Ben sana anlatayım, sanki çayımızı alıp karşında oturuyorum gibi… Tam elli beş yaşımdayım ve hayatım, Allah aşkına, nereye geldi, diye kendi kendime sorarken buldum kendimi. Bundan yıllar önce evimdeki koltuk bile bana yabancı geliyordu. Açık bir bavulun başında kala kalmıştım; Nasıl, buralara geldik biz? dedim, elimde üzerinde Sonsuza Dek yazan, çatlamış bir kupa var. Onu kenara koyarken hüzün mü döktüm, yoksa biraz rahatlama mı hissettim, karışık.
Koltukta elim kaydı, Güle güle Pazar kahvelerim, akşamları pizza tartışmalarım, dedim. Eski anılar kafamda uğultu gibi dönüyordu, sanki başımdan eksilmeye niyeti olmayan misafirler gibiydi.
Yatak odası ise Aman Allahım, orda yalnızlık daha bir özeldi. Yatakta diğer taraf boştu, sanki bana dik dik bakıyordu. Aman, öyle bakıp durma bana, deyip içlendim. Sadece benim suçum değil ki.
Odamda topladığım eşyalar birer hatıraydı. Dizüstü bilgisayarım ise masanın köşesinde bir fener gibi duruyordu. Hiç değilse sen varsın, dedim elimi üstünde gezdirirken.
İçinde iki yıldır uğraştığım, yarım kalmış romanım vardı. Henüz hazır değildi ama benimdi, tamamen bana aitti. Kaybolmadığımın kanıtıydı.
Birden Asumandan bir mesaj geldi:
Kreatif kamp, sıcak bir ada, yeni başlangıçlar, şarap!
Tabii, şarap eksik olur mu? Diye güldüm kendi kendime.
Asuman işini bilir; her şeyi felaketten fırsata çevirme konusunda üstüne yoktur. Vallahi, fikir deli işiydi ama lazımdı bana Cesaret gerek.
Uçak biletinin onayına tekrar tekrar baktım. İnsanın içine kurt düşüyor; Peki ya beğenmezsem? Ya beni aralarına almazlar? Ya denize düşüp köpekbalığına yem olursam?
Ama sonra başka bir ses geldi içimden: Ya seversen?
Oh! Derin bir nefes aldım, bavulu kapattım. Gitme vakti dedim, kaçaktan çok yeni bir hayata yürür gibi.
Ada, beni sıcak rüzgarı ve kıyıya vuran dalgaların sesiyle karşıladı. Gözlerimi kapattım, o deniz kokusu ciğerlerimi doldurdu. Tam da ihtiyacım olan şeydi bu aslında.
Birkaç dakika sonra ortam değişti. Kampa vardığımda, adanın sakinliğini müzik ve kahkahalar bastırdı. Çoğu yirmili, otuzlu gençler. Rengarenk puflarda, ellerinde içkilerüzgünüm ama içkilere şemsiyeden çok benziyorlar. Burası kesinlikle tekkeye dönmez, diye mırıldandım.
Havuz başındakiler öyle coşkulu kahkahalar atıyordu ki, ağaçtaki kuş bile ürktü.
Asuman bir anda ortaya çıktı, kafasında yamuk bir şapka, elinde margaritayla:
Ayşe! dedi, sanki dün mesajlaşmamışız gibi.
Zaten pişmanım, dedim, hafif gülerek.
Yok canım daha neler! Burada sihir var! Sana iyi gelecek.
Ben sanki biraz daha sessiz bir şey hayal etmiştim dedim kaşlarımı kaldırarak.
Saçmalama, hadi insanlarla tanış. Kolumdan çekiştirdi, daha itiraz bile edemedim.
Üzerime annelerin okul gösterisinde çocuklarının peşinden koştuğu garip bir telaş bindi.
Derken, puflarda oturan bir adamın önünde durduk:
Esmer, rahat bir gülümseme, keten gömleği gevşek, cazibeli ama abartısız.
Asuman: Ayşe, bu da Kerem.
Memnun oldum Ayşe, dedi adam yumuşacık bir sesle.
Ben de, dedim yüzümde hem utanç hem heyecan.
Asuman sanki kraliyet nişanını başlatmış gibi kikirdeyip gitti:
Kerem yazar. İki yıldır yazdığını söyledim, heyecanla seni görmek istedi.
Yanaklarım alev alev. Daha bitmedi ki
Hiç sorun değil, dedi Kerem. İki sene bile bir başarı, duymak isterim.
Asuman Siz konuşun, ben margaritaya gidiyorum, diye bizi baş başa bıraktı.
Biraz kızdım ona, ama şu Keremin havası mı, yoksa o deniz meltemi mi bana cesaret verdi bilmiyorum, Birazdan yanıma gel, dedim.
Odaya koştum, en güzel yazlık elbisemi çantadan fırlattım.
Hazır sürükleneceksem, bari güzel gideyim, dedim aynada kendime bakıp.
Kerem, döndüğümde hazır bekliyordu.
Hazır mısın?
Başımı salladım, midemde kelebekler uçuyor ama Hadi öncülük et, dedim.
Adada, kampın keşmekeşinden uzak, kimsenin bilmediği bir kumsalı, palmiye dalında salıncağı, uçurumdan eşsiz manzarayı gösterdi bana.
Çok yeteneklisin, dedim gülerek.
Neye? dedi kuma otururken.
İnsan burada tamamen yabancı hissederken, o duyguyu unutturuyorsun.
Keremin bakışı daha da yumuşadı. Belki gerçekten o kadar yabancı değilsin.
Birlikte sohbet ederken, seni temin ederim, aylardır olmadığım kadar güldüm. Dünya gezilerinden, roman tutkusundan bahsetti, ilgi alanlarımız birebir örtüştü. Bana olan ilgisi çok samimiydi ve Bir gün imzanı duvara asacağım, diye şaka yapınca sanki içime bir sıcaklık doldu.
Ama içimde bitmek bilmeyen huzursuzluk vardı. Adam fazla iyiydi, fazla eksiksiz.
Ertesi sabah, yazmaya başlamak için sabırsızlıkla atıldım bilgisayarın başına. Bugün başlıyorum, dedim.
Ama o da ne?
Romanımın olduğu dosyaiki yıldır emek verdiğim her şey KAYBOLMUŞ! Tüm sabit diski aradım. Yok, yeryüzünden silinmiş gibi.
Saçmalama, toparla, dedim kendi kendime, masanın kenarına tutundum. Biliyorum, yedeği yoktu. Hemen Asumanın yanına koştum panikle.
Koridorda tuhaf bir sessizlik geldi kulağıma. Hafifçe araladım yandaki odanın kapısını.
Birden Keremin sesi geldi: “Doğru yayınevine teklif edersek yeterli…”
Birden soğuk ter bastı.
Asuman ise, Onun romanı harika, bunu benim adıma satarız, ruhu bile duymaz, dedi kendine has vıcık sesiyle.
O an hırs ve hayal kırıklığıyla içim yandı. Bu kadar güvendiğim insan, yeni bir başlangıcım diye bakarken bana oyun oynuyordu.
Kimselere çaktırmadan odaya koştum, apar topar eşyalarımı toparlayıp bavula fırlattım.
Bu yol yeni bir hayat olacaktı! dedim hıçkırırcasına. Ağlamak istemedim, gözlerim doldu ama tuttum.
Adadan ayrılırken güneş sanki benimle alay ediyordu. Arkama bakmadım, bakmaya gerek duymadım.
Aylar geçti. İstanbuldaki bir kitapçının içi insan dolu. Ben sahnede elimde kendi kitabımla, konuşmaya çalışıyorum. Bugün buraya geldiğiniz için hepinize teşekkür ederim, dedim dimdik. Bu kitap yılların emeği ve beklenmedik bir yolculuğun ürünü.
Alkışlar sıcaktı ama içimde acı vardı. Çünkü yolum kolay olmamıştı; ihaneti hâlâ kalbimde taşıyordum.
Kitap imzasından sonra herkes dağıldı, ben köşede sessizce oturuyordum. Masada küçük, katlanmış bir not.
Bana hâlâ bir imza borçlusun. Vaktin olursa köşedeki kafede bekliyorum.
O el yazısı hemen tanıdık geldi.
Kalbim ağzıma geldiKerem! Çekip gidesim vardı ama kendimi tuttum. Yerimde duramadım, almakla yırtmak arasında kaldım notu. Sonra çeketimi kapıp kafeye gittim.
Onu görür görmez masasına çöktüm:
Böyle not bırakmak biraz iddialı, dedim.
İddialı mı, çaresiz mi? dedi alttan alta sırıtıp.
Geleceğini bilmiyordum.
Ben de gelirimden emin değildim dedim.
Ayşe, her şeyi anlatmam lazım. O adada olanlar Asumanın niyeti başta bana da masum gibi geldi. Ayşenin iyiliği için dedi. Ama niyetini anlayınca dijital kopyayı aldım, sana gizlice göndermeye çalıştım.
Bir şey diyemedim.
Asuman baştan beri senin kendi romanına inanmadığını, bu yüzden ses getirmek için yardım istediğini söyledi. Ben de gerçekten yardımcı olacağımı sandım.
“Yardımcı olmak için mi emeğimi gizlice yürüttün?
“Başta öyle düşünmedim. Gerçeği anlayınca, sen çoktan gitmiştin bile.”
O gün duyduklarım doğru muydu?
Değildi. Gerçeği öğrenince seni seçtim, Asumanı değil.
Bayağı uzun, sessizce oturduk.
Romanım kendi adımla, kendi emeğimle basıldı ya, aslında başka hiçbir şeyin önemi kalmamıştı.
Biliyor musun, Asuman sana üniversiteden beri hep imrenirdi. Bu defa da, senden alamadığını hileyle almak istedi, dedi Kerem.
Şimdi ne olacak?
“Asumanla bütün köprüleri yıktım, kayboldu gitti.”
“Sen doğru olanı yapmışsın. Bu önemli.”
“Peki bana ikinci bir şans verir misin?”
Bir akşam yemeği, dedim, parmağımı kaldırıp.
Onu da batırma.
Yüzünde minnettar bir gülümseme.
Sonra Ne oldu dersen, o yemek bir başkasını getirdi. Sonra bir başkası.
Ve ben, ilk kez kendi kendime değil, gerçekten aşık oldum.
Her şey bir ihanetle başlasa da, zamanla affetmeyi, yeniden güvenmeyi öğrendim. Ve sonu evet güzel bir aşk hikayesi oldu.



