Manyetik rezonans görüntüsüne baktımve sırtımdan buz gibi bir ürperti geçti.
Klimanın soğukluğundan değildi bu.
Karardı. Kesin ve inkâr edilemez. Her şey simsiyah harflerle, beyaz zeminde belliydi.
Hastanede bana hâlâ bazen efsane diyorlar. Hiçbir zaman öyle hissetmedim.
Kırk yıl boyunca İstanbulda bir devlet hastanesinin damar cerrahisi bölümünü yönettim. Bugün resmiyette emekliydim.
Yıllarımı atardamarlar, akımlar, milimetrelerle düşündüm.
Damar haritasını, yaşadığım semtin sokaklarından daha iyi bilirdim.
Kaybedilmiş gibi görünen kanamaları durdurmuştum.
Pes edilmiş pek çok insanı, hayata geri döndürmüştüm.
Ama şimdi, ekrana bakarkentam otuz sekiz yıl aradan sonra ilk kez cerrah olduğumu hissetmiyordum.
Her şeye hâkimmiş gibi yapan bir adamın, şimdi gerçeklerle yalnız kaldığını hissettim yalnızca.
Hastamız genç bir kadındı.
Yirmi yedi yaşında.
Adı Elifti.
Tek başına çalışan bir anneydi.
Şile yolunda minik, mütevazı bir yol üstü kafede garson olarak çalışıyordu; o kafelerden, kahvenin pek lezzetli olmadığı ama ortamın sıcak, çayın ucuz, kimsenin kimseye yukarıdan bakmadığı mekanlardan birinde.
Bir anda yere yığılmıştı.
Yarım kalan bir cümleyle.
Yarım kalan hayatında, taşımaya çalıştığı yüklerin ortasında.
Tespit ettiğimiz anevrizma büyük değildi.
Korkunçtu.
Tam, cerrahın kafasında şansımı deneyeyim diyeceği yerlerin uzağında, beyin sapına yakın, hayatı taşıyan merkezleri sarmış, sanki bilerek en acımasız noktaya konuşlanmış bir devasa şişkinlik.
Yanımda nöroloğumuz vardı; sakin, soğukkanlı, ne abartan ne eksilten:
Ameliyat edilemez. Dokunursak, masada kaybederiz. Bir şey yapmazsak, her an patlayabilir. Çıkış yok, dedi.
Bizim servislerde kimse mucize kelimesini kullanmaz.
Sadece risk konuşulur.
Sorumluluk konuşulur.
Ve sınırlar.
Anlatılan mantık belliydi: Dokunma! Kahramanlık yapma! Gururu bırak!
Kimi zaman en doğru karar; durabilmektir.
Ama sonra onu gördüm.
Bir hastalık vakası, soğuk bir MR değil;
insanı, gözlerinin içinde
O gözlerdeki çaresizliği, insan kendisini artık kurtarılmaya değer biri olarak görmediğinde anlar.
Ve kapının camından, bekleme alanında küçük kızını gördüm.
Dört ya da beş yaşında.
Adı Melis.
Kucağında eski bir boyama kitabı.
Ayakları yere değmiyor.
Ayakkabıları epey eskimiş.
Elindeki renkli kalemi neredeyse sapına kadar bastırarak; sanki o kalemi yeterince sıkı tutarsa dünya dağılmazmış gibi konsantre.
Hiçbir şey sormuyor.
Sadece bekliyor.
Sadece o çok erken öğrenmiş çocuklar gibi; büyüklerin her zaman bir cevabı olmayabileceğini sezen bir sabırla
O an içimde tuhaf bir huzur belirdi.
Ve bir o kadar, sarsılmaz bir netlik:
Eğer Elif ölürse, sadece bir kadın ölmeyecek.
Melisin dünyası çökecek.
Yanlarına döndüm ve sanki gündelik bir ameliyatmış gibi titiz bir bürokrata benzer bir tonla söyledim:
Ben üstleniyorum.
Bakışlar bana düşman değildi.
Ama; hayretle doluydu.
Çoktan elini eteğini çekmiş bir emekli cerrah olarak, hiç kimsenin almak istemediği bir sorumluluğu üstlenmiştim.
Kimisi inatçı buldu belki,
kimisi akılsız.
Ve belki de haklıydılar.
O gece, odama çekildim.
İstanbul ışıklar altında uyuyordu.
Bir yerlerde düşük tempolu tramvay geçti.
Hayat akmaya devam ediyor, kimsenin sabah olacaklardan haberi yok.
Ellerim ya titredi, ya bana öyle geldi.
Yıllardır böyle bir an olmamıştı.
Tekrar tekrar MRlara, raporlara baktım.
Güvenli bir yol yoktu.
Bir plan yoktu.
Sadece ölümle yaşamı ayıran milimetrik, acımasız bir geçit
Ben inançlı bir adam sayılmam.
Ben kan basıncına, aletlere ve hassas düğümlere inanırım.
Ama yine de çekmecemin dibinde, eski, küçük, lamine bir aile fotoğrafı saklarım.
Tıp fakültesine girerken babamın yazdığı bir notla:
Tıp çok uzağa uzanır. Ama insanın en korktuğu yere her zaman değil
Aldım, avcuma koydum.
Ne dua ettim,
ne güzel sözler aradım.
Sadece dosyanın üstüne elimi bırakıp, fısıldadım:
Ben elimden geleni yapacağım. Ama ellerime yalnız bırakma
Sabah ameliyathane her zamankinden daha soğuktu.
Ama başka bir şey vardı atmosferde bu kez.
Sesler, daha sessiz.
Herkesin eli daha saygılı, daha temkinli.
Anestezi uzmanı gözümden kaçınıyordu; güvensizlikten değil, korkuyu göstermemek için.
Başladık.
Ve görüntülerden de beterdi.
Damar duvarı o kadar inceydi ki, her nabız atışında, şimdi yırtılabilir dedim.
Patlama sesi olmadan.
Aniden.
Ve sonsuza dek.
Bu savaş değildi.
Bu, uçurumun kenarında yürümekti.
Mikro aleti elime aldığımda dedim ki:
şu an her şey tamam olmalı.
Ve o anda, hala açıklayamadığım bir şey oldu.
Dünya susmadı.
Geri çekildi sanki.
Monitörler çalışıyordu, insanlar nefes alıyor.
Ama içimde derin bir sessizlik doğdusıcacık, aydınlık.
Adrenalin değil.
Sanki ayakta tutan bir huzur.
Ellerim kendi kendine işliyordu.
Her hareketin farkındaydım, ama bir yandan dışardan izliyormuşum gibiydi.
Gözle görülmesi zor alanlardan geçtim.
Kusur affetmeyen damarları, narin dokuları dokunarak ama hiçbirine zarar vermeden.
Basınç stabil, dedi yavaşça anestezi uzmanı.
Şaşkındı.
Cevap vermedimdengenin bozulmasından korktum.
Sonra bitti.
Kırk dakikabir tek nefes gibi geçen.
Aleti bıraktım:
Anevrizma devre dışı. Kapatıyoruz.
Kimseden bir alkış yoktu.
Bizde öyle şey olmaz.
Ama hemşirenin gözlerinde yaş vardı.
Ve asistan doktorum, monitöre öyle bakıyordu ki; imkansızın bazen bir yargı olmadığını ilk kez idrak etmişti belki.
Kan kaybıen düşük düzeyde.
Kaos yok.
Sadece aşılmış incecik bir sınır.
Lavaboda, aynada kendime baktım.
Böyle ameliyatlardan sonra genelde insan boşluk hisseder.
Bense, huzurluydum.
Ve garip bir netlik vardı kafamda.
O gün, bu yaşlı eller bir anneyi kurtardı.
Ve küçücük bir kızı, annesiz bırakmadı.
Ama bildiğim bir şey daha vardı.
Bir hafta sonra, koridorda onları gördüm. Elif yavaş yavaş yürüyordu, Melisin minik elini sıkı sıkı tutarak.
Ağlıyordu, teşekkür ediyor, bana kahramanım diyordu.
Başımı salladım:
Yalnız değildim.
Gülümsedi, ekibe bağladı bunu.
Ve bunda gerçek payı vardı evetama hepsi o kadar değildi.
Sonra o eski fotoğrafı tekrar çekmeceme koydum.
Ne ödül,
ne bir ispat olarak.
Sadece saygıyla
Bilim, kanın nasıl aktığını anlatır, klipsin tutmasını açıklar. Pek çok şeyi izah eder.
Ama insana, uçurumun ucunda ansızın geliveren o derin huzuru açıklayamaz.
Belki de geriye kalan şudur:
Bazen, sadece birer aracı olduğumuzu kabul edebilmektir.
Ve o gün, ameliyathanede;
tek bildiğim buydu:
yalnız değildik.
Ne bir gürültüyle,
ne bir mucizeyle
Sadece o sessiz,
omzunda bir el gibi
Bir nefes gibi fısıldayan;
Daha değil. Bugün değil.
O günden beri şunu biliyorum:
Umut, her zaman gürül gürül gelmiyor.
Bazen sadece işler
İki elden,
birkaç dakika boyunca öylece sakinleşebiliyorsa,
sanki birisi onları tutuyormuş gibiAma bazen, bir çocuğun bekleyen sessiz sabrında,
bir annenin avucunda yeniden açan yaşamda,
veya bir cerrahın yıllar sonra aynada gördüğü huzurlu bakışta
fısıldar kendiniküçük, çıt gibi bir sesle.
O sabah, hastane avlusunda güneş açtı.
Elif ve Melis yanımdan geçerken bana döndü;
Melis gözleriyle o kadar gerçek bir gülümseme verdi ki,
anladım:
Bazen kahramanlık, kayıtsızca alınan bir risk değil,
bir insana inatla bugün burada olmalısın diyebilme cesaretidir.
O günden sonra, şehir yine bildiği hızda,
tramvaylar kavisli raylarda yürümeye,
sokaklar kendi akışında dolmaya devam etti.
Ama ben bilirimherkes bilmez:
Bir hastane koridorunda, sessizce yaşanan küçük bir zafer,
bir çocuğun elini tuttuğu gün,
dünyanın tam da o anda biraz daha iyi bir yer olduğuna
inanmak için yeterlidir.




