Artık Eşi Değilim
Yavuz, bak basıncını ölçtün mü bugün? İlacını içtin mi? Saime elini önlüğüne silerek odanın kapısından uzandı.
Allah aşkına, Saime! Yeter bu tansiyon muhabbetlerin artık! O ise gözünü telefonundan ayırmadan homurdandı. Bir saat sonra toplantım var. Nerede benim mavi pamuklu gömleğim? Ütüledin mi?
Dün üç gömleğini ütüledim ya, kendin demiştin, bu gömlekte leke var, kuru temizlemeye götürmek lazım diye…
Hep kafan karışır zaten! Sana hiçbir şey emanet edilemiyor. Neyse, herhangi birini getir bari. Bir de demli çay yap, şu adaçayın tadı burnumda tütüyor, boğazımda kalıyor.
Saimenin omuzları gerildi, ama bir şey demeden mutfağa gitti.
Kasım ayıydı, dışarda hava ıslaktı, gökyüzü kapalı. Karşı apartmandaki dokuz katlı binanın pencerelerinde yalnızca birkaçında ışık vardı. Saime Hanım, elli altı yaşında, ocakta eski, emaye kısmı dökülmüş çaydanlığın kaynayışını izliyordu. O çaydanlığı ilkbaharda değiştirecekti, ama fırsat olmamıştı.
Demliyordu çayı, Yavuzun sevdiği gibi demli, ama ne adaçayı ne nane. Altı buçukta yaptığı sandviçler hâlâ tabağın üzerindeydi. Ekmek, tereyağı, beyaz peynir, iki ince dilim. Kabuklarını bıçakla ayıkladığı için çünkü Yavuzun mideyi rahatsız ediyordu. Bir de kasım domatesi doğradı, lezzeti karton gibi olsa da, vitamin olsun diye.
Her şeyi tepsiye koyup odaya götürdü.
Yavuz Bey, elli sekiz yaşında, koltukta oturuyordu, gözleri hâlâ telefunda. Üç ay önce müdür olmuştu. Yirmi yıl mühendis olarak çalıştıktan sonra, emekli olan Sadi Beyin yerine bölümün başına geçmişti. Yeni pozisyonuyla beraber on iki bin lira zam, ayrı bir oda ve galiba hayata yepyeni bir pencereden bakış kazanmıştı.
Buraya bırak, masanın kenarını gösterdi, gözlerini telefondan kaldırmadan.
Saime tepsiyi bıraktı, bir iki saniye sustu.
Yavuz, valla, bak ilacını iç. Dün başın ağrıyordu ya.
Başım dün ağrıyordu, bugün yok bir şey. Neyse, git şimdi. Bir iki arama yapmam lazım.
Kadın çıktı. Antrede, askıda asılı onun pardösüsüyle kendi elyaf dolgulu montuna, bir de teli eğik şemsiyeye baktı. Öylece dikildi bir süre, ne yapacağını bilemeden. Sonra bir bez alıp mutfakta pencere kenarını silmeye koyuldu.
Üç haftadır böyleydi. Yavuz müdür olduktan sonra şirketin Eskişehirdeki bir seminerine gitmiş, sırtı dik, yeni traşıyla dönmüştü. Saime buna sevinmişti ilkin, Kocam hayat buldu, demişti. Sonra tuhaf değişiklikler oluyordu.
Eskisi gibi önüne ne koyulsa ses etmeden yemez olmuştu; şimdi bir bakıyor, Bu çorba fazla tuzlu, köfteler kuru, bulgur pilavı… öğrenci yemeği artık, ben müdürüm, diyordu. Saime şaşırmış, yanlış mı duydum diye tekrar sormuştu. Yavuz, ona öyle bir bakış atmıştı ki, üstünü baştan sona süzmüş gibi:
Saime, artık biraz düzgün yemek yap. Güzel bir balık yemeği, salata… Hep aynı kısır, yılda bir sefer. Olmaz.
Balık da yaptı, salata da. Susturacak sandı. Ama ertesi gün zayıf suratıyla eve geldi:
Seminerde tanıştığım Burak Beyin eşi çalışmıyor. Tüm gün eviyle ilgileniyor. Bir de gayet bakımlı hanımefendi.
Saime buna cevap verebilirdi. Mesela, dört yıldır kendisinin de çalışmadığını söyleyebilirdi, işten çıkarıldım, diyebilirdi, sabah altıda kalkıyorum, akşam senden geç yatıyorum; raporunu almak için eczanede, poliklinikte sıraya giriyorum, ilaçlarını kontrol ediyorum, kış lastiklerini değiştirmeye bile ben gidiyorum, çünkü hep benim işim var diyorsun, demek isterdi. Ama alışmıştı susmaya ve sustu.
İki gün önce ise, artık susamayacağı bir şey oldu.
Yavuz akşam sekiz gibi geldi eve. Saime ikinci defa kaynattığı tavuk suyuyla diyet bir çorba pişiriyordu, çünkü Yavuzun kolesterolü yüksekti. Mutfak dereotu ve havuç kokuyordu.
Ne o, ne bu kadar geciktin? Kapıdan sordu kadın.
Birkaç işim vardı, dedi, ayakkabılarını antrede çıkarırken.
Çorba hazır, gel.
Yavuz mutfağa uğradı, tencereye baktı, yüzünü buruşturdu:
Yeniden tavuk ha? Bu kadarı da fazla artık.
Doktorun dediği gibi, kolesterol…
Biliyorum benim kolesterolüm yüksek. Ama ev hastane gibi, yemeklerden bıktım.
Tabaklara çorbayı koydu, ekmek kesti. O yedi, kalktı. Tabaklarını toplamadan çıktı gitti. Kadın bulaşıkları yıkadı, tezgâhı sildi. Sonra içeri gidip, komposto yapmıştım, ister misin, diyecekti.
Kocası koltukta, telefonda bir şeylere bakıyordu. Ekrandan pembe bir şey geçti; Saime göremedi. Yavuz hemen telefonu eğdi.
Komposto ister misin, Yavuz?
Uzun süre baktı ona adam. Sanki içinde bir şey tartıp da karar veriyormuş gibi.
Hayır, dedi adam. Sonra duraksayarak ekledi: Saime, bir kendine bak.
Önce anlamadı kadın.
Ne?
Kendine diyorum. En son ne zaman kuaföre gittin? Şu saçlarına bak, sarkmış. O baklava desenli sabahlığınla… köyde kadınlar gibi dolaşıyorsun.
Mutfakta musluk sızdırıyordu. Karşı duvardan televizyonun ince sesi geliyordu.
Yavuz, dedi kadın yavaşça.
Ne Yavuzu?! Gerçeği söylüyorum. Artık işlerim değişti, insanlar eve geliyor. Eşimin bir görüntüsü olsun istiyorum.
Eve gelen mi var, hangi insanlar? Üç aydır kimseyi çağırmadın.
Onu da anlatayım: utanıyorum! Bağırdı adam, utanıyorum sözü o geceye ağır bir taş gibi serpildi. Burak Beyin eşiyle gurur duyar insan. Her daim toplu, bakımlı. Sen… kilolandın, o sabahlık, saçlar körpecik…
Yavuz. Nadiren yaptığı gibi, adı tam olarak söyledi. Sen de neredeyse altmışındasın. Ben elli altı. Artık genç sayılmayız.
Tam da bu yüzden dikkat etmek lazım! Ben spora başladım, bak, spor salonuna yazıldım. Sen evde bütün gün; ev toparlamak, ilaca gitmek haricinde bi şey yok…
Bütün gün evde, diye tekrarladı Saime. Sesi tuhaf derecede sakindi, kendisi de şaşırdı. Peki, Yavuz. Her şeyi anladım.
Çıktı odadan, kapıyı çekti. Mutfakta masaya ekmek koydu, kaldırdı. Ocağın ışığını kapattı. Bunları otomatik pilota bağlanmış gibi yaptı. Ama içinde bir şey, kırılmadı, sadece yerinden kaydı. Sanki bir odada mobilyaları değişmiş gibi; önce yadırgar insan, sonra evet ya der.
Gece boyunca gözünü kırpmadı. Yatakta sırt üstü yattı. Kocası da derin uykusuna dalıp horladı kısa sürede. Saime ise eski defterleri açtı.
Son on yıldır bir hizmet kipi içinde olduğunu anladı. Sabah kalk yemek hazırla, çamaşır yıka, temizlik yap, reçete aldırt, eczaneye koş; ehliyetini bırakalı üç yıl oldu diye arabaları da getirdiği takside kocasını gezdirir. Tansiyon ilacı Enelapril, kolesterol için Atorvastatin, dizleri için daha pahalı bir ilaç… Defterde yazardı, bitmek üzere mi diye önceden bakar, doktorun dediği gibi asla aralıklı kullanmazdı.
Ve şimdi, işte… Ona, sana bakmak utanç verici, dedi, köylü kadın gibi oldun. Komşunun karısı gibi olamadın dedi.
Saime o gece düşündü, düşündü… ve saat bir olduğunda sade bir karar doğdu: Yeter artık.
Ne terk edeceğim, ne boşanacağım, ne kavga çıkaracağım. Sadece, o adamın fark etmediği, kıymet vermediği şeyleri bir daha yapmayacak. Bundan böyle, musluk gibi, aç-kapa, istediği gibi kullandığı kaynak olmayacak. Kendi başının çaresine baksın bakalım.
Sabah altıda alıştığı gibi kalktı. Kendi sevdiği adaçayından demledi; Yavuz hiç sevmezdi. Masaya oturdu, telefonunu aldı. Hiç gitmediği, metro çıkışındaki kuaförün sitesine girdi; pahalı bir yerdi, kestirmeye hiç yanaşmamıştı, ama bugün randevu aldı. Çarşamba günü için. Sonra parktaki ücretsiz sabah yürüyüşü kurslarını buldu, haftada iki günmüş, hemen not etti.
Yavuz yedi gibi mutfağa geldi; sadece kendi fincanı vardı ocakta. Ekmek, yağ, peynir yerdeydi, kendi alsın diye.
Kahvaltı nerede? Diye sordu, etrafa bakınarak.
Ekmek, yağ dolapta, peynir de dolapta, dedi Saime, gözünü telefondan ayırmadan.
Adam biraz öylece durdu. Sonra kendi kendine çay koydu, ekmek kesti, buzdolabının önünde ayakta durup yedi. İşe gitti, arkasını da dönmeden çıktı.
Kadın, onun gidişini izledi, içi bir hafiflikle doldu.
Çarşamba günü hiç gitmediği kuaföre gitti. Genç bir kız ilgilendi saçlarıyla, burnunda birkaç halka, kulaklarında bir sürü küpe:
Ne zamandır boyatmıyorsunuz?
Üç yıl oldu, diye itiraf etti Saime. Hep başka işler çıktı.
Çok güzel uzamış. Hafif ombre ve biraz kat verelim.
İki buçuk saat oturdu aynada. Kendine bakınca, kendini genç bulmadı, ama canlı buldu. Uzun süredir unutmuş bir kendilik hissiyatı vardı içinde.
Kuaföre üç bin altı yüz lira bıraktı. Dönüşte marketten yüz kremi aldı, ucuzunu değil, olgun ciltler için yazanı, sekiz yüz liraydı, fazla geldi, ama Burakın eşi aklına gelince aldı.
Yavuz akşam saçlarını fark etti. Yorum yapmadı. Hiç beklemiyordu artık.
Bir hafta sonra, Yavuzun tansiyon ilacı bitti. Eskiden Saime son üç tablet kala gider alırdı, şimdi baktı ki kutu boş, onu onun komodinine koydu, hatırlatmadı.
Yavuz evde kutunun boş olduğunu gördü, seslendi:
Saime! İlaç yokmuş!
Biliyorum, diye seslendi mutfaktan.
Niye almadın ki?
Sen yetişkinsin Yavuz. Gidip kendin alabilirsin.
Uzun bir duraklama oldu.
Benim işlerim var.
Benim de işlerim var.
Ve onun da hakikaten işi çıkmaya başlamıştı. Salı-perşembe sabahları yürüyüşe gidiyor, orada Nermin ve Reyhan adında iki hanımla tanıştı. Nermin ilkokul müdür yardımcısıydı, kahkahası kuleden büyüktü. Reyhan ise sessiz, emekli, torun bakıyordu. İşte böyle; yürüdüler, konuştular, parkı ve sabah serinliğini birlikte tattılar; Saime, yıllar sonra kendisine ait saatler olduğunu hissetmişti.
İlacı Yavuz kendi aldı. Eve bir kahramanlık yapmış gibi döndü, ilacını komodine bıraktı. Saime ses etmedi.
Bir-iki hafta sonra, Saime eski işyerinden yakın dostu Cevriye Hanımı aradı.
Cevriye, cumartesiye uygun musun?
Ne oldu ki?
Gidelim bir yerlere, sinema belki, ya da bir çay içelim.
İyi misin Saime? Dört yıldır beraber dışarı çıkmamışlardı.
Eskisinden daha iyiyim, dedi Saime.
Cumartesi buluştular. Cevriye saçlarına baktı:
Aman Allahım Saime, harika olmuşsun. Nihayet!
Kuaföre gittim.
Bir kafeye oturup kahve ve pasta söylediler. Camdan bakınca ilk gerçek kar taneleri indi, yere değince eridi.
Anlat hadi, dedi Cevriye.
Saime anlattı. Terfii, semineri, yeni hallerini. Yemeği artık beğenmemesini, Burakın eşini, kendine bir bak sözünü… Anlatırken ağlamadı, bir başkasının hikayesini anlatır gibi sakindi.
Cevriye dinledi; yavaşça kahvesini karıştırdı.
Peki sen ne yaptın?
Hiçbir şey yapmadım, dedi Saime, Sadece onun fark etmediği şeyleri bırakmaya karar verdim. Zorla, inat için değil. Gerek kalmadı.
Gerek kalmadı… Haklısın. Kısa bir nefes aldı. Doğru yapmışsın.
Bilmiyorum, doğru mu yanlış mı. Ama başka türlü olamıyorum artık.
Biraz daha oturdular, birer kahve daha söylediler. Karanlıkta, karda dışarı çıktılar. Metro istasyonunda vedalaştılar. Cevriye dedi ki:
Ara beni mutlaka, haftaya yine buluşalım.
Tamam, dedi Saime.
Dönüşte düşündü, böylesine acele etmeyip, sadece sohbet etmek için bir masada oturmak altı yıl önceymiş en son.
Evde Yavuz televizyonun başındaydı. Mutfakta kirli bir fincan, bir de omlet tabağı vardı, kendi yapmıştı demek ki. Saime tabaklara baktı. Eskisi olsa hemen yıkardı, şimdi bıraktı.
Neredeydin? diye sordu adam, kafasını çevirmeden.
Cevriye ile buluştuk.
Uzun sürdü.
Hı hı.
Banyoya geçti, yüzündeki kremi sürdü. Yaşlıca bir yüz ama canlı. Göz kenarında kırışıkları, dudak çevresinde çizgiler, saçında yeni gölgeler… Yaşını taşıyan bir kadındı ve bunda bir gariplik yoktu.
Aralık ayı soğuk geldi. Gerçekten sıcak, deri çizmeler kendine aldı, plastik eskilerle üç kış idare etmişti. Dört bin beş yüz lira verdi, hiç pişman olmadı.
Evde sıradan bir değişim başlamıştı. Hâlâ yemek yapıyordu, ama diyet sadece adama özel değil, canı isteyince bol etli çorba, patatesli tavuk, arada hazır mantı… Buharda köfte işi, hepsi bitti. Artık isteyen kendine yapsın. Doktor söyledi, dikkat et, deyip geçti.
Gömlekler de artık diğer çamaşırlarla atılıyor, ayrı yıkama yok. Önce hep özel yıkanırdı onlarınkiler. Şimdi normal.
Adamın gözüne çarpıyordu. Kısa kısa laf sokuyordu:
Gene mantı mı?
Evet, mantı. Sesi sakindi.
Yemek yapmayı bıraktın mı?
Dün çorba vardı. Pazar günü etli yemek.
Adam surat asıp giderdi. Ama çok fazla bir şey söyleyemiyordu. Neden etrafımda pervane olmuyorsun? demeye getiriyordu da, o kadarını açıkça dile getiremiyordu.
Saime ise, park yürüyüşlerine devam etti. Nerminin tavsiyesiyle iyi bir kadın hastalıkları doktoruna gitti, oyaladığı bir kontrolü yaptı. Sonra çarşamba günleri belediyenin kütüphanesinde bedava suluboya kursuna yazıldı. Hiç resim merakı olmasa da neden olmasın dedi. Orada iki saat, sadece bir kâğıt ve fırçadan başka bir şey düşünmeden… Kafası arındı.
Aralık ortasında Yavuz geç gelmeye başladı. Eskiden olsa endişelenir, arar, yemeği ısıtıp beklerdi. Şimdi kendisi yer, yatar, onun gelmesiyle ilgilenmezdi. Adam geceleri dokuz, on, bazen on bir buçukta eve dönüyordu. Sormuyordu, açıklama da beklemiyordu.
Başka biri olduğunu ilk başta telefondan değil, koku değişiminden anladı. Bir akşam geldi; üstünde bilmediği bir parfüm, keskin ve kadınsı bir koku vardı. Anladı sadece. Acı bekliyordu, ama olmadı. Başka bir his; bitkin bir merak ve rahatlama geldi yerine. Bundan böyle, her ne olacaksa, kendi eksikliğiyle ilgisi olmayacaktı.
Bir şey söylemedi. Uyudu ve deliksiz uyku çekti.
Birkaç hafta daha geçti. Adam geldi-gitti, akşamları banyoda aramalar yapıyordu. Bir keresinde duydum, …bak Leman, cumartesi diyorum ya… Leman Peki.
Bu üç haftada, Saime çok düşündü. Yavuzla otuz iki yıl geçirmiş, birlikte büyüttükleri oğulları Kaan artık Eskişehirde, iki çocuk babasıydı. Gençken Yavuz daha şen, ilgili, espriliydi; sonra yavaş yavaş sarkaç gibi uzaklaştığını fark etti. Giderek, içinden çıkılmaz bir hizmet kuyusuna döndüğünü anladı.
Yeni başladığı suluboya dersleri, düşünülenin çok üstünde değerliydi. Kütüphanenin sessizliğinde, hoca Neriman Hanım, elli iki yaşında, Renk duygun çok iyi, dedi bir gün. O anda, Saime için, Yavuzun yıllardır sarf etmediği bir iltifattan daha önemli bir şeydi.
Ocak başında Leman meselesi de avdet etti. Bunu da yine kocasından değil, yüzünden anladı. Eskisi gibi eve gelir oldu, akşamları televizyon başında sessiz… Aradan günler geçtikçe soluklaştı, öksürmeye başladı.
O, yemeğini yaptı, adam yedi. Bir keresinde mutfakta çay içerken, Yavuz geldi, paltosuyla masanın başında oturdu:
Bugün hava soğuk, dedi.
Evet, on iki derece dediler, dedi Saime.
Hı hı.
Hep bu kadardı aralarındaki sohbet.
Lemanın işi bittiğini, ortak arkadaş Serdardan duydu. Serdar arayıp yazlıktaki bir meseleyi konuşurken, Yahu, bizim Yavuzu yeni bir hanım bırakıp geçmiş diyorlar, dedi. Saime de Bir şeyler duydum dedi, Serdar kahkaha attı, konuya devam etti.
Saime, genç kız işin başında, kaymaklı bir müdür hayali kurdu belki, sonra da hastalıklı, kırk yıllık dertli bir adamla tatmin olamadı.
Kocasına ne acıdı ne acımadı; uzun süren bir diş ağrısı kesilince ne sevinir ne üzülür insan, bir yokluğun verdiği rahatlık gibi…
Şubat ortasında, tansiyonunu yine düzenli kullanmayan kocasının sağlığı bozuldu. Kutular karışık, ilaçlar düzensiz, bazen iki tane birden içiyor. Doktorun nasihati ona da iletilmişti zaten.
Basıncı çıkıyordu. Sarardı, bazen Kulağımda uğultu var, diyordu. Gece uyanmaları başladı.
Bir sabah, Başım dönüyor, dedi.
Doktora git, dedi kadın.
Sen randevu alır mısın?
Sen polisiye kartında numara var, ordan ara.
Ufak bir şaşkınlıkla baktı Saimeye.
Sen müdürsün, ne de olsa. Halledebilirsin.
Nihayet kendisi aradı, kendi gitti. Kağıda yeni reçete yazdılar. İsimleri getirdi, masaya koydu.
Aldırır mısın?
Yarın o taraftan geçeceğim, olur. Para ver.
Adam bir an bocaladı. Eskiden kadın hem parayı hem kontrolü üstlenirdi. Artık bu da değişmişti.
Parayı verdi. Kadın ilacı aldı, diğer kutuların yanına koydu, reçete hazırlayıp, saatleri yazmadı artık.
Mart geldi, güneşli ve ılık. Parklarda çocuklar, kadınlar gezmeye başladı. Saime, yeni, kemerli, açık bej bir mont aldı. Uzun zaman sonra ilk defa, sadece ister diye aldı bu yeni montu. Aynada bakarken, kendini başka birisi gibi hissetti.
Martta oğulları Kaan ve eşi Selda birkaç günlüğüne geldi. Kaan, kırklı yaşlarda, gençliğinde babasına benziyor ama yumuşak mizacıyla. Selda iyi bir insandı. Yanlarında kavanoz bal ve çikolata getirmişler.
İlk akşam birlikte oturdular, fırında patates, hamsili pilav, annesinin soğuk pastası… Yavuz sustu, yemeğe dokundu. Kaan işle ilgili, çocuklarla ilgili anlattı, Selda ise Saimeye kütüphanedeki dersleri sordu.
Anne, resim mi yapıyorsun gerçekten?
Evet, öğrendim birazcık da olsa.
Süper! Göstersene?
Derslerde yaptığı çalışmaları gösterdi; elma, çiçekli vazo, pencere manzarası… Oğul bakıyor, Selda Çok güzel diyor.
Anne, billahi gençleşmişsin.
Sadece kuaföre gittim, dedi Saime.
Kaan, arada babasına bakıyordu. Adam ise pastayı kemirip susuyordu. Oğul, annesiyle yalnız kalınca mutfağa uğradı:
Anne, sizde sıkıntı yok ya?
Neden?
Yani, babam biraz…
Biraz ne?
Sönük olmuş. Hasta mı?
Tansiyonla uğraşıyor. Takip ediyor, artık kendi başına yapıyor bunları.
Kaan sustu, bir parça hamur aldı eline.
Aranız kötü mü?
Hayır, dedi Saime. Ve bu doğruydu. Sadece aynı çatı, ayrı hayat.
Anne, bir şey olursa…
Kaan, sen merak etme. Gerçekten. İyiyim.
Oğlan anladı, çünkü kadın ilk defa sahiden iyiydi.
Gittilerinde ev boş, sessiz kaldı. Kadın bulaşıkları kaldırdı, masayı topladı. Kocası televizyonun karşısında.
Gece adam mutfağa gelip bardakla su aldı, pencereye yöneldi.
Kaan iyi görünüyor, dedi.
Evet, iyi, diye onayladı Saime.
Çocuklar da… Cümle yarım kaldı.
Evet.
Bardağı yerine koydu, çıktı. Kadın pencerede uzun uzun dışarı baktı, yağmurla karışık son kar tanelerinin döküldüğü sokağa.
Nisanın başında, Yavuz bir sabah koridorda yere yığıldı. Saime, kötü oldum, dedi.
Kadın görüverdi, yüzü kızarmış, terlemiş bedeniyle yere büzülmüş adamı. Gel, kalk, dedi. Yardım edip yatağa götürdü. Tansiyonu ölçtü: 185e 110. Tehlikeli.
Tansiyon ilacını iç, captopril, hemen. Yatağında bekle, yarım saate tekrar bakacağım.
Sen nereye?
Mutfaktayım.
Kadın çay koydu. Adam orada ilaç aradı, sonunda daha iyi oldu, basıncı düşmeye başladı.
Bugün dinlen, çıkma, dedi.
İşe gideceğim…
Gitmeyeceksin. Arayıp izin al.
Evde kaldı adam. Çay ve peksimet getirdi kadın, adam istiyor diye değil, kendisi bakmak istediği için. Birine bakmak istememekle, göz göre göre kötü olmasına seyirci kalmak bir değil, diye düşündü.
Adam tavana bakarak bir süre sonra konuştu.
Saime, dedi, bu son aylarda… saçma sapan davrandım galiba.
Kadın hemen cevap vermedi, yatağın kenarına oturdu:
Evet, Yavuz, saçma sapan davrandın, dedi sakince.
Hani terfi falan. Kafama sanki bir şey çarptı, her şey bir anda değişir sandım. Bir basamak atlayınca, sanki yeni bir adam oldum zannettim.
Oldun. Bölüm müdürü oldun.
Ama sen… hep aynıydın, yani… Demek istemiştim ki…
Ne demek istediğini anladım, dedi kadın yavaşça.
Kalktı, çay bardağını aldı. Yavaşça mutfağa çıktı. Ne barışma sahnesi oldu, ne dramatik açıklama. O yaptım dedi, kadın kabul etti ve bu kadar.
Nisan geçti, mayıs geldi. Saime yine park yürüyüşüne, suluboya derslerine gitti. Nermin onu tiyatroya davet etti, şehirdeki devlet tiyatrosunda iki bilet aldılar. On yıldır salon yüzü görmemişti. Oturup oyun izlerken, büfeden aldığı portakal suyunu içti, hayata biraz daha yaklaştı.
Elli altı yaşındaydı, ama artık bir bitiş olmadığını, bambaşka bir sayfa açıldığını hissetmeye başladı.
Yavuzla hâlâ aynı evde, ama artık katlanan eski eş değildi. Adam yemeklere karışmaz, kimseyle kıyaslamaz oldu. Arada sırada sorardı, musluk sızdırıyor mu, şu fişi nereye taktın, arada televizyon karşısında o, kitap okuyan Saime… Emanet duygusu yoktu artık, yalnızca huzur vardı.
Bir gün, Yavuz, internetten ilaç siparişi için yardım istedi.
Anlamıyorum, sen daha iyi bilirsin.
Basit, ismi yaz, sepete ekle, market seç.
Sen daha iyi yapıyorsun.
Ben biliyorum, ama sen de öğreneceksin.
Adam uğraştı. Sordu, kadın bir defa yol gösterdi, o da öğrendi.
Saime fark etti ki, en çok, birinin yerini tamamen almak değil, kişiyi kendi sorumluluğuna bırakmak önemliymiş. Eskiden yardımcı olmak her şeyi üstlenmekti, şimdi ise yer bırakıyordu.
Haziran geldi, sıcak bastı. Marketten desenli yeni bir yazlık elbise aldı kendine, giydi, aynada tam olarak gimdikçe hissetti: köylü teyze değil, beli beli, ince kumaşlı bir kadın.
Büyüklere ilişkilerin her türlüsü vardı; savaşan çiftler, tatlı tatlı yaşayanlar, buz gibi susanlar. Saime ve Yavuzunkisi ise dördüncü bir konumdu; ne savaş, ne barış ama baş başa ayrı.
İlerisi ne olacak bilmiyordu, ara ara Cevriyenin Boşanmayı hiç düşündün mü? sorusu aklını yoklardı, reddetmiyor ama acele de etmiyordu. Önce kendini tanımalıydı.
Yaz sürüp gitti. Temmuzda, Saime Eskişehirdeki Kaanlara iki hafta gitti; ilk kez Yavuzsuz ayrı vakit geçirdi. Adam evde kaldı, İşim var, dedi. Kadın bir poşet hazırladı, kız torununa kendi elleriyle işlediği yastık kılıfını ekledi; internette videodan öğrenmişti dikişi.
İki hafta Kaan, Selda ve torunlarla bambaşka bir sevgi patikası açıldı. Sabah yürüyüşleri, torunlara hikaye oku, akşam onlarla sohbet… Farklıymış fedakârlığın böylesi: yorduran değil, koynundan, gönlünden gelerek yapılan.
Kaan bir akşam, Anne, evde napsak? dedi. Saime yine lafı dolandırmadan, Düzene koymaya çalışıyoruz, zor, ama iyiyim, dedi. Oğlu ona karışmadı, anlatmadı, iyi bir evlat oldu.
Eve döndü, bronz, dinç. Yavuz girişte karşıladı, Ee, geldin işte, dedi, torbaya uzandı. Birazdan bitti.
Ağustos nemliydi. Saime, yatak odasına minik bir vantilatör koydu, pazardan koca bir karpuz aldı, yarısını yedi, yarısını dilimleyip Yavuza koydu. Adam yedi, Teşekkür ederim, dedi. Uzun zaman sonra, yemek için ilk teşekkür buydu.
Eylül gelip sabahlar serinleşince, her zamanki gibi bir cuma akşamı, Yavuz eve döndü: suratı solmuş, sıkıntılı adımlar. Saime mutfakta kitap okuyordu.
Saime, iyi değilim, dedi kapıdan.
Ne oldu?
Tansiyon galiba. Başım ve göğsüm ağrıyor.
Yaklaştı kadın.
Ne zamandır?
Öğlenden beri. Geçer sandım.
İlacını içtin mi?
Üçte aldım, fayda etmedi.
Otur.
Adam mutfakta sandalyeye oturdu. Kadın tansiyonu ölçtü: 190a 115. Nisandan da kötü.
Yavuz, dedi. Bu ciddi. Ambulans çağırmak gerekiyor.
Gerek yok, bir ilaç daha içsem…
Hayır. Göğüs ağrısı, bu kadar yüksek tansiyon… Tabletten fazlası gerek.
O zaman, sen ara…
Saime bir an durdu. Tansiyon aletini elinde tuttu, kocasına baktı.
Gözüne adam göründü: solgun yüz, korkak gözler, göğsünü tutmuş bir adam. Gerçekten hasta, korkmuştu. Merhamet duygusu vardı, ama başka bir şey de vardı: bütün yıl boyunca, bu adam ona bakmamıştı. Onu insanlık dışı eden sözlerini hatırladı. Kadın, yıllardır zaten onun için yok gibiydi.
Ve artık neleri yapacağını, neleri yapmayacağını biliyordu.
Yavuz, telefonun yanında. Ambulansın numarasını biliyorsun.
Adam anlamamış gibi baktı.
Ne?
Ambulansı kendin ara. 112yi tuşla, adresi söyle, göğüste ağrı, tansiyon de. Hemen gelirler.
Saime… Beni yalnız bırakmayacaksın, değil mi?
Yardım ettim: tansiyonunu ölçtüm, ambulansı önerdim. Gerisini sen halledeceksin.
Ama ben…
Yavuz. Cihazı masaya koydu kadın. Ambulansı sen çağır, sen konuş. Yetişkin adamsın, bölüm müdürüsün, yaparsın.
Çıktı mutfaktan, odasına geçti. Kapıyı kapatmadı, sadece çekti.
Bir süre sonra, mutfaktan hafif titrek bir ses geldi:
Alo. Evet, ambulans istiyorum. Adres…
Kadın kendine adaçayı demledi, fincana koydu, mutfağa uğradı. Adam hâlâ telefondaydı, ona bir bakış attı. Kadın pencereye geçti, dışarı baktı; bomboş bir bahçe, sokak lambasının ışığında ıslak asfalt, sararıp düşmüş kavak yaprakları, ıslak, birbirine sokulmuş karanlık.
Telefon kapandı.
Geliyorlar, dedi adam.
İyi, dedi Saime.
Belki benimle gelir misin, hastaneye…
Kadın dönüp baktı. Yüzü solgun, elini göğüste, korku dolu gözler. Gerçekten acıyordu ona; ama gözyaşı ve eski alışkanlıkla değil, derin bir insanlıkla. Kırk yıllık adamın düşkünlüğüne ne sevinci, ne aşağılaması vardı.
Hayır, Yavuz, dedi usulca. Ben gelmeyeceğim. Doktorlar ilgilenir.
Saime…
Ambulans gelir, gerekeni yapar. Onların işi bu.
Kadın çayını aldı, odasına döndü, kapıyı yine çekip pencereye oturdu. Karşı apartmanın karanlık pencerelerine, bahçedeki kavak dallarına daldı. Mutfaktan sesler; sonra sessizlik; asansör sesi.
Ambulans yirmi dakikada geldi. Adam kapıyı açtı, ayak sesleri, hızlı sesler. Tansiyon, EKG alalım, hastaneye götürelim. Adam cevaplar, sesi suçlu bir çocuk gibi.
Sonra sordu:
Evde hanımınız var mı?
Adamın yanıtı:
Var… ama gelmeyecek.
Kısa bir suskunluk. Doktorun sesi, nötr:
Anlaşıldı. Giyinin, çıkıyoruz hastaneye.
Kapı, asansör; sessizlik kaldı.




