Sırrını Saklayan Hamur

Sessiz Hamur

Gülay, sen cumartesi kimin geleceğini biliyor musun? dedi Levent, mutfağın kapısında durup ona sanki yine yanlış bir şey yapmış gibi baktı. Sadece durdu ve bakışlarını üzerinde gezdirdi.

Gülay tam o anda hamuru tezgaha alıyordu. Kollarına kadar unlu elleriyle uğraşıyordu.

Biliyorum. Senin iş arkadaşların ve eşleri. Bunu üç kez söyledin.

Sadece iş arkadaşlarım değil, söylemiştim. Bizzat Özdemir Bey ve eşi geliyor. Kendisi şirkette ortak. Bir de Karataş Bey var. Sen Karataşı tanıyor musun hiç?

Levent, yemek hazırlıyorum şu an. Sonra konuşsak?

O mutfağa girdi, genelde girdiklerinde o kadar kalmazdı. Mutfaktaki canlılık, tencere kokuları, ıslak bezler, tavalar onu rahatsız ederdi.

Sonra değil, şimdi anlamanı istiyorum. Bu insanlar tatil için Avrupaya gidiyor. Eşleri özel tasarım giyiniyor. Menüsü olmayan restoranlara takılıyorlar. Yani…

Ben ne yapmalıyım yani? dedi Gülay, başını ona çevirip.

Senin böreklerinden istemiyorum işte. Düzgün bir şey söyle, dışarıdan güzel bir yemek söylesinler. Paketleri bile ayrı şık. Ben para vereceğim.

Gülay sustu bir süre. Hamura baktı, sonra gözlerini ona çevirdi.

Hamurumu çoktan yoğurdum ben.

Gülay.

Levent, ben hamuru yoğurdum. Sabah altıda kalktım. Çarşıya inip kıyma aldım, her şeyi güzel yapacağım, merak etme.

Başını öyle bir salladı ki, tam çocuk gibi söylediğini düşündü belli ki.

Bu insanları anlamıyorsun, dedi ve çıktı mutfaktan.

Biraz pencere önünde durdu Gülay. Dışarıda Mart ayı, gri ve yağmurlu. Dallarda bir güvercin oturmuş, gözleri puslu ufka bakıyordu. Hamura eğildi, yeniden yoğurmaya başladı.

***

Gülay elli iki yaşındaydı ve Leventle yirmi sekiz yıldır evliydi. İlk İstanbulda tanışmışlar, o vakitler Gülay bir inşaat şirketinde muhasebeciydi, Levent ise yeni yeni müdür olmuş, hâlâ eski tip ceket giyerdi. O zamanlar Leventin kadınlara karşı utangaç tavrı, gömleğinin düğmesiyle oynarken endişesini belli etmesi hoşuna gitmişti. İşte o samimi, insani utangaçlığıydı âşık olduğu.

Daha sonra taşınmalar başladı. Önce Bursaya, sonra tekrar İstanbula. Her defasında ev toplamak, kediyi alıp gitmek, yeni marketler, komşular bulmak… Levent işte yükseldikçe bir şeyler yavaş yavaş değişti. Hemen değil, yavaşça; tıpkı zamanla bir kıyının değişmesini izlemek gibi.

Çocukları hiç olmamıştı. Başta doktorlar şunu dedi, sonra bunu; en sonunda bu konu üstüne konuşmaz oldular. Gülay buna içiyle sessizce alıştı, bir tür huzur buldu. Evdeki anaç enerjisini mutfağa, yazlık bahçedeki domateslere, pencere kenarındaki çiçeklere ve bazen komşu çocuklarına börek yapmaya harcadı.

Börek, onun diliydi. Kelimeler yetmeyince, ya da konuşmalar fayda etmeyince mutfağa giderdi. Sevinince de giderdi mutfağa. Hamurun olmuş olup olmadığını elleriyle hissederdi; herhangi bir tarife gerek kalmadan, sadece esnekliğinden, sıcaklığından… Hamur onun için yaşayan bir şeydi.

Levent yirmi sekiz yıldır onun yemeklerini yedi. Sessizce yedi. Şimdi anlamıştı işte: Sessizliği onay sanmıştı.

***

Cuma gecesi, yarıya kadar ayakta kaldı Gülay. Kıymalı-soğanlı börek yaptı, o meşhur, büyükannesinin tarifiyle yaptığı, üstü nar gibi kızarmış, binanın içine sinen kokulu börekten… Patatesli-peynirli mantı, paça çorbası, havuçlu lahana turşulu salata, fırında sarımsaklı incik… Her biriyle ayrı özenerek.

Levent gece on birde geldi, yapılanları görünce hiç konuşmadı. Doğruca yatak odasına geçti.

Gülay mutfağı topladı, önlüğünü çıkarttı, penceredeki tabureye oturup demli bir çay içti. Yarın misafirler gelecekler, masaya oturacaklar ve ona en iyi bildiğini sunacaktı. Ona çok basit ve doğal geliyordu bu.

Gece yarısı yarımda yattı, hemen uyudu.

***

Misafirler saat yedide geldiler. Altı kişiydiler: Özdemir Bey ve eşi Nermin Hanım, Karataş Bey ve eşi Asuman Hanım ve isimsiz bir beyefendi daha; Levent onu Antakyadaki dostlar gibi hafif reveransla Fuat Bey diye sundu, belli ki en kıdemlilerindendi.

Nermin Hanım zayıf, siyah elbiseli, kırk beşlerinde bir kadındı; elbisesini görünce Gülay, bir aylık maaşı kadardı herhalde, diye düşündü. Gözleriyle her yeri süzüp birden değerlendirip sıraladı: Ev, mobilya, perdeler ve Gülayın kendisi…

Asuman Hanım ise daha gençti; röfleli kısa saç, ince kaşlar, daha eve girerken hissedilen yoğun parfüm… O kadar çok gülümsüyordu ki, sanki salona bir kutup ayısı gelmiş.

Fuat Bey altmışlarında; tok elleri, dikkatli gözleriyle. Herkese el sıkıp özelce Ev sahibi sizsiniz demek… Tanıştığıma memnun oldum dedi.

Gülay hepsini salona aldı, masa zaten hazırdı. En iyi keten örtüsünü sermiş, mum yakmış, çatal-kaşıkları düzgün yerleştirmişti. Paça salatayı yeşillikle, mantıları büyük kaseye, böreği dilimlemiş şekilde tahtaya yerleştirdi.

Konuklar yerine geçti. Levent, Özdemir Beyin getirdiği, uzun isimli İtalyan şarabını açtı, doldurdu.

Nermin masaya göz gezdirip, alçak bir sesle ama duyulsun diyerek:

Aaa, paça… Yıllardır yemedim paça, dedi.

O cümlede, Gülay ne olduğunu hemen anlamasa da tuhaf bir burukluk sezinledi.

Buyurun lütfen, dedi Gülay. Kıymalı börek, mantı burada, incik de var…

İncik mi! Asuman, Nerminle göz göze gelip: Aman Allahım, on beş yıllık diyetimde incik yoktu. Çok yağlı ya…

Doyurucu, düzeltti Nermin, güldü. O tür bir kahkahaydı ki insanın hemen ayaklarına bakıp yere bir şey bulaştı mı diye kontrol edesini getirir.

Erkekler atıştırmaya başladı. Özdemir Bey paçadan alınca sadece başını salladı, bir şey demedi. Karataş börekten kesti. Fuat Bey suyunu bardağa alıp masadaki yemeklere dalgınca göz gezdirdi.

Levent, sen mutfağa girmiyorsundur, değil mi? dedi Asuman gülerek.

Yok, Gülay beceriklidir, dedi Levent sanki birazcık komik, biraz hoşgörülü bir şekilde.

Sanırım küçük yerlerden geldiniz, Gülay Hanım? dedi Nermin, salatadaki turşuya batırırken. Taşradan mı?

Bursadan, dedi Gülay.

Bakın işte, Nermin bulmacayı çözmüş edasıyla başını salladı. O taraflarda bozulmamış, işte bu ev yemekleri, börekler, paçalar… Aslında köy geleneği yani. Kırılmasın ama artık şehirli insan bu işleri bıraktı. Diyetisyenler jelatinin damarlar için çok zararlı olduğunu söylüyor.

Gülay gözünü kaldırdı:

Doğru hazırlanırsa jelatin kollajen demektir, eklem için faydalı, dedi sakince.

Eski bilgiler onlar, dedi Nermin. Biz üç yıldır et yemiyoruz, balık ve süper yiyeceklerle idare ediyoruz. Levent, sen düşündün mü hiç? Bir tanıdığımız var, diyetisyen, müthiş biri…

Levent hafifçe güldü. Biraz kaçamak, biraz mecburen, insanın cevap bulamayınca ben de aranızdanım demek zorunda hissettiği gülümseme.

Gülay biraz gelenekçidir, dedi.

İşte o gelenekçi lafı Gülayın aklında kaldı. Masaya fırlatılmış bir bozuk para gibi.

Sonra Asuman, böreğin hamurunun sertliğinden yakınıp, yaşımı koruyorum dedi. Nermin merkezdeki, Barselonada eğitim almış şefli moleküler mutfak restoranından bahsetti. Para-mülk sohbete geçip, Gülay kendini dekorasyondan ibaret hissetti. Sadece sofra kurmuş ev sahibesi, güler yüzle oturmak zorunda olan…

O yine de gülümsedi. Şarap doldurdu, yemekleri götürdü, boşları topladı, bir şey isterler mi diye sordu. Kimse teşekkür bile etmedi.

Saat dokuz civarı, Nermin neredeyse el değmemiş böreğe bakıp dedi ki:

Açık açık söyleyeceğim, biz burada kendi aramızdayız. Bu yemekler çok… taşralı. Gülay Hanım, lütfen yanlış anlamayın. Belli bir çevreye yakışmıyor, anlatabildim mi? Seviye farkı yani.

O anda oda sessizleşti. Gülay eşine baktı.

Levent, kadehine dalmıştı.

Herkesin kendi geleneği var, dedi sonunda Fuat Bey; bu lafın üstüne Nermin bir daha susmak zorunda kaldı.

Ama Levent çoktan ağzını açmıştı:

Gülay, ben sana düzgün bir şey sipariş et dedim. Yine bildiğin gibi yaptın.

Gülay kalktı, birkaç tabağı toplayıp mutfağa götürdü. Yavaş yürüyordu; yükü ağırdı. Kap kacakları lavaboya koydu. Pencerenin önünde bir süre bekledi. Dışarıda gece, sokakta lambalar titrek yanıyor, ince bir yağmur yağıyordu.

Salondan uzak, yeniden kahkahalar ve bardak tınıları yükseldi.

Gülay önlüğünü çıkardı, askısından aldı, katlayıp sandalyeye bıraktı.

Salona geri döndü.

Kusura bakmayın, başım ağrıdı. Her şey masada, buyurun lütfen, dedi.

Kimse anlamadı bile.

***

Gece bir gibi yemekleri toparladı, misafirler çoktan dağılmıştı. Levent yatağa girip tek kelime söylemedi. Odaya kapandı.

Böreği büyük bir tepsiye alıp streç filmle kapladı. Mantıları tencereye koydu. Paçayı paketledi. İncik için ayrı pakete sardı.

Hepsini gece yarısı ikiyi geçe sokağa taşıdı. Evin yakınında inşaat vardı, ışıkları hâlâ yanıyordu, şantiyedeki barakada üç işçi çay içiyordu. Biri sigara içiyor, diğer ikisi kupalarını ısıtıyordu.

Hayırlı akşamlar, dedi Gülay, Geç oldu kusura bakmayın. Biraz yemek getirdim, arzu ederseniz.

Hayretle baktılar, sanki gökten düşmüş gibi.

Ne getirdiniz abla? dedi sigara içen.

Kıymalı börek, mantı, incik var, paça çorbası da var ama onu buzluğa koymalı aslında…

İşçiler birbirine baktı.

Olur mu öyle şey, diyerek biri kalktı, taşımasına yardım etti.

Yemekleri masaya koydular. En önce böreğin streçini açtılar, biri hemen aldı, yüzü öyle bir aydınlandı ki, Gülay kalbinde sımsıcak bir şey hissetti.

Bildiğin ev yemeği, dedi biri ağzıyla. Vallahi ev yemeği…

Annem aynısını yapardı, dedi öteki, mantıdan alırken. Tıpatıp…

O taraftan mısınız? dedi diğeri evi işaret edip. Bir şey kutlamı şerefine mi?

Misafirler vardı, dedi Gülay. Hiç yemediler.

Yazık. Harika yemek.

Biliyorum, dedi.

Üç dakika izledi onları, yemek yiyişlerini, afiyetle, şükran dolu. Biri daha alıyordu.

Sağ olun abla, dediler.

Asıl size teşekkürler, dedi Gülay eve dönerken.

***

O gece uyuyamadı. Salondaki kanepede yattı, tavana baktı. Yatak odası sessiz, Levent herhalde gayet mışıl mışıl uyuyordu.

Düşündü Gülay; yirmi sekiz yıl… Neredeyse bir ömrü. Yine bildiğin gibi yaptın, demişti Levent. Yanlış yaptın değil, kabul etmiyorum değil, sadece yine bildiğin gibi… Sanki insanın kendince olması bile yakışıksızmışçasına.

İşçi, İyi yemek, demişti. Doğrudan, olduğu gibi, minnetle. Onlar için kıymetliydi, ne kadar lüks olduğuna bakmaksızın.

İşte o evde kendine yer kalmadığını fark etti. Ev sahibi olarak kabul ediliyordu belki, ama kendi olarak yok; börekleriyle, sabah pazarlarıyla, anlattığı eski tarifleriyle, oraya sığmıyordu artık.

Çoktan başka şeyler doldurmuştu o evi.

Saat dörtte kararını verdi. Sessiz, abartısız, insanın uzun süre doktora gitmeyip sonunda gidilmeli artık dediği gibi.

***

Bir defter yaprağına not yazdı. Yazısı hep büyük, düzgün, okunaklıydı.

Levent. Gidiyorum. Alınıp küsmeden, sadece anladığım için. Yıllar için teşekkürler. Anahtarlar komodinde. Gülay.

Anahtarları bıraktı. Eczane çantasına en gerekli şeyleri koydu: evrak, bir takım elbise, telefon, şarj, karttan biraz para… Yanına hiç yemek almadı. Nedense en anlamlı gelen de buydu: Yemeğiyle ayrılmıyordu. Kendisinden bir parça evde kalıyordu, bakalım hafiflemiş gidince ne olacak, bunu görmek istiyordu.

Sabah beşe geliyordu, hava ağarmış, yağmur durmuş, asfalt yıldızlı gecedeki su gibi parlıyordu. Taksi çağırıp kentin diğer ucundaki çocukluk arkadaşı Nermine gitmesini istedi.

Nermin kapıyı sabahlıkla açtı, uykulu, saçı dağınık. Sormadı bile. Sadece bir adım geri çekildi ve:

Sana çay koyayım mı?

Koy lütfen.

İkisi Nerminin mutfağında, sessizce çay içtiler. Nermin merakla ama sabırsızlık göstermeden bakıyordu. Eski dosttu; susarak yanında durmayı bilenlerden.

Ayrıldın mı?

Ayrıldım.

Temelli mi?

Kısa düşündü Gülay.

Temelli.

Nermin başını salladı, çay koydu.

***

İlk haftalar tuhaf geçti. Levent aradı. Önce kısa: Neredesin, geri gel. Sonra uzun: Konuşabiliriz. Sonra Ne yaptığının farkında mısın? Sonra sustu.

Gülay, Nerminin yanında kaldı. O bir odada, Gülay ötekinde. Kahvaltı edip, akşamları birlikte dizi izlediler. Nermin nasihat etmedi, bu kadınca bir teşekkür sebebiydi.

Üçüncü hafta Gülay işlere koyuldu. Muhasebecilikten alışkanlıkla evrak işlerini her zamanki gibi kendi halletti. Boşanma için hiç acele etmeden evrakını topladı. Ev ortak alınmıştı, Levent parasını ödemeyi teklif etti. Gülay kabul etti. Mahkeme boğuşması istemiyordu.

Para karta yattı. Rakamı izlerken düşündü: Bu yirmi sekiz yıl. İyi mi kötü mü? Bilemedi. Sadece bu paranın bir süre idare edeceğini biliyordu.

Bir ay sonra iş aramaya başladı. Önce biraz soluklanmak istedi. İstanbulda uzun yürüyüşler yaptı, kafelere oturdu, insanları izledi. Elli iki yaşındaydı ve uzun zaman sonra ilk defa kendisi gibi hissetti, her ne demekse bu.

Bir gün kent içindeki yol üstü minik bir kafeye girdi. Yolüstü adını taşıyan, sade, eski ahşap masalı, menüsü kara tahtada, sessiz bir televizyon köşede… Mis gibi taze ekmek ve kahve kokuyordu.

Çay ve vişneli poğaça aldı. Poğaça hazır yufkadan, ev işi değildi hemen anladı.

Tezgahta altmışlarında, yuvarlak yüzlü, yorgun, mavi önlüklü bir kadın vardı.

Beğendin mi poğaçayı? diye sordu.

Biraz kuru, dedi Gülay dürüstçe.

Kadın iç çekti.

Biliyorum. Fırıncımız ayrıldı ay başında. Yan dükkandan alıyoruz, makine işi olduğu belli.

Gülay sustu, baktı.

Fırıncı mı arıyorsunuz?

Kadın baktı dikkatle.

Sen biliyor musun?

Elimden gelir, dedi Gülay.

***

Kadının adı Saadet Hanımdı. İki çocuk büyütüp emekliliğinde evde oturamadığı için sekiz yıl önce açmıştı kafeyi. Zor aylar oluyordu ama işletmek ona canlılık veriyordu. Çabuk karar veren, içgüdüsüne güvenen kadınlardandı Saadet Hanım.

Yarın sabah erkenden gel, bir deneyelim, dedi.

Gülay ertesi sabah saat yedide geldi. Önlüğünü giydi. Mutfak küçük ama derli topluydu. Her şey yerli yerindeydi.

Patatesli-soğanlı börek yaptı. Tarçınlı çörek yaptı. Elmalı börek için hamuru mayaya koydu.

Sekiz gibi Saadet Hanım geldi, kapıda gözünü dikip baktı.

Sen nereden çıktın yavrum? dedi.

Hayattan, diye güldü Gülay.

Saat dokuzda ilk müşteri böreklerden iki tane alıp on dakika sonra üçüncüsüne döndü. Bir işçi bir torba çörek alıp Helal olsun dedi. Okul çantalı bir çocuk hem elmalı, hem patatesli aldı.

Saadet Hanım tezgahta hesap yaptı.

Öğlen yanına kadar şartları konuştular. Gülay haftanın altı günü, yediden üçe kadar, pazar yok çalışmayı kabul etti. Ücret mütevazıydı ama iş iyi giderse zam yaparız dedi Saadet Hanım.

İşler gitti.

***

Üç ay sonra Yolüstü kafeyi birkaç mahalle öteden bilen oldu. Reklamdan değil, herkesin birbirine anlattığından. Gerçekten anne elinden gibi börekleri var, mutlaka uğra, dediler.

Gülay gün gün menü hazırladı. Pazartesi balıklı, salı kıymalı börek, çarşamba mayalı ekmek, perşembe krep, cuma kocaman fırında etli börek. Cumartesi kahvaltı için kuru üzüm ve cevizli çörek çıkardı, pazar kapalıydı.

Tek izinli günü olan pazar, pazara gitmeye bayılıyordu. Elma seçiyor, peynircilerle sohbet ediyor, marketteki kadın tezgâhtara isminden tanıdık oldu.

Artık başka yerde oturuyordu. Yakında, tek odalı küçük bir daire tuttu. Pencere altına saksıda sardunya koydu, mutfak penceresine keten perde astı. Eski ama sağlam, huzurlu bir yerdi.

Nermin ayda iki kez uğrar oldu. Beraber çay içer, Nermin:

Çok daha iyi duruyorsun. Gözlerin bile açıldı, derdi.

Artık deliksiz uyuyorum, derdi Gülay.

Fark ediliyor.

Bazı akşamlar kitap, bazen film, bazen sadece mutfakta oturup sokaktaki akşam sesini dinliyordu. Kimseye bir şey yapmak zorunda olmamak değerli geliyordu artık.

***

Günlerden bir çarşamba, ilk defa ekmek günü, bir adam geldi. Erken bitti mi ekmek? dedi Saadet Hanım.

Bitti, dedi adam. Yarın var mı?

Ekmek sadece çarşamba günü. Yarın börek var.

Menüyü inceledi, kahve ve bir lahana böreği aldı, pencere kenarına geçti, kitap okudu.

Ertesi hafta tam sekiz olmadan gelip iki somun aldı. Gülay tam ekmeği çıkarıyordu.

Bak, bu kez tam vaktinde, dedi.

Adam güldü. Yüzünde yaşanmış kırışıklıklar, çok düşünmüş birinin bakışları.

Ben herhalde salı gecesinden gelip sabaha kadar burada bekleyeceğim bir gün.

Saadet Hanım bırakmaz, sekizden sonra kapatır, dedi Gülay.

O zaman kapıda yatarım.

Böylece, bir parça ekmek, bir parça gülümsemeyle tanıştılar.

Adamın adı Aydındı, elli sekiz yaşında, proje ofisinde mühendis, bu mahallede oturuyor, yedi yıl önce boşanmış. İki yetişkin çocuğu uzakta. Sessiz, sakin, aceleci değil.

Başta tezgahta sohbet edip, sonra kahve yanında birkaç cümleyle muhabbet uzadı. Sonra dışarıda biraz yürüyorlardı.

Aydın işini gerçekten merak ederdi. Aslında ilgi için değil, samimiyetle. Gülay ona hamurun sıcaklığını, mayanın sabrını, mayalı ekmekle tavada ekmeğin farkını, elinin ayarını anlattı. O da sessizce dinlerdi.

Bir gün dedi ki:

Birisi bana bütün bunlar köylü işi, demode, sofra adabı değil artık demişti.

Aydın sustu bir an.

Demode olan, samimiyeti gizliyormuş gibi yapmak. Bence tek demode bu.

Gülay baktı, gülümsedi.

Güzel dediniz.

Gayret ediyorum sadece, dedi Aydın.

***

Kadın kaderi düz gitmez, Gülay bunun bilincindeydi. Mutluluk birden, tümüyle gelmez; yavaşça, yağmurdan sonra kuyuda biriken su gibi dolar; bakarsın bir gün artık doludur o kuyu.

Aydınla martta görüşmeye başladılar. Ne hız ne tanım; bir akşam Sinemaya gidelim mi? dedi Aydın. Gidelim, dedi Gülay. Uygun bir lokantada çorba içip ekmek istediler.

İyi ekmekleri var mıymış? dedi Gülay.

Aydın aldı, baktı, ısırdı.

Yok. Sende olduğu gibi değil.

Bunu iltifat olarak değil, gerçek gibi söyledi. Gülay hafifçe gülümsedi.

O arada kafe büyüdü, Saadet Hanım menüyü genişletti, öğlen yemeğine sıcak tabldot ekledi, bir yardımcı aldı. Hatta yaz için dışarıya masa atma planı yaptı.

Gülay kendi kafesinin hayalini kurmaya başladı. Küçük, sessiz bir sokakta, gün boyu ekmek kokusuyla… Hayaldi, ama artık bir imkân.

Artık acele etmemeyi öğrenmişti.

***

Levent Nisan sonuna doğru tekrar çıktı karşısına.

Kafede, pencere ardından gördü. Durup levhayı okuyor, sanki şaşkındı. Önce tanıyamadı, ama sonra kalbi bir fazladan dum yapıp sakinleşti.

Levent içeri girdi.

Saadet Hanım mutfaktaydı, içeride bir iki müşteri vardı; Gülay tezgahta.

Merhaba, dedi Levent.

Yaşlanmıştı. Ya da, asıl şeklini daha çok gösteriyordu. Bakışı eskisi kadar keskin değildi, alışılmadık bir sokakta kaybolan biri gibi.

Merhaba, dedi Gülay.

Seni Nerminden buldum. Burada çalışıyormuşsun.

Çalışıyorum.

Ahşap masalara, kara tahtaya, tezgâhtaki böreklere göz gezdirdi. Yüzünde geçen bir duygu vardı; acıma mı, şaşkınlık mı, bilemedi Gülay.

Kahve ister misin? dedi Gülay.

Olur.

Kahveyi koydu, verdi. Levent aldı, içine baktı, yudumladı.

İyi gidiyormuşsun.

Öyle.

Tavsiye ediliyorsun. Böreklerin en iyisi diyorlar buralarda.

Ne güzel.

Levent bardağı bıraktı.

Gülay, şimdi işlerim iyi gitmiyor. Özdemirle ortaklığı bıraktık, şirkette yeniden yapılandırma var. Kısacası işler zor.

Gülay baktı, acıma doğmadı içinde, üzülmedi. Sadece metroda rastlanan, yorgun bir insanın derin iç çekişini izler gibi, biraz uzaktan üzülmek…

Üzgünüm kötü olduğu için, dedi.

Tekrar birlikte olabiliriz. Yani tekrar başlamak istiyorum. Şehir değiştiririz, yeni bir hayat…

Levent.

Dur, ciddiyim. O zaman hata ettim. Bunu çok düşündüm.

Düşünmene sevindim.

Yani beni anlıyorsun.

Gülay ellerini tezgaha koydu.

Anlıyorum. Şunu sorayım. O cumartesi, mutfağa geldiğimde, misafirlerin önünde ‘yine bildiğin gibi yaptın’ dediğini hatırlıyor musun?

Levent sustu.

Hatırlıyorum.

Yine dedin, doğru demedin, yemek güzel de demedin. Yalnızca yine. O minicik kelimeye kaç yıl sığar, bir de sen bak.

Levent gözünü kaçırdı.

O zaman gergindim. Önemli insanlardı, her şey düzgün olsun istedim.

Önemli insanlardı, diye tekrarladı Gülay. Bak, o gece işçiler böreği elleriyle, tulumla yediler. Onlar da önemli. Sadece sen tanımıyorsun.

Bazen seni anlamıyorum.

Biliyorum, dedi tatlıca. Sorduğun sorunun cevabı bu.

Kahve makinesi yine ses yaptı, yeni müşteri geldi. Gülay döndü.

Bir saniye, dedi müşteriyle ilgilendi. Sonra döndü Levente. Çalışmam gerek.

Gülay…

Levent, sana darılmadım, kızmıyorum. Ama dönmem. Alındığım için değil, burada kendimi ilk defa gerçek hissediyorum. İlk defa kendimim burada. Anlıyor musun?

Birkaç saniye ona baktı. Sonunda başını salladı. Hem kabüllenmiş, hem çaresiz.

Peki, dedi.

Ceketini aldı, kapıya yöneldi, durdu.

Gerçekten iyi görünüyorsun, dedi. Kurcalayıcı değil, sade bir tespit gibi.

Teşekkür ederim, dedi Gülay.

Kapı kapandı.

***

İki müşteriye servis yaptı. Biri ekmek ve börek, diğeri çorba sordu; on ikide olur diye açıkladı.

Sonra mutfağa geçip kendine bir bardak su doldurdu. Ocağın yanında içti. Saate baktı. On bire geliyordu, yarın için hamur mayalanmalıydı.

Unu aldı. Tarttı. Her zaman kullandığı, canlı, kabarcıklı mayayı kattı.

Eller kendiliğinden çalışıyordu.

***

O akşam Aydın kafeye, tam kapanma öncesinde uğradı. Zaman zaman böyle habersizce gelirdi.

Günün nasıl geçti? dedi.

Garipti, dedi Gülay.

Anlatırsın?

Beraber dışarı çıktılar. O bahar güneşiyle gölgelerin uzadığı sıcacık bir gündü. Yavaşça yürüdüler.

Eski eşim geldi bugün.

Aydın hiç durmadan yürüdü.

Ve?

Geri dönmemi istedi.

Sen kabul etmedin.

Etmedim.

Biraz sustu Aydın.

Ağır mı geldi?

Düşündü Gülay.

Sandığımdan daha kolay. Biraz üzüldüm ona. Uzun bir yol yürüyüp, sonunda bomboş bir yere varan biri gibiydi.

Kendi yolunu kendi seçti.

Öyle, ama yine de biraz içim sızladı.

Aydın başını salladı. Duyuyorum, anlıyorum diyen bir selam gibi.

Biliyor musun, uzun zamandır sana bir şey diyecektim, fırsat bulamadım.

Söyle.

Herkesin eliyle yaptığı ayrı, senin ellerin bambaşka bir iş yapıyor. Sadece ekmek de değil bu. Anladın mı demek istediğimi?

Gülay yan gözle baktı.

Sanırım anladım.

Bil istedim. Hepsi bu.

Yavaş yavaş yürüdüler. Banktaki yaşlılar, çocuk parkındaki gülüşmeler, gökyüzünde çeşit çeşit bulutlar…

Aydın, dedi.

Evet.

Şunu anladım bu yıl: Uzun süre biri beni fark etsin, aferin, doğru yapmışsın desin diye bekledim. Sonra beklemekten vazgeçince çok hafifledim.

Önce insan kendini takdir etmeli.

Evet. Ama bunu çok geç kavradım.

Hiçbir şey geç değil, dedi Aydın. Çoğu hiç kavrayamıyor.

Gülay gülümsedi, kendi kendine.

***

Yaz gelince Yolüstü kafe dolmaya başladı. Dışarıya masa atıldı; hepsi doldu. Saadet Hanım bitişik dükkânla konuşup büyütmeyi düşündü. Ortaklık teklif etti. Gülay biraz düşündü, sonra kabul etti.

Gerçek, basit bir kadın bilgeliği vardı onda artık: Ne iyi yapıyorsan korkma, saklama, özür dileme. Yerini ve değerini bul, orada kal.

Orada kaldı.

***

Bir yaz akşamı, pencereler tamamen açık, saksıdaki sardunya çiçekli. Gülay, köşedeki defterine not alıyordu; bazen tarif, bazen düşünce. Tek başına, mutfakta…

Dışarıda kavaklar uğulduyordu, mutfakta maya sabaha hazır.

Şöyle yazdı: En tuhafı, hayatın en güzeli bittikten sonra başlar.

Sildi, yeniden yazdı: Börek aceleye gelince güzel olmaz.

Gülümsedi, defteri kapattı.

***

Pazar sabahı Nermin aradı:

Nasılsın?

İyiyim. Sekize kadar uyudum.

Sekize kadar! Çok sevindim.

Gel, börek yaptım.

Neyli?

Elmalı, tarçınlı.

Hazırlanıyorum, dedi Nermin ve kapattı.

Rate article
Lifequest
Sırrını Saklayan Hamur