Daha iyi bir hayat yaşayacağım Böyle düşünüyordum o gün.
Böyle bir yoksullukta nasıl yaşayabiliyorsunuz? dedim anneme, burnumu kıvırarak. Bakın eviniz, yirmi senedir bir kez bile elden geçmemiş! Bir de hayat dersi veriyorsunuz bana!
Annem, Gülten Hanım, yorgun bir şekilde omuzlarını düşürdü. Babam, Muzaffer Bey, sessizce çayını yudumladı, bana bakmadan. Ben, mutfağın ortasında, öfkeden kıpkırmızı, hemen bir tepki bekliyordum onlardan. Onlarsa susmayı seçti ve suskunluk, haykırmalarından daha çok sinirlendirdi beni.
Cihan iyi bir insan, dedim tekrar. Siz hiçbir şey anlamıyorsunuz hayattan!
Annem gözlerini bana kaldırdı, gözlerinde derin bir yorgunluk vardı.
Melikeciğim, biz Cihana karşı değiliz, başını salladı Gülten Hanım. Sadece önce okulunu bitirmeni, azıcık da olsa ayakta durmayı öğrenmeni istiyoruz.
Ne stabilliği? diye gözlerimi devirdim. Sizin gibi mi olayım? Yirmi yıl boyunca aynı dairede, tek bir boya göremeden!
Daha ondokuz yaşındasın, dedi annem yumuşakça. Evlenmek için, anlaman lazım kızım, erken.
Babam, çay bardağını masaya koydu, nihayet bana baktı. Yargı yoktu bakışında, sadece hüzün.
Kendi hayatını kur, itirazımız yok, devam etti annem. Ama şimdi değil, böylesine aceleyle değil.
Sadece mutluluğumu baltalamak istiyorsunuz! dedim. Başka bir şey değil!
Sinirle dönüp, koridordaki sandalyeden çantamı aldım. Annem peşimden kalktı, koridora çıktı.
Melike, dur bir, diye uzattı elini annem.
Ama ben çekiştiriyordum montumu, öfke ve kırgınlıkla kollarını bulamıyordum.
Cihanla çok mutlu olacağız! diye bağırdım, koridordan. Size inat!
Babam, ağır adımlarla bana yaklaşırken, kapı eşiğine yaslandı.
Kızım, anlamıyorsun, dedi babam başlayınca ben kestim sözünü.
Ben refah içinde yaşayacağım! Param olacak, her şeyim güzel olacak! dedim, elimi kapı koluna atarken. Sizden farklı!
Kapıyı ardıma hızla çekip, merdivenlere fırladım. En son duyduğum şey annemin derin bir iç çekişiyle, bir eşyanın yere düşmesiydi…
Merdivenleri hızla indim, her adımda haklı olduğumu daha da çok düşündüm…
…
Dört yıl sonra aynı, boyası dökülmüş kapının önünde duruyordum. Sağ elimde üç yaşındaki oğlum Emirin sıcacık avucu vardı. Emir, yabancı kapıya hayretle bakıyordu. Sol elim kapıyı çalmak için havada asılı kaldı, ama vuramadım. Parmaklarım çatlamış yüzeye birkaç santim kala durdu. Yapamayacağımı anladım o anda. Emir kolumu çekiştirip yüzüme bakınca kendime geldim.
Anne… dedi Emir, sabırsızca kıpırdanarak.
Oğluma, ardından yanımdaki, tekeri kırık büyük valize baktım. Geçmiş hayallerimin, kocaman planlarımın ve iddialı sözlerimin artığıydı valiz. Annemle babamı dört yıl görmemiş, bir kez bile aramamıştım. Kendimi onlardan her zaman daha üstün, daha başarılı, daha iyi sanmıştım. Şimdi ise kapılarında, ağlamaktan şişmiş gözler ve kırık umutlarla dikiliyordum…
Sonunda elimdeki tereddütle kapıyı üç kere tıklattım. Sesim gibi vurduğum kapı da ürkek ve inançsızdı; dört yıl önceki kapı çarpışımın aksine. Kapı arka tarafta hızlı adımlar ve ardından anahtar sesiyle aralandı. Beni gören annem şaşkınlıkla gözlerini kaldırdı. Saçları şakaklarında tamamen beyazlaşmıştı. Yüzündeki çizgiler derinleşmişti.
Bakışları, gözümdeki siyah sürmenin aktığı mahzun yüze ve yanımdaki minik oğluma kaydı. Ardımda yıpranmış valizi gördü, bir an anlamış gibi başını eğdi. Annem bana tek bir soru bile sormadı, dört yıl önceki o zehirli sözleri hatırlatmadı. Sadece sessizce kenara çekilip, beni ve Emiri içeri davet etti.
Kapıdan girerken etrafa göz gezdirdim. Her şey aynıydı, sadece daha solgundu: aynı duvar kağıtları, aynı antredeki dolap, aynı ev kokusu O kokuyu küçümsemiştim bir zamanlar. Emir hayretle etrafa bakınıyordu.
Emirciğim bak bakayım şu odada oyuncaklar var mı, dedim, diz çöküp oğlumun göz hizasına inerek. Git bakalım.
Emir bana bakıp başını salladı, gösterdiğim odaya tıpış tıpış yürüdü. Ben de doğrulup anneme döndüm. Annem kapının yanında sessizce duruyordu.
Bir şeyler söylemek, anlatmak istedim. Ama hiçbir açıklamam yoktu. Sadece acı gerçek ve yıkılmış hayaller. Bir adım attım, sonra bir adım daha ve anneme sarıldım. İçimde patlayan hıçkırıklar tüm bedenimi sarstı. Dört yıl önceki o inadım, ukalalığım, hiçliğim hepsi döküldü gözyaşlarımla.
Anneciğim, dedim kekelercesine. Anne, beni affet…
Annem bana sarılıp sırtımı okşadı, tıpkı çocukluğumda olduğu gibi. O an güzel bir hayat sandığım boş hayallerim, tanımadan evlendiğim adamın ardından yıkılan evliliğim ve kibir dolu gençliğim için ağladım. Artık gerçekleri biliyordum.
Haklıydın, dedim anneme gözlerimi silerek. Her konuda haklıydın.
Gülten Hanım cevap vermedi, sadece beni daha sıkı sardı.
Gel mutfağa, dedi. Sana çay koyayım.
Başımı salladım, gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim. Eskiden cam kenarında oturduğum sandalyeme oturdum. Annem su ısıtıcısını açıp bardakları çıkardı. Yıllardır göremediğim annemin yüzüne baktım ve ne çok şey kaçırdığımı düşündüm.
Babam nerede? dedim, biraz endişeyle.
İşte, dedi annem. Az sonra gelir.
Yutkunup anneme baktım, ellerimi nereye koyacağımı bilemedim.
Size ne kötü şeyler söyledim, dedim sessizce. Yoksulluğunuzu, evinizin eski oluşunu.
Annem masanın karşısına oturup elimi tuttu.
Yeter ki döndün, dedi annem. Gerisi önemsiz.
Beni aldattı, anne, dedim hıçkırarak. Sonra da kapıya koydu.
Annem uzanıp saçımı okşadı, tıpkı küçükken olduğu gibi.
Ona inandım Şimdi okulu nasıl bitiririm? Bir çocukla bu hayatı nasıl kurarım?
Annem sarılıp salladı beni, çocuk gibi.
Hallederiz Melek, dedi. Birlikte halledeceğiz. Zor olacak ama halledeceğiz…
…
Dönüşümden aylar geçti. Hayalini kurduğum ihtişamlı hayat çöktü. Bir gün köşe başındaki pastanede iki arkadaşımla buluştum. Asuman kahve fincanının boşunu döndürüyordu elinde, üzgündü. Eski nişanlısı onu başka şehre terketmiş, borçlarla baş başa bırakmıştı.
Borçlular her gün arıyor, dedi Asuman suratını buruşturup. O ise başka şehirde keyfi yerinde.
Başımı sallayıp Gözdeye baktım. O da kızıyla yalnız kalanlardan. Onun eski sevgilisi nikâhtan vazgeçmişti.
Benimki en azından borç bırakmadı, dedi Gözde acıyla gülümseyerek. Sadece sorumluluğa hazır olmadığını söyledi.
Benimki sorumluluğa hazırdı, dedim acı bir tebessümle. Ama başka biri için.
Asuman homurdanıp kafasını salladı, çaresizliğe ortak oldu.
Ne kadar safmışız, dedi Asuman arkasına yaslanarak. Prens bulduğumuzu sandık.
Palyaço çıktı hepsi, diye ekledi Gözde.
Onları dinlerken hikayelerimizin benzerliğine şaştım. Üç genç kadın, hayalleri paramparça, ucuz bir kafede oturuyorduk.
Neyse, şikâyet yeter, dedi Asuman elini masaya vurarak. En azından tatlı söyleyelim!
Ben gülümsedim, garsonu çağırdım. Hayatın ağırlığından, kısacık bir nefes alabildik.
Akşam eve dönerken eski mahallemde yürüdüm. Eve girip içerden gelen sesleri dinledim: Uzak odadan Emirin kahkahası, anne babamın sesi.
Sessizce koridordan geçip odanın kapısında durdum. Babam Muzaffer Bey, yerde oturmuş eski tahta bloklarla kule yapıyor, Emir her kule yükseldiğinde coşkuyla alkışlıyordu. Annem, köşedeki koltukta örgü örüyor, torununa ve eşine gülümseyerek bakıyordu.
O an gözümü ailemden alamadım. Zamanında küçümsediğim bu evin, bu huzurun değerini anlamamıştım. Vaktiyle kapıyı hırsla çarpıp arkamı dönmüştüm; şimdi asıl zenginliğin burada olduğunu daha iyi görüyordum.
Annem ve babam otuz yıl birlikte yaşadı. 90ları, krizleri, işsizliği, hastalıkları, kayıpları birlikte atlattılar. Küçük, eski ve bakımsız olsa da kendi evleri vardı. Düzenli işleri, aileyi saran bir yuvaları vardı.
Onlar her sene deniz tatiline gitmedi, pahalı marka almadı, arabalarını sık sık yenilemedi… Fakat hep aile olmayı bildiler.
Bense bir çocuk, kırık bir kalp ve tükenen gururumla ortada kaldım. İçimdeki gurur hâlâ direniyordu, her şeyin geçici olduğuna inandırmaya çalışıyordu. Oysa artık gerçekle yüzleşiyordum: Asıl kaybeden ben oldum. Annemin mütevazı evini, babamın eski ceketi ve sıradan işini küçümserken uğruna her şeyimi kaybettiğim o gösterişli hayat Koca bir hiçti.




