Gelebilir misin, lütfen? Hastanedeyim.
Ayşe elindeki işi, üstünde pijamalarıyla bırakıp doğruca montunu aldı. Altta ne giydiğine bakmadı bile. Yarım saat önce gelen Zeynepten o kısa mesajdan başka hiçbir şey aklında kalmamıştı; aynaya bakmayı aklının ucundan bile geçirmemişti.
Ayşe, bu sözcükleri okuduğu an kalbi sıkıştı. Bir an dondu kaldı olduğu yerde. Ne oldu ki? Neden hastanede? diye düşünüp durduysa da, hemen ardından silkinip önemli olan yanında olmak şu anda dedi; anahtarı, telefonu kapıp hızlıca ayakkabılarını giydi, kapıya atıldı.
Hastaneye giderken yol hiç bitmeyecekmiş gibi geldi. Normalde beş dakikada vardığı güzergah sanki kilometrelerce uzamıştı. Kırmızı ışıklar inadına yakıldı, minibüs tıkandı, insanlar önünden çekilmiyordu. Ayşe her iki dakikada bir telefona baktı; belki yeni bir mesaj gelir diye ama ekran sessizdi. Ne oldu? Çok mu kötü? Niye hastane? diye sorular beyninde dolanıp durdu.
Sessizce odaya yaklaştı. Kapıyı aralayınca ilk gözüne çarpan şey Zeynepin o bembeyaz yastıkta, gözleri tavana dikilmiş haliydi. Normalde saçları özenle taranmış, kırık bir topuza toplanırdı; şimdi ise dağılmış, sanki günlerdir taranmamış gibiydi.
Ayşe dikkatlice bakınca başka şeyler de gördü: Zeynepin yüzü solmuş, gözlerinin altında mor halkalar, yanağında tam kurumamış göz yaşları… O an Ayşenin boğazı düğümlendi.
Usulca yatağın kenarına ilişti, sesi kendiliğinden fısıltıya indi; sanki yüksek ses acıtacakmış gibi:
Zeynep, ne oldu?
Zeynep yavaşça döndü ona. Gözleri kuruydu ama içinde dipsiz bir hüzün vardı. Ayşe, o bakıştaki kırılganlığı ilk kez bu kadar net gördü.
Gitti, içini çekerek fısıldadı Zeynep. Parmakları çarşafın ucuna iyice kenetlenmişti. Eşyalarını toplayıp çıktı. Daha fazla yapamıyorum,” dedi.
Kim? Burak mı? Ayşe telaşla Zeynepin elini tuttu, düşünmeden yaptığı o hareketin tek amacı onu o karanlık düşüncelerden geri çekmekti, sanki.
Zeynep başıyla onayladı. Sonunda bir damla yaş daha gözünden süzüldü, yanağında iz bıraktı. Silmeye yeltenmedi, öylece bıraktı. Ayşenin boğazı iyice düğümlendi. Cümle bulmaya çalıştı ama ağzından tek laf çıkmadı. Aklına gelmiyordu böyle birini, çocuk için her şeye göğüs geren birinin pes edişi.
Bir süre ikisi de konuşmadı. Sessizlikte duvardaki saat tik tak ediyordu. Zeynepin omuzları titriyor, parmakları çarşafa sarılı kalıyordu. Sonra yavaşça ellerini yüzüne kapattı; hayattan bıkmış insanlar gibi bir hareketti bu. Ayşenin içi ezildi.
Bir süre öyle kaldılar; zaman farklı aktı sanki. Sonra Zeynep biraz toparlanıp gözyaşlarını sildi. Göğsünde hâlâ acı vardı ama bir de üstüne, acıyla karışık bir kabullenmişlik bindi.
Sebep? deyiverdi Ayşe çekinerek. Yarayı yeniden deşmekten korktuğu belli. Ama ne olduğunu bilmek gerekiyordu.
Zeynep acı acı güldü, sevinçsiz, çaresiz bir gülüştü.
Çocuklar, dedi sesi titreyerek. “Artık dayanamıyorum,” dedi. “Uykusuz geceler, sürekli gürültü, sürekli birilerine bakmak zorunda olmak… Başka hayatım kalmadı.” Düşünebiliyor musun, Ayşe? O kadar çok kendi istedi; motivasyonu hiç eksik olmadı. “Başaracağız, bizim ailemizin mutluluğu, vazgeçmek yok,” derdi hep.
Burada biraz soluklandı, eskiden söz verdikleri o cümleyi hatırlıyor gibi.
Kaç kere doktora gittik, tedaviler, iğneler, testler Akla gelmeyecek acılar yaşadım. O kadar gözyaşı döktüm! Ve şimdi… Şimdi sadece arkasını dönüp gitti.
Sesi kısılıp kaldı ama derin bir nefes alıp sürdü:
Ben bütün bunları atlattık diye, artık geri adım olmayacak sanmıştım. Ne yaşanırsa yaşansın, birlikteyiz sanmıştım. Yanılmışım.
Pencereden dışarı baktı; dışarıda akşam yavaşça çöküyordu.
On iki yıl. Sekiz deneme. Bütün ömrüm sanki boşuna geçti…
*************************
Onların hikâyesi, sanki romantik bir Türk filmi gibi başlamıştı. Dilek ve Burak bir arkadaş toplantısında tanışmıştı. O akşam evde müzik sesinden sohbetler birbirine karışıyor, herkes şakalaşıyor, gülüyordu. Burak pencere kenarında çay içerken içeri elinde tabakla neşeyle Dilek girmişti. Enerjisiyle ortamı değiştirmiş, gülmekten gözlerinin içi parlamıştı.
Burak yanına gidip konuşmak istemişti. Sohbetleri hemen samimi geçti; sanki yıllardır birbirlerini tanıyorlardı. Ne filmlerden, ne seyahatlerden, ne garip alışkanlıklardan konuştular, sohbet uzadıkça uzadı. O gece bitince Burak ayrılmak istemedi, Biraz dolaşalım mı? dedi. Gecenin bir yarısı, sabaha kadar yürüdüler, hayalleri, planları konuştular.
Üç ay geçmeden birlikte yaşamaya başladılar. Dilekin kitapları Burakın kitaplığına, Burakın çantası Dilekin koltuğuna karıştı. Evleri bir anda ortak bir yuvaya dönüştü. Altı ay sonra nikah masasına oturdular. Düğünleri sade geçti; az kişi, çok kahkaha, bolca dans…
Birinci yıldönümlerinde evlerinde balkonda otururken, çaylarını içerken Burak ciddiyetle Dilekin elini tuttu:
Senden çocuklar istiyorum, hem de bir sürü. Büyük, bol gürültülü bir aile diyorum.
Dilek gülüp boynuna sarıldı, yanağını Burakın omzuna yasladı:
Merak etme, bizim ev cıvıl cıvıl olacak, dedi.
Her şey gerçekten kolay ve gerçekleşecek gibiydi onlara göre; aşıklar, geleceğe umut doluydular.
İki yıl kimseyi aceleye getirmediler. Kariyerle uğraştılar; Dilek, butik bir tasarım ofisinde; Burak ise teknoloji firmasının işiyle uğraştı. Yazları Egede, kışları Uludağda tatiller yaptılar. Hayattan keyif aldılar.
Sonra karar verdiler: Artık aile olmak zamanı gelmişti.
Küçük zorluklar başladı. Doktora gittiler, doktor “Aceleniz yok, olacak,” dedi. Denemeye devam ettiler, aylar geçti ama olmuyordu. Hormon testleri, tahliller, yeni ilaçlar… “Belki ufak bir tedavi,” dedi doktor.
Dilek pozitifliğini korumuştu, sağlıkla ilgili her şeyi araştırdı. Burak destek olmaktan hiç vazgeçmedi; her muayenede yanında, her öneriye uyarak… Ama kader başka çizilmiş gibiydi. İlk kötü haber altıncı haftada geldi. Dilek daha mutlu olmayı bile beceremeden kendini hastanede buldu. O günü ayrıntısına kadar hala hatırlardı: Soğuk ultrason odasını, doktorun kuru ifadesini ve Burakın elinin gücünü.
Bir sene sonra tekrar oldu, yine erken haftada, yine aynı acı, bir de üzerine “Neden bizim başımıza geliyor ki?” isyanı.
Pes etmediler. Yeni testler, yeni yollar Her ay Dilek umutla test beklerken sonuç olumsuz çıkınca paketi çekmecesine sakladı. Burak da her seferinde onu kucakladı ama çözüm bulamamanın sıkıntısıyla…
Uzun süre net cevap yoktu. Ama pes etmeye hiç niyetleri yoktu; inatla başarıya inandılar.
Doktor “Kısırlık” dediğinde sesinde zerre titreme yoktu ama Dilek ve Burakın içinden bir şeyler kopmuştu. Birbirlerine bakıp, “Şimdi ne olacak?” diye sordular gözleriyle.
Ama dağılmadılar. Çok düşünceler, doktor görüşmeleri sonunda tüp bebek deneme kararı aldılar. Birinci, ikinci, üçüncü deneme… Her seferinde umut, test, bekleyiş, klinik yolları Her seferinde hayal kırıklığı.
Bir başarısızlık daha Dilek tipik bir Türk kadını gibi dışarıya belli etmeden yaşamaya çalıştı ama Burak, karısının değişimini fark etti: eski gülmeleri azaldı, sokakta oynayan çocuklara dalgın bakar oldu, akşamları sessizleşti. Burak onu moral vermeye, şakalar yapmaya çalıştı ama bu döngü bitmek bilmedi.
Yine tüp bebek, yine aynı süreç, yine aynı döngü… Defterler, notlar, kontroller… Burak, Dilekin elini prosedürde hiç bırakmadı. Arada eski hayatlarına dönüşler yapsalar da, mesele hep aynı yere geldi: Bebek.
Bir akşam Dilek banyodan çıkmadı. Burak kapıyı araladığında Dilek, kucağında testle, boş bakışlarla öylece oturuyordu.
Artık yapamıyorum, dedi sessizce, yüzünü dönmeden. Çok yoruldum, hem bedenim, hem ruhum… Dayanamıyorum.
Burak yanına oturup omzunu sardı. Güzel cümlelerle teselli vermedi; sadece sımsıkı sarıldı.
Bir adım kaldı, fısıldadı bir süre sonra. Son bir kez. Lütfen…
Dilek gözlerini kapadı. Hem zor olacağını, hem de Burakın o inanç dolu bakışındaki sevgiyi gördü. “Son bir kez,” dedi, çünkü onu seviyordu; çünkü bir umut kaldığını hala hissediyordu.
Sekizinci denemenin hazırlığı başladı; Dilek, ne düşledi ne de bekledi, robot gibi doktorun her dediğini yaptı.
Ve sonunda Mucize! İlk test pozitif çıktı.
Ultrasonda Burakın elini dayanamayacak kadar sıktı, bırakmadı. Doktor Bakın, iki kalp atışı, deyince, ekranda iki sakince atan minik noktayı görüp gözlerine inanamadı.
Bu bir mucize… diye fısıldadı.
Burak bir süre susup elleriyle yüzünü kapadı. Gözlerinden yaşlar aktı tıpkı nikah günü verdikleri o sözdeki gibi, Birlikte, iyi günde kötü günde Şimdi kazandıkları mutlu günün, emeklerinin karşılığıydı bu…
Fakat…
Her şey, sıradan bir akşamda değişti. Hiçbir gösterge yoktu. Çocuklar banyodan çıkmış, pijamalarıyla yatmaya hazırlanıyorlardı. Zeynep, oğlunu yatağa koyuyordu, bir yandan da kızını kucağına alıp ninni söylüyordu. Evin içinde bebek şampuanı ve kremin kokusu vardı, duvarda gece lambası yıldızlar saçıyordu.
Burak eve geç geldi. Son zamanlarda sık tekrarlıyordu bu. Ayakkabılarını çıkardı, ellerini yıkadı, ama direkt içeri girmeyip, kapıda durdu. Zeynep onun bakışını hissedip arkasını döndü. Burak, her zamankinden daha yorgun görünüyordu. Göz altları mor, omuzlar düşük, elleri boş.
Zeynep gülümsedi, normal karşılar gibi bir şeyler diyecekken Burak fısıltıyla:
Ayrılmak istiyorum, dedi.
Zeynep öylece dondu. Yatağındaki çocuk kıpırdadı ama Zeynep elini bile kaldırmadı, zaman sanki durdu.
Ne? dedi sesi tanıyamayacak kadar tizleşerek. Yinele, lütfen.
Çok yoruldum, tekrarladı Burak. Uykusuz geceler, sürekli gürültü, kendime hiç vaktim yok Artık yapamayacağım…
Zeynep oğlunu yavaşça yerine yatırdı, sonra kocasına döndü. Kafasında, Bunu söylemek nasıl mümkün olur? sorusu dönüp durdu. O kadar mücadele etmişlerdi oysa!
Biz bu yola birlikte girmedik mi? dedi sesi titreyerek ama kendini tutarak. Çoğul mutluluk diye sen söylemedin mi? İki çocuk olacağını öğrendiğimizde nasıl sevinmiştik? İsimleri beraber seçmedik mi?
Burak gözlerini kaçırdı.
Başaracağımdan emindim aslında. Ama başaramadım Artık takatim yok.
Zeynep bir adım attı, adamın gözlerinde pişmanlık aradı, Vazgeçmezsin, değil mi? demek istedi.
Bizi, beni ve onları bırakıp gidiyorsun yani? yalnızca fısıldadı. İkisini de mi?
Burak derin nefes alıp yüzünü ovuşturdu.
Zaman ihtiyacım var, dedi. Dönüp dönmeyeceğimi bilmiyorum…
Sesi ne kızgındı, ne öfkeliydi tarifsiz bir boşluk. Zeynep öylece bakakaldı, Hani hayallerimiz, hani ortak geleceğimiz? soruları boğazında yumruk gibi düğümlendi.
Arkasında ise çocuklar masumca uyuyordu; henüz yaşamlarındaki kırığı bilmeyecek kadar küçük…
Burak çıktı. Kapı sessizce kapandı ve evi derin bir sessizlik kapladı. Zeynep koridora bakakaldı; bir yandan hâlâ mutfağa gider gibi Burakı bekledi ama boşluk, bambaşkaydı.
Biraz pencereye gidip bakındı, perdesini düzeltti, tekrar çocuklara yaklaştı. Küçük elleri ılık ve huzur doluydu. Bebeklerin yüzleri öyle sakindi ki, sanki her şey yoluna girecek gibi. Zeynep kızına dokundu, sonra yavaşça geri çekildi.
Ev düzenliydi. Masada soğumuş bir çay, koltukta Yeni Anneler İçin Tavsiyeler dergisi açık duruyordu. Her şey çok normaldi, ama artık bu, Buraksız bir evdi.
Zeynep yavaşça yere indi, çocukların yanına oturdu. Bacakları kurşun gibi ağırlaşmıştı. Kucağına en yakın olan kızını sıkıca sardı. Çoğu zaman acısını alan bu hareket, bu defa içini titretiyordu.
İlk kez gerçekten yalnız hissetti kendini. Yıllardır yorgun, meşgul, belki eksik hissetmişti ama hiç böyle tarifsiz bir yalnızlığı tatmamıştı. Eskiden, en zor zamanlarda bile Burak burada, derdi. Şimdi yoktu.
Evde tek duyulan, minik bebeklerin uyku nefesiydi. Zeynep kucağında kızını tutarken, gözyaşları sessizce döküldü; hıçkırık bile olmadan, sadece aktı. Bu sefer kendine engel olmadı. Uzun yıllardır, ilk defa acziyetini serbest bırakabildi.
Dışarda akşam yavaşça geceye karıştı, Zeynep yerinden kalkmadan, sadece çocukları, çocukları için yaşadığını hatırlayarak öylece kaldı.
****************************
Zeynep hastane odasında, dizlerini karnına çekmiş, cama bakıyordu. Dışarıda yavaş yavaş lapa lapa kar düşüyordu. Ama onun aklında sadece ardı arkası kesilmeyen mücadele, umut, minik mutluluklar ve büyük hayal kırıklıkları vardı. Aklında Burakın son sözleri defalarca yankılandı, her tekrarda yeniden canını acıttı.
Gerçekten anlamıyorum, dedi sesi incecik, cama bakmaya devam ederek. Bunca yaşanandan sonra, nasıl böyle arkasına bakmadan bırakabilir? Nasıl evlatlarını bırakır insan?
Bu sefer gözyaşı yoktu; gözyaşlarının bittiği bir noktaya gelmişti. Sadece cevapsız kalan sorular…
Ayşe, yan koltukta sessizce otururken yanına geldi, Zeynepi omuzlarından sımsıkı sardı. Söyleyecek söz bulamıyordu. Burakı, iyi bir baba ve eş bilmiş, şimdi ise her şey altüst olmuştu. Koskoca adam, sorumluluğu bırakıp gitmişti…
Zeynep başını Ayşenin omzuna yasladı ve hafifçe titredi.
Nasıl yapacağımı bilmiyorum ama mecburum, fısıldadı. Onlar için mecburum.
Bu sözlerde kahramanlık yoktu; sadece inatçı bir sabır vardı. Önünde uykusuz geceler, bin bir dert ve yalnızlık olduğunu, omuzlaması gereken yükü biliyordu. Ama o odada, evde, annesini bekleyen iki küçük masum vardı.
Ayşe elini sıkıca tuttu. Onun da cevabı yoktu. Hangi cümle bunu unutturabilirdi ki? Ama sessizce Birlikte aşarız der gibiydi.
***********************
Birkaç gün sonra, Burakın annesi kapı çalmadan odaya daldı. Elinde bir poşet meyveyle, öylesine soğukkanlı, sanki kızına değil, bir tanıdığına gelmiş gibi. Göz ucuyla odayı, sonra Zeynepi süzdü.
Ne var, yerleşmişsin bayağı buraya, dedi mesafeli bir sesle.
Ne kin, ne de anlayış vardı sesinde, sadece bir mesafe. Zeynep cevap vermedi, sadece bekledi.
Kadın yavaşça masaya yürüdü, poşeti koydu ama oturmadı. Ellerini göğsünde kavuşturup Zeynepe baktı.
Biliyorsun değil mi, bu kaçınılmazdı, dedi nihayet. Burak hep kendi alanına ihtiyaç duyar. İki çocuk, gürültü, uykusuzluk… Dayanamadı işte.
Zeynep derin nefes aldı. Burak hep çocuk istiyordu; birlikte hayaller kurduk, demek istedi ama sustu. Sözcüklerin bir anlamı olmayacağı belliydi.
Usulca biraz doğruldu; hareketi oldukça yavaş, hala çok halsizdi ama içindeki buz gibi öfke onu dikleştiriyordu. Annenin ne diyeceğini bekledi.
Bak, dedi kadın, Burak çocukların bakımını istemiyor. Sadece maddi destek sağlayacak.
Zeynepin elleri anında yatağın köşe lastiğine kilitlendi. Duyduklarını idrak edemedi.
Yani? dedi titreyerek ama kendini toparlayarak.
Kadın pencereye bakar gibi başını çevirdi; göz göze gelmek zorundaymış gibi.
Kendi payına düşen daireyi bırakıyor, dedi net bir dille. Bunu nafaka olarak düşün; uzun süre rahat edersiniz. Döner mi belli olmaz, ama zorda bırakmak istemiyor.
Sevimsiz bir sessizlik oluştu. Koridordan hemşirelerin sesi hafiften geliyordu, ama Zeynepe dünya durmuş gibi geldi. Sadece kadının net sesi ve kafasında dolanan, birbirine çarpan düşünceler kaldı.
Yatağın lastiğini öyle bir sıktı ki parmak boğumları bembeyaz oldu.
Yani parayla her şey hallolacak öyle mi? dedi sesinde öfke değil, daha ziyade derin bir kırgınlıkla.
Kadın başını hafif kaldırdı, sesi sertleşti:
O kadar kötü konuşma! Burak elinden geleni yapıyor. Zor bir dönemden geçiyor, ama tamamen sorumluluktan kaçmıyor. Sadece… baba olmayı kaldıramıyor şimdi. Hayat bu; alışsan iyi olur.
Bana sorsan, ben hazır mıyım? dedi Zeynep tavana bakarak. On iki yılın, sekiz denemenin ardından mı?
O an odada acısını, rüyalarını, sabaha kadar uykusuz geçtiği günleri, hastane yollarını, hayal kırıklıklarını, umut dolu o nöbetleri hissetti. Hem dün kadar yakın, hem de bin yıl kadar uzaktaydı.
Seçim senin, dedi kadın resmiyetle. Ama haberin olsun; Burakı arama, zorluk çıkarma, problemi büyütme. Yoksa…
Sustu, havada bir tehditle.
Zeynep derin bir nefes alıp kadına dik dik baktı.
Yoksa?
Kadın bir an durdu, Zeynepin ne kadar ciddi olduğunu anlayışla baktı:
O zaman bu yardımı da kaybedersiniz. Hatta… kısa bir duraklamadan sonra, çocukları bile kaybedebilirsin. Burakın iyi avukatları var. Kavga istemiyor ama zorluk çıkarsa
Cümlesi bir balyoz gibi indi. Zeynepin içinden her şey çekildi sanki. Tehdit etmeye bile yüz bulmuşlardı.
Sadece mesajı iletiyorum, dedi kadın, belki tonunu biraz yumuşatmak ister gibi. Poşeti özenle komodine koydu, ağız kısmını düzeltir gibi yaptı. Düşün, bu koşullarda en doğru olan bu.
Bunları deyip odadan çıktı, kapıyı sessizce kapattı.
Kadının pahalı parfümü odada asılı kaldı, ardından buz gibi bir boşluk geldi.
Zeynep tekrar yalnız kaldı. Paket meyveye, sonra pencereye baktı. Gökyüzü mora, sonra geceye dönerken düşünceler birbirine dolaştı. Uzun süre öylece oturdu. Sonra, elleri titreyerek telefonunu aradı, Ayşeyi aradı.
Ayşe, gel. Sohbete ihtiyacım var, dedi, sesi duygusuzdu; belli ki artık ağlamaktan yorulmuştu.
Ayşe hemen geldi. Odaya girdiğinde Zeynep yatağın ucunda dimdik oturuyordu; ne ağlıyordu ne de neşeliydi, sadece dirayetli.
Ayşe usulca yanına oturdu, ellerini tuttu. Zeynep yüzünü ona dönmeden konuştu, adeta kendi kendine not alır gibi:
Biliyor musun? Artık korkmama izin vermeyeceğim. Ben neler atlattım. Evet, isterse evi de gitsin, isterse para da versin, ama çocuklarımı kimseye bırakmam. Elimden geleni yapacağım. Güçlü olacağım. Sadece onlar için.
Sesinde öfke değil; buz gibi bir kararlılık vardı. Artık Burakın ve annesinin niyetini sorgulamıyordu; neden, nasıl ile uğraşmıyordu. Geçmiş artık eskidendi.
Ayşe büyük sözler etmedi, teselli de konuşmadı. Sadece başını salladı, elini sıktı:
Tabii ki başaracaksın. Ben de yanında olacağım. Beraberiz.
Zeynep sonunda arkadaşına döndü. O gözlerde artık yaş yoktu; yerini direnç ve inanç almıştı. Önünde uykusuz geceler, türlü yorgunluk, baş etmek zorunda pek çok iş vardı. Ama evde, babaannesiyle bekleyen iki küçük melek yüz, Zeynepin tüm bu savaşlara neden başlamış olduğunu unutturuyordu. Onlar onun dayanağı, ilacı olmuştu.
Artık biliyordu: Mutluluğunu kimse ondan alamazdı. Ne zorluk, ne tehdit Anne olmak, hepsinden güçlü olmak demekti. Ve bundan sonra, kimse önünde duramayacaktı.




