, durumun farkındasın, dedi. Fabrikada yine maaş gecikti. Şef bu ay ikramiye falan bekleme dedi. Geçen gün verdiğim iki bin lirayla idare et biraz daha.

Eylül içini çekti, yine aynı laf… “İdare et.” Son altı aydır sürekli aynı şey; sanki ev ekonomisi lastikmiş gibi çek çekebildiğin kadar… Usulca döndü mutfağa, buzdolabını açıp çaresizce tek başına duran bir turşu kavanozu ve dibinde dünden kalma sebze çorbasından başka bir şey olmayan tencereye baktı. Çorba da tavuk sırtından; haftalardır doğru dürüst et almamışlardı.

Eylül, şehir polikliniğinde başhemşireydi. Maaşı düzenliydi ama pek fazla değildi. Eskiden Hakan güzel para getirirken, hayatları fena değildi: Yılda bir Akçaya ya da Kuşadasına giderler, kıyafet alırlar, buzdolabı dolu olurdu. Ama sonra, Hakanın anlattığına göre, işyerinde kriz çıkmıştı, maaş kırpılmış, ikramiyeler kesilmiş; şimdi eve getirdiği para ancak elektrik, su ve Hakanın arabasına benzin almaya yetiyordu.

Evin tüm mutfak ve temizlik gideri Eylülün sırtında kalmıştı. Hafta sonu dahi nöbet tutmaya başlamıştı, ayın sonunda ucu ucuna yetirsin diye. Hakan ise işten gelip koltuğa yığılıyor, dünyaya kızıp üç çeşit akşam yemeği, çay üstüne meyve istiyordu.

İdare et… diye tekrar etti Eylül, yağ şişesine bakarken. Daha nereye kadar çekeyim, bir gün kopacak.

Ertesi gün, iş çıkışı yine markete uğradı. Et reyonunda uzun uzun dana pirzola ve rosto etlere bakıp, sonunda ucuz olan tavuk taşlığı aldı. Sütle uzun uzun haşlarsan idare ederdi… Kasada cüzdanında kalan son kuruşu da bozuk parayı sayarak verdi. Avans gününe üç gün vardı, cüzdanı bomboştu.

Akşam, taşlıklar ocakta tıkırdarken, Eylül antrede toz almaya karar verdi. Hakan, güzel bir yemek ve iki kutu biradan sonra hani tasarruf ettim dediği bozukluklarla aldığı çoktan uyumuştu.

Eylül, Hakanın ceketini askıya düzeltirken, iç cepte bir şey hissetti. Bilerek ceplerini karıştırmak istememişti ama yıkama öncesi kontrol etme alışkanlığı kazayla devreye girdi. Eliyle kıvrılmış bir kağıt hissetti ATM fişi. Bugün saat 18.45te alınmış. Açtı ve bir an başı döndü.

Hesap bakiyesi: 345.000 TL.

Yanlış gördüğünü sandı. Ama rakamlar netti. Hemen üzerinde son işlem: Maaş yatırıldı: 78.000 TL.

Yetmiş sekiz bin! Eve getirdiği ise iki bin! Hepsi bu demişti…

Sessizce antredeki pufa oturdu. Kafası uğulduyordu. Geçen ay, su alan eski çizmeleriyle dolaştığını, çünkü Hakan Dayan biraz, hiç paramız kalmadı dediğini düşündü. Dişçiye gitmek yerine ağrı kesiciyle idare ettiği geceleri, tavuk sırtı ve taşlıklarını hatırladı.

Sindire sindire yakan bir öfke ile karışık ihanet; proktik sabunundan, çay poşetinden, her şeyden kısmıştı… O ise gizli gizli yüz binler biriktiriyordu. Neyin için? Yeni araba? Başka biri için mi? Ya da sadece bencillik…

Çeki yerine koydu. Odaya dalmak, suratına çeki fırlatmak, bardak kırmak istiyordu ama kendini tuttu. Kavga çözmezdi. O yine bahane uyduracaktı sürpriz diye, yanlışlık olmuş diyecekti…

Başka türlü yapmalıydı.

Mutfakta ocağı kapattı. Pişmiş yemek kutuya kondu, toplu buzdolabına değil, kendi iş çantasına kaldırıldı.

Madem para yok, ben de yokmuş gibi yaparım, dedi sessizce.

Sabah erken çıktı. Hakana kahvaltı hazırlamadı. Masaya boş tabak, üstüne not: Affedersin, malzemeler bitti. Para da yok. Bir bardak su içersin.

Gün boyu, poliklinikte elini işe verdi, aklı hep akşamda. Öğle arası kantinde, uzun zamandan sonra kendine sadece salata değil, koca bir tas köfte, yanında pilav üstü mercimek ve tatlı aldı. Doydu, mutlu oldu.

Akşam eve yükü hafif, poşetsiz geldi. Eller serbest, omuzlar dik.

Hakan kapıda surat asarak karşıladı.

Nerede kaldın? Açlıktan ölücem. Evin içinde kuş uçmuş, yumurta bile yok. Gittin mi markete?

Soğukkanlıca montunu astı, ayakkabısını çıkardı, odaya geçti.

Gitmedim, Hakan.

Nasıl yani gitmedin? Ne yiyeceğiz şimdi?

Yiyecek bir şey yok. Para yok dedim ya… Avans iki gün sonra. Bugün işte boş çayla idare ettim; sen de idare et. Krizmiş sonuçta.

Hakan şaşkın bakakaldı.

Şaka mı yapıyorsun? Çorba? Ana yemek? Hep bir şey buluyordun!

Fikir kalmadı, hayatım. Havasız köfte olmaz. Kuruş kalmadı, faturalar ve dolmuş param gitti. Bütçe bu, boş.

Hakan öylece durdu, ağzı açılıp kapandı. Her zamanki gibi Eylülün ya arkadaşlardan borç alacağına, gizli kaçak birikimini çıkaracağına ya da mutfak çekmecelerinden bir şeyler bulacağına inanmıştı.

İnanılır gibi değil, mırıldandı. Şimdi ben ne yapayım?

Git su iç. Ya da erken yat, uyurken açlık geçer.

Sinirle kapıyı çarpıp mutfağa gitti. Eylül, paketleri karıştırıp, nemli makarna çıkardı; mutfaktan sadece haşlanmış makarna kokusu geldi. İçinden gülümseyerek Yağı, sosisi olmayan sade makarna… Bütün servetiyle ne güzel! dedi.

Ertesi gün yine aynısı oldu. Poliklinikte güzelce yemeğini yedi, dönerken parkta bir kahveyle pasta yedi. Eve doyup huzurla geldi.

Hakan bu defa şaşkın değil, öfkeliydi.

Ciddiye biniyor bu! İkinci gün aç kaldım! Dalga mı geçiyorsun? Sen mi evin hanımısın kim?

Ben karıyım, Hakan, sihirbaz değil. Para olmadan neyle markete gideyim? Ver paranı, alırım her şeyi, çorba da yaparım, köfte de. Sorun ne?

Kaç kere dedim, yok param! gözü kaçtı.

Bende de yok. Demek ki diyetteyiz. Sağlık için iyi.

Bir ara Hakan gösterişli bir şekilde giyinip çıktı, döndüğünde üzerinde döner kokusu vardı ama elde hiç poşet yoktu. Parası hemen bulunmuştu. Eylül buna dahi ses etmedi.

Bir hafta böyle geçti. Evde soğuk, buz gibi bir hava vardı. Eylül yemek yapmayı, Hakanın bulaşığını yıkamayı, çamaşırını yıkamayı bıraktı.

Deterjan yok dedi gömleğiyle gelince, Para yok, alamam.

Hakan kızdı, kibirlenmeye çalıştı, sonunda siniri bozulup vicdan oynadı.

İyice kaskatı oldun! diye bağırdı Cuma akşamı. Akşamdan akşama çalışıyorum, yorgunum, pislik içinde yaşıyorum! Ne biçim karısın sen?

Ne biçim eşim var ki, bir dilim ekmek ve deterjan alamıyor? Ben de çalışıyorum Hakan. Aynı yorgunluk bende de var. Ama bir şekilde hep ben dertleniyorum.

Çünkü kadınsın! Kadının görevi!

Benim görevim, bana da değer verilirse sevgimi göstermek. Tek taraflı oyun bitti.

Cumartesi sabahı Eylül fırında sucuk ve yumurta kokusuyla uyandı. Mutfakta Hakan, şık bir kahvaltı sofrasında iştahla sucuklu yumurta, domates, dilim peynir ve kahveyle kahvaltı ediyordu.

Eylülü görünce irkildi ama toparladı.

Kalktın mı? Otursana. Kışlık monttan bozukluk buldum, markete gittim.

Eylül oturdu, masadaki ithal sucuk ve iyi peynir paketine baktı.

Sağ ol, aç değilim, dedi yalanla. Nasıl devam edeceğini görmek istiyordu. Sen ye, gücün kuvvetin olsun.

Hakan gözü kaçak yemeğe devam etti.

Şey, Eylül… dedi sandviçin sonunu yerken. Hadi bitsin şu saçmalık. Serhattan borç aldım, beş bin lira. Al, git güzelce pazar alışverişi yap, güzel çorba hazırla. Böyle yaşanmaz ki.

Parayı masaya koydu. Eylül yüzüne baktı.

Serhattan mı aldın? Ne cömertmiş Nasıl geri vereceksin, maaş yok ki?

Hallederim! Ne fark eder? Sen alışveriş yap da…

Eylül, parayı inceledi, sonra sakince:

Tamam, alışverişe giderim. Ama sadece kendime alırım. Sen de madem Serhatın parasıyla besleniyorsun, oradan bul.

Ne saçmalıyorsun?! Sana genel para verdim, aile için!

Aile için? Eylül ayağa kalktı, sesi çelik gibi: Üç gün önce yetmiş sekiz binlik maaşı aldığında o hangi paraydı peki? O hesapta duran üç yüz kırk beş binin sahibi kim? Kocalar derneği mi?

Hakan bembeyaz oldu, sonra kıpkırmızı.

Cebimi mi karıştırdın? tısladı. Takip mi ettin?

Hakan, işini bana yıkma. Çeki buldum, montunu kaldırırken… Asıl mesele para saklaman değil, nasıl izlediğini bile bile, benim kuruşları nasıl çevirdiğimi görüp üstüne sanki hiçbir şey yokmuş gibi davranman. İnsanın biraz yüzü olur!

Ben… araba için biriktiriyordum! yumruğunu masaya vurdu. Eski arabam pert, yenisi şart! Sana sürpriz yapacaktım! Egosun tavan, tek derdin para!

Sürpriz mi? acı acı güldü Eylül. Sürpriz, evi aç bırakıp araba almak değildir. Sürpriz, ortak karar veririz, hedefe beraber ulaşırız. Sen yaptığın ise sırtımdan geçinip, kendi paranı korumak. Ne güzel iş!

Ne anlarsın sen? Ben erkeğim, arabam olmadan olmaz! Bir ay az yedin, ne var bunda!

Ne var… benim içimdeki her şey öldü, dedi. Saygım öldü, güvenim bitti.

Parayı masaya bıraktı.

Bunu al. Kendine bilet al.

Nereye? afalladı Hakan.

Nereye istersen. Annenin yanına, ya da başka bir eve. Benim için fark etmez. Hizmetçi ve enayi rolünü bıraktım.

Beni atıyor musun? Para için mi? Hakan hâlâ anlamıyor gibiydi: Biraz kurnazlık etmişti sadece, sonuçta ev için!

Para değil mesele Hakan. Tavrın. Topla eşyalarını.

Hemen gitmedi. Uzun, süren, yıpratıcı kavga… Bağırdı, suçladı, sonra barışmak istedi, kabahatini örtmeye çalıştı. Eylül hiç eğilmedi. O an Hakan’ı ilk kez net gördü: bencil, pinti, öfkeli bir yabancıyı…

Akşam çantasını topladı Hakan.

Pişman olacaksın! dedi kapıdan çıkarken. Kırk beşinde kime lazımsın? Yalnız kalırsın, kedilerinle! Ben kendime değer bilen kadın bulurum!

İyi şanslar, dedi Eylül ve kapıyı kapattı.

Kilit sesiyle yavaşça yere çöktü. Gözyaşı yoktu, yorgunlukla boşluk arasında bir yerdedir. Mutfağa girdi. Hakanın lüks sucuk paketi hâlâ masadaydı, aldı, çöp kutusuna attı. Buzdolabında sadece işten getirdiği taşlık kutusu, onu unuttuğunu fark etti.

Olsun, dedi boşluğa. Artık en azından paramın nereye gittiğini biliyorum.

Bir ay geçti.

Eylül işten sakin adımlarla dönüyordu. Mayıs başıydı, taze leylak kokusu havada… En sevdiği markete daldı, raflar arasında dolaştı.

Sepetine bir kutu havyar (kampanyadan da olsa), dilimli ithal peynir, şarap, taze sebzeler, bir dilim somon aldı. Kasada kartıyla rahatça ödedi. Tek başına yaşamak çok ucuzdu: faturalar, su, elektrik, yiyecek yok denecek kadar azalmıştı. Bir de bira, sigara, “benzin ve yedek parça için para ver” tarihe karışmıştı…

Eve gidip müzik açtı. Balığını pişirip şarabını koydu, pencere kenarına kurulup gün batımını izledi.

Telefon titredi. Hakandan mesaj:

Eylül merhaba. Nasılsın? Görüşmek ister misin? Düşündüm taşındım, hata yaptım. O saçma arabayı almadım. Birikim duruyor. Yeniden başlasak? Seni özledim.

Eylül ekrana baktı, bir yudum şarabını içti. Hakan’ın “taşlık” muhabbetini, “para yok” diye yıprandığı akşamları hatırladı.

Cevap vermeden mesajı sildi, engelledi.

Ben de özlemişim, dedi camdaki kendi yansımasına. Kendimi. Gerçek hayatımı. Bundan sonra kimseye vermeyeceğim.

Ertesi gün kendine yepyeni çizmeler aldı; ithal, hakiki deri. On beş günlük termal kaplıcaya rezervasyon yaptı. Bir ayda biriktirdikleriyle tam denk gelmişti.

Boşandıktan sonra hayat bitmiyor. Lezzetli, huzurlu ve daha dürüst başlıyor.

Rate article
Lifequest
Eşim maaşının bir kısmını benden gizledi, ben de artık kendi paramla eve market alışverişi yapmıyorum