– Zehra, vallahi artık dayanamıyorum, – telefondaki ses rica değil, adeta nihai bir karar gibiydi. – Gidecek başka yerim yok. Sen benim ablam sayılırsın.
Gülsüm, elinde menekşelerine su döktüğü küçük sulama kabını bırakmadan, pırıl pırıl mutfağının ortasında kaskatı kesildi. Nisan akşamı camın ardından gökyüzünü pembeye boyamış, ocağın üstünde pilavı pişe dursun, soğan kavrulmuş tencerenin içinden mis gibi bir koku yayılıyordu. Her şey her zamanki gibiydi; sakin, sessiz ve öngörülebilirdi. Ta ki o telefon gelene kadar.
– Ne oldu Nevin? – dedi, cevabı aslında baştan beri biliyormuş gibi.
– Ahmet gitti. Hem de tamamen gitti, düşünebiliyor musun? Dedi ki bana bıktım artık, başka bir hayat istiyorum. Sanki ben insan değilmişim gibi. Ev sahibiyle kontratın bitmesine iki hafta var mı yok mu, işimi de geçen ay kaybettim, cebimde para namına bir şey kalmadı. Ablacığım, ben sana geleceğim. Uzun kalmam Yani, sadece bir iki gece idare edeyim, kafamı toplayana kadar.
Bir iki gece kalırım Ne çok duymuştu Gülsüm bu lafı, aile sözlüğü diye bir şey olsa bu deyim orada başköşede olurdu. Bir iki gece haftalara, haftalar aylara, aylar da uzayan zamanlara dönüşürdü hep. Başlangıç cümlesi değişmezdi: Sen benim ablam sayılırsın.
– Ne zaman geleceksin? – diyebildi sadece, menekşe sulamasını pencere önüne koyarken.
– Yarın öğleye. Bilet aldım, son paramı da ona verdim. Karşılar mısın?
Gülsüm çalışma defterine baktı, orada inci gibi el yazısıyla yarına dair her madde planlanmış: Sabah saat dokuzda sağlık ocağı, sonrasında Hatice Hanıma evrakları bırakacak, öğleden sonra ise kışlıkları ayıklamayı düşünüyor. Altmış yaşında, üç yıl evvel emekli olmuş, ama bir muhasebe bürosuna uzaktan destek vererek ayda kıtı kıtına yeten ek gelirle geçinen bir kadının düzeni işte bu. Her dakikanın kıymetli olduğu bir hayattı onunki, taş taş üstüne koyarak işlenen…
– Gel, ben karşılarım, – dedi ve telefonu kapattı.
Ocağın üstündeki pilav fokurdayıp ağır ağır pişiyordu, menekşeler ise cama vuran son mor günışığında zarifçe pençelerini uzatmışlardı. Gülsüm mutfağın ortasında, göğsünde bir daralma hissetti; nevini neredeyse bir yıldır görmemişti ve buluşacak olmaktan, tuhaf bir şekilde, hiç sevinç hissetmiyordu. Çünkü eski bir yorgunluğun baştan başlayacağını hissediyordu.
Ertesi gün, otogarın peronunda beklerken kalabalıkta kardeşini hemen tanıdı Gülsüm: Eskiden simsiyah ve parlak saçları kavrulup sapsarıya boyanmış, diplerden kara uzamış, üzerine yapışmış dar bir pantolon, hayli eski bir mont, sırtında kocaman bir sırt çantası ve ellerinde iki torbayla. Nevin kucaklaşmak için kalabalığın arasından Gülsüm abla! diye bağırdı.
Sarıldılar. Gülsüm, ablasının üstünde ucuza alınmış bir parfüm ve biraz bayat çamaşır kokusunu ayırt edebildi. Nevin, ona öyle sarılmıştı ki, sanki dünyadan kaçıp ona sığınmak istiyordu.
– Seni gördüğüme öyle sevindim ki, – diye mırıldandı küçük kardeş. – Neler yaşadım bir bilsen. Kabus gibi abla, vallahi kabus!
Dönüş yolunda Nevin yine susmadı: Ahmet tam bir ayran gönüllüymüş, işyerinden atılması patronun kıskanmasındanmış, ev sahibi yaşlı bir cadı; bu şehir de tekin değilmiş. Gülsüm duvarlara bakarak dinledi. Tablonun her ayrıntısı ona o kadar tanıdıktı ki. On, yirmi, otuz yıl önce de Nevinin hikayelerinde hep şehirler, erkekler, işler değişirdi, hikayenin çerçevesi asla…
– Bilir misin, – dedi Nevin apartmanın dördüncü katındaki evin kapısını çıkarırken, – çok düşündüm yolda İyi ki sen varsın. Hayatta bir tek seni sırtımı dayayacak biri olarak gördüm. Bizim aile işte. Aynı kandanız.
Gülsüm kapıyı açtı, kardeşini içeri buyur etti. Nevin sırt çantasını olduğu gibi holün ortasına bıraktı, torbaları bir kenara koydu, montunu Gülsümünkiyle yan yana astı.
– Off, ne güzel evin var! – dedi, etrafa bakarak. – Ne temiz, ne güzel. Hep böyle kokuyor bu ev, özlemişim vallahi.
Gülsümün iki odalı, mütevazı evi gerçekten de sıcacıktı. Kırk yıldır, bu evi ilk kez işinden aldığında baştan aşağı el emeğiyle döşemişti. Duvarları açık renk, eski ama bakımlı ahşap mobilyalar, pencere önlerinde onlarca çiçek, danteller, çevrelerinde ilkokuldan kalma fotoğraflar… Her yere özenle yerleştirilmiş, uzun yalnız bir hayatın düzeni.
– Geç otur, çay koyayım, – dedi Gülsüm.
– Yemek bir şey var mı? – diye hemen sordu Nevin, ayakkabılarını hiç çekinmeden ortada bırakıp. – Sabah bir kahve içtim, yolda da aç kaldım, paramı idareye çalışıyorum ya…
Gülsüm, peynirli sandviçler hazırladı, dünden kalan elmalı kekini çıkardı, demli çay koydu. Nevin, ablamı misafir olmadan anlatmaya başladı: Ahmet cimriymiş, işyeriyle anlaşamıyormuş, ev kirası çok pahalıymış.
– Düşünsene, bir odaya sekiz bin lira istiyorlar! – diye yakınan Nevin, – Alt tarafı köhne bir mahallede! Saray mı istiyorum yani, biraz insaf? Ev sahibi kadın da hemen parayı istiyor, bir gün gecikse trip atıyor!
Gülsüm, küçük yudumlarla çayını içerken susuyordu. Biliyordu Nevinin asıl sorunları anlatmayacağını; sabahları geç kalktığını, maaşını makyaj malzemeleri ve kafelere yatırdığını, Ahmetin sadece para almak istediği için uzaklaştığını asla itiraf etmeyeceğini.
– Gülsüm ablacığım, – dedi Nevin, çay bardağını masada çevirirken. – Ben burada bir ay kalsam olur mu? İş bulana kadar? Söz, hemen bulurum. Hızlıyımdır, insanlarla aram da iyidir. Çabuk toparlanır, hemen çıkarım, söz!
Söz de o aile sözlüğünden bir kelimeydi
– Kal, – dedi Gülsüm. – Ama benim kurallarım var. Senelerdir yalnız yaşıyorum, düzene alışığım. Özellikle sabahları sessizliğe ihtiyacım var, çok erken kalkarım.
– Tabii ki abla, – diye Nevin başını salladı, – Hiç duymazsın bile beni, Allahını seversen. Bir kaç gün takılayım yeter, zaten kardeş değil miyiz?
Akşam yatak hazırladı salonun koltuğuna. Temiz çarşaf, yıkanmış havlu, başucuna sürahi. Nevin bunları sanki doğal hakkı gibi aldı, teşekkür bile etmeden, çantasından eşyalarını çıkardı, salonu dağınık bıraktı.
– Gülsüm, bir yüz kremi var mı? – dedi. – Benimki bitmiş de, cildim iyice kurudu.
Gülsüm, kendine nadiren aldığı, pahalı kremini kardeşine verdi. Nevin bolca sürdü, yüzüne, ellerine.
– Çok iyiymiş, – onayladı. – Yıllardır böylesini kullanmamıştım.
O gece Gülsüm bir türlü uyuyamadı. Yatak odasında, salonun seslerini dinledi: Nevinin debelenmesi, kalkıp su içmesi, telefonun ekranının mavi ışığı. Evin o alışılmış sessizliği tamamen bozulmuştu ve sadece başlangıçtı bu
Sabah altıda kalktı Gülsüm, sessizce odada sabah sporu yaptı, elma doğradı, yulafla kahvaltısını hazırladı. Bilgisayarını açıp muhasebe evraklarını önüne koydu; raporu öğlene kadar bitirmesi şarttı.
Dokuz gibi, Nevinin burun çekişiyle salonu inleten sesler geldi. Pajamasıyla, dağınık saçlarla mutfağa girdi.
– Günaydın abla, – dedi kısık sesle. – Kahve var mı?
– Dolapta, – dedi Gülsüm, gözünü ekrandan ayırmadan.
Nevin, bardakları şakırdatıp bir şeyler aradı. Sonra buzdolabını açtı:
– Biraz tatlı yok mu? Kahvaltıda tatlı yemeden ayılamıyorum.
– Dolapta bisküvi var.
Nevin, Gülsümün haftalık bisküvisinin yarısını bir oturuşta yiyerek telefonu karıştırmaya başladı.
– Ablacım çalışıyor musun şimdi? – dedi yarım saat sonra.
– Evet, raporla uğraşıyorum.
– Daha ne kadar var?
– İki saat daha.
– Peki, ben gidip biraz uzanayım, – dedi Nevin, – Yol yordu, canımı sıktı, biraz rahatlayayım.
Salona geçip televizyonu açtı. Gülsüm, mutfakta rakamlarla uğraşırken konuklu tartışma programlarının sesi beynini oymaya başlamıştı.
Öğlen raporu bitirmiş olsa da, Gülsüm kendini zayıf hissediyordu. Mutfakta salata hazırladı, önceki günden kalan çorbayı ısıttı, masayı kurdu. Nevin telefona gömülüydü.
– Hadi yemek hazır, – dedi Gülsüm.
– Tamam geliyorum, – diye karşılık verdi Nevin, telefonu bırakmadan masaya oturdu.
– Ellerine sağlık, Gülsüm abla. Her zaman güzel yemek yapardın. Ben beceremem. Ahmet bana ellerim ters demişti.
Nevin, bulaşıkları yıkarım ben dedi ama bulaşıklar öylece kaldı, Gülsüm sonradan tekrar yıkamak zorunda kaldı.
– Akşam dışarı çıkalım mı ya? – dedi Nevin birden. – Şöyle bir kafede oturalım, moralim düzelsin. Evde içim sıkıldı vallahi.
– Nevin, benim öyle param yok, – dedi nazikçe Gülsüm. – Emekliyim, ek işimden gelen de çok az.
– Ama ablacığım, bir kerecik gitsek olmaz mı? Bulunca geri veririm, bak söz veriyorum!
Söz veririm cümlesinin karşılığı Gülsüm için yoktu. Hep duyardı ama hiç gerçekleşmezdi.
– Nevin, iş aramaya başlasan daha iyi olur, – dedi. – Ne kadar çabuk bulursan, o kadar çabuk toparlanırsın.
– Arıyorum işte! – diye atıldı Nevin. – Ama gerçekçi olmak lazım; düzgün iş bulmak çok zor. Ya maaş asgari, ya koşullar berbat. Ben de azıcık insanca bir iş arıyorum tabii.
Akşam Gülsüm erkenden odasına çekildi, kendini yorgun göstererek. Nevin televizyonda kalmaya devam etti. Gülsüm, o karanlıkta kendi kendine Kardeşlik ilişkisi tek kelimeyle anlatılamaz, diye düşündü. Birbirlerini sevdikleri kuşkusuzdu ama bu sevgi nevin için sıkıştıkça kaçış, Gülsüm için ise saygı ve yardım demekti. Gülsüm sevgiyle boğulmak değil, ama yavaşça yanında olmayı bilirdi.
Bir hafta böyle geçti. Nevin iş arama bahanesiyle evde geç kalkıyor, Gülsümün bornozunu izinsiz giyiyor, buzdolabını boşaltıyor, İlanlara bakıyorum diyor ama aslında saatlerce telefonda. Sosyal medyada arkadaşlarına dert yanmak dışında bir şey yaptığı yoktu.
Nevin, kişisel eşyaları özgürce kullanıyor, odasına bile kapı çalmadan giriyordu. Gülsüm sesini çıkarmadan bir iki kere uyardıysa da Nevin hemen trip atıyordu.
– Ablacığım, aramızda laf mı olur? Sen yalnızsın, evin iki odalı, her şeyin var. Kardeş dediğin paylaşmaz mı?
Gülsüm laf dalaşından kaçınmayı hayat boyu öğrenmişti. Onu bir ömür, aile önce gelir diye yetiştirmişlerdi. Akraba dediğin kırılmaz, kimseyi kapının önüne koymak ayıp sayılırdı. Ama içindeki huzursuzluk ve yorgunluk her geçen gün büyüyordu; Nevinin yaptığı en küçük şey bile sinirine dokunuyordu: Masada bıraktığı kırıntı, kapanmayan diş macunu, yatağa atılan ıslak havlu, yüksek sesli telefon konuşmaları.
– Gülsüm, biraz para verir misin? – Nevin bir akşam geldi yine. – Bütün çoraplarım kaçtı, yenisini almam lazım.
– Nevin, elimde fazladan para yok, – diye cevapladı Gülsüm, – Zaten market harcamalarım arttı.
– Bırak Allah aşkına! Tümden üç yüz lira işte, bulunca geri veririm, söz.
Gülsüm verdi, ardından bir beş yüz daha otobüs kartı için, sonra bir bin lira da telefona. Para gitti, Nevin yine işsizdi.
Bir akşam Nevin mutfağın köşesinde çay içerken çocukluklarını hatırlattı: Sen hep ciddi ve sorumluydun, ben hareketli ve neşeliydim. Annem, Gülsümümüz garantidir, Nevinimiz neşedir derdi. Unuttun mu?
– Unutmam, – dedi Gülsüm.
– Bak abla, – dedi Nevin, – Sende hep dayanağım oldun, çocukken de şimdi de. Dünyada sırtımı dayayacak bir tek sensin.
Gülsüm anladı; yine bir vicdan borcu dayatmasıydı bu. İnce bir suçluluk, geçmiş hatırlatması, ablanın sevgisinin fedakarlıkla ölçülmesi…
– Nevin, sana destek oluyorum, – dedi yavaşça. – Ama senin de iş aradığını, çabayı görmem gerekli. Hayatını kendin toparlamalısın artık.
– Ne var ki bunda! Biraz bekle, toparlayınca kendi yoluma bakarım, sana da yük olmam, – dedi Nevin, – Ama psikolojim altüst, sen üstüme geliyorsun. Robot muyum ben?
Gülsüm yine susmayı tercih etti. Tartışmalar boşa çıkıyordu
Bir ay oldu. Nevin hala işsiz. Sabahları geç kalkıp, ablasının sabahlığını giyip, evde yayılıyor, hiçbir şeye elini sürmüyordu. Sadece arada, para var mı diye dönüp dönüp soruyordu. Gülsüm güçsüzleşmişti; geceleri uyuyamaz, başı zonklar, elleri titrer olmuştu.
Bir akşam, dertleşmek için eski arkadaşı Hatice Hanımı aradı.
– Hatice abla, – dedi, – Ben bu yükü taşıyamam artık. Nevin bir aydır evde, iş aradığı yok, masraflar hep bana kalıyor. Akraba geri çevrilmez algısını nasıl yıkacağım? Hep içime dokunuyor…
– Gülsümcüğüm, – dedi Hatice Hanım yumuşacık, – Yardım etmekle kullandırılmak çok başka şey. Koca kadın olmuş, evinde sana yük olması senin sorumluluğun değil. Senin yapabileceğin tek şey sınır çizmek; yoksa buna aile değil, bağımlılık denir.
– Eğer şimdi reddedersem, hayatı mahvolacak diyor.
– Bu tamamen duygu sömürüsü canım. Kırkını geçmiş, kendi hayatından sorumlu, çocuk değil ki! Sen yardım ettikçe tembellik etmeye alışacak. Bazen gerçeklerle yüzleşmek lazım, herkes kendi hayatını yaşamalı.
Telefonu kapattıktan sonra Gülsüm uzun süre düşündü. Hatice Hanımın dediği, aslında hep hissettiği doğruydu. Taa gençlikten beri her zor durumda Nevinin ilk durağı hep onun evi olmuştu; boşandığında, işten kovulduğunda, ev sahibiyle tartıştığında Hep Abla bir iki gece kalayım diye gelmiş, aylarca kalmış, sonuç yine başa dönmüş. Hiçbir şey değişmemişti.
O akşam Gülsüm çayını bitirip salonun kapısında durdu. Nevin, televizyona gömülmüş yine, elinde bisküvi paketi, dünyadan kopmuş.
– Nevin? – dedi Gülsüm usulca.
– Hmm? – dedi Nevin, gözünü ayırmadan.
– Konuşmamız lazım.
– Bir dakika, aşağıda en can alıcı yere geldiler, – diye geçiştirdi Nevin.
Gülsüm içeri girdi, uzaktan kumandayı aldı, televizyonu kapattı.
– Napıyorsun ya? İzliyorum burada!
– Şimdi konuşacağız, başka çaresi yok.
Gülsüm, titreyen ellerle, yüreği ağzında koltuğa oturdu; ilk defa açık açık konuşmayı göze alıyordu.
– Nevin, bir aydır buradasın. İlk gelirken birkaç gün deyip söz vermiştin, hemen iş bulup gidecektin.
– Eee? Zorluyorsun mu? Geleceğim bir tek sen olduğun için geldim. Biliyorum, burada da kalmak istemezsin, artık bana da katlanamıyorsun.
– Bak, iş aradığını söyleyip duruyorsun ama ortada iş yok. Bütün gün telefondasın, kendi düzenimi de tahrip ettin. Çok yoruldum Nevin. Cidden yoruldum.
– Şimdi beni kapının önüne mi koyacaksın yani? Senin kanından, ailenden olanı Hiç mi insaf kalmadı sende?
– Kimseyi kovmuyorum. Ama artık devam etmez bu iş. Gerçekten iş aramaya başlayacaksın, düzgün hareket edeceksin ve bana da alan bırakacaksın. Ben de insanım. Beni de duy biraz.
Aralarında uzun bir sessizlik; sonunda Nevin bozuk bir kahkaha attı:
– Eee, işte tam bir memur hayatı: evde sessizlik, boğulmuşluk, para hesabı… Ben geldim, biraz renk geldi evine, şikayetçisin ha!
Gülsüm, buna cevap vermedi. Sözler Nevinin klasik savunma mekanizmasıydı. Yok sayarak, aradaki sevgiyi küçümseyerek kendini haklı çıkarmaya çalışıyordu.
– Burası senin evi, – dedi Gülsüm, – Düzene böyle alıştım ve seçimim bu. Hayatıma istediğim gibi devam etmek en doğal hakkım.
– Peki, bana yardım etmemen normal mi yani? İmdat çığlığı atıyorum, duymuyor musun?
– Bak, seni seviyorum, sana yardımcı oldum, para verdim, çatı sağladım. Ama yardım sadece maddi destek değildir. Bazen dürüst bir söz en büyük yardımdır; ve artık böyle devam edemem Nevin.
Nevin bir süre bozuldu, gözlerinden yaşlar süzüldü. Belki de ilk kez, ablasının samimi kararlılığıyla karşılaştı.
– Farklı nasıl yaşanır bilmiyorum ki, – dedi kısık sesle. – Ben her zaman biraz çocuksuydum, hiç olgunlaşamadım. Annem bana Sen hep hayalperestsin, ablan ciddi, sen sorumsuzsun derdi.
– Annemiz hata yaptı, – diye cevapladı Gülsüm. – Herkes değişebilir, yeter ki kimse kimseye sonsuza kadar koltuk değneği olmasın.
Uzun bir sessizlik. Dışarıda nisan akşamı karanlığa bürünüyordu, içeride saate bakarken her saniye geri sayılıyordu.
– Peki, iki hafta. Deneyeceğim, – dedi Nevin. – Bulamazsam ne olacak?
– Bulursun, ister istemez, – dedi Gülsüm. – Sana biraz destek olurum ama sonrası senin yolun.
İki hafta boyunca Nevin minima gayretle iş aradı. Hep bir bahane, hep bir isyan: Maaş az, yol uzak, insanlar suratsız Gülsüm ise sınırlarını bir daha esnetmedi, kuralından dönmedi. Artık eski gibi yutkunup affetmiyor; Ben de varım diyordu.
On birinci gün ufak bir butikte satış danışmanı olarak iş buldu Nevin. Çalışma saati düzensiz, maaşı az ama kendi parasını kazanmaya adım olmuştu.
– Oldu, aldılar, – dedi bir akşam. – Mutlu musun?
– Sevindim senin adına, – dedi Gülsüm gerçekten içtenlikle.
On üçüncü gün Nevine şehrin çeperlerinde küçük bir oda ayarladılar. Gülsüm, ilk kira, biraz da mutfak parası verdi.
– Bu sondur, – dedi. – Bundan sonrası sana ait.
Nevin başını sallarcasına bir veda etti. Çantasını topladılar, bavulunu hazırladılar, kapıda son kez durduğunda Nevinin gözleri kıpkırmızı, yüzü bezgindi.
– Neyse, ben gidiyorum artık, – dedi.
– Haberden eksik etme, – dedi Gülsüm. – Merakta koyma, olur mu?
– Neden? Artık kurtuldun ya benden, – dedi yorgunca Nevin.
– Çünkü sen benim kardeşimsin, – yalın bir saflıkla söyledi Gülsüm. – Seni seviyorum. Her zaman seveceğim. Ama artık farklı.
Nevin bir an başını salladı.
– Tamam, ararım, – dedi.
Kapıdan çıktı, ayak sesleri merdivenlerde kayboldu. Gülsüm mutfakta kalakaldı, elleri masada; ev eski sessizliğine kavuşmuştu. Tam da özlediği o sükunet…
Salona geçti; her şey derli toplu, pencereyi açtı, taze nisan havası içeri doldu. Bir yanından hüzün, bir yanından hafiflik geçti. Yıllarca yapması gerekeni bugün yapmıştı. Kız kardeşine sırtını dönmek değil; ona başka bir yol göstermişti: Kendi ayaklarının üzerinde durmak, sorumluluğunu almak Zor ama elzem bir yoldu bu.
Bir hafta sonra Nevin aradı, lüks bir işte değil ama, Yaşıyorum, çalışıyorum, fena değilim. Ev sahibi kadın da iyi biriymiş dedi.
Gülsüm sevindi. Nasılsın, alışabildin mi? diye sordu.
– Çok yoruluyorum, – dedi Nevin. – Kolay değilmiş. Ama deniyorum.
Ve ekledi:
– Bir süredir düşünüyorum: Hep başkaları bana baksın diye bekledim. Şimdi ilk defa ne kadar kendi başımaymışım farkına vardım. Sana kızmıştım, ama hakikati sen gösterdin bana. Şimdi deniyorum, inşallah başarırım.
Gülsüm gözyaşları içinde, Bunu söylediğine çok sevindim, dedi. Aralarındaki ilişki belki hiçbir zaman kolay olmayacaktı. Belki yine zor günlerde desteğe ihtiyaç olacaktı. Ama artık Gülsüm kendisi için bir yol açmış, ilk defa ben diyebilmişti.
Hayat yine ağır ağır aktı, tıpkı Gülsümün istediği gibi: Sessiz, huzurlu, kendi düzeninde. Ama bu defa, kendi koyduğu sınırlar sayesinde.




