1932 yılının kışında, Sürgüç Köyü’nde kimse gün saymazdı. İnsanlar daha çok ambarlarında kalan son buğdayı, sobada yakacak odunlarını ya da kalplerinin hâlâ atıp atmadığını hesaplardı yaşıyor muyum, yoksa bitti mi her şey? O yıl kıtlık başını alıp gitmiş, kışsa öyle zalim çökmüştü ki pencerelere vuran ayazı güneş bile eritemiyordu. Rüzgâr bacalarda uluyor, köylü açlıkla pençeleşiyordu.
Ben, Emine Çalık, köyün kenarındaki tek göz bir evde yaşıyordum. Orayı bana, babam İsmail Çalıkın ağa diye sürgüne yollandığı ve annemle birlikte Uralın ötesine gönderildiği zaman tahsis etmişlerdi. Ben o sırada on altı yaşındaydım; annemi yolculukta kaybettim, öyle derler. Babamdan ise bir daha hiç haber alamadım. Bense köyde kaldım, çünkü hastanede zatürre olmuş yatıyordum. Evime döndüğümde kapı mühürlüydü, ardından evi yıkıp odun yaptılar. Ağa ailesinden olduğum için beni de sürmek istediler. Ama köyün muhtarı Hakkı Kapan çıkıp araya girdi: Bu kız çalışkan, bırakın iş yapsın! Böylece, büyükbaş ahırında işe başladım, inek sağar, ağılı temizlerdim. Sessizdim. İki kelime etmezdim.
Sustum, dilim tutuldu babamı götürürlerken. Söylentiye göre şoktan olmuştu. Ağzımı açıp konuşmak istediğimde sadece cılız bir fısıltı çıkıyor, bazen o da çıkmaz, içimde buzdan bir el boğazımı sıkarmış gibi olurdu. Sağlıkçı sadece başını sallar, Zamanla geçer belki, derdi. Ama yıllar geçti, ben hep sustum. Köylü bana acıdı, ama bana mesafeli davrandı. Kimisi, Delirdi, dedi, kimisi Allahın kulu, meczuptur Ben darılmadım, ağrıma gitmedi. Kendi sessiz hayatımı sürdürdüm, gün doğmadan işe koyuldum, geceleri yorgunluktan düşüyordum yatağa.
Hakkı Kapan ise bambaşka bir adamdı. Çiftçi çocuğuydu, gür sesiyle her yerde dikkat çekerdi. Köy meclislerinde onun sesi başkalarınınkini ezerdi, bazen yumruğunu masaya vururdu, sözünü esirgemezdi. Yirmi altı yaşında muhtardı ve herkes ona biraz saygı, biraz da korkuyla bakardı. O yüzden düzen, onun için birinci plandaydı. Kim düzensizlik ederse, düşman olurdu. Açlık, soğuk veya zorluk fark etmez, nizam her şeyin üstündeydi.
Her sabah gün doğmadan kalkar, köyün ambarlarını dolaşır, mühürlere bakar, kimin neyi eksik yaptığını araştırırdı. Köylüler arada homurdanır ama emirler yerine gelirdi; çünkü Hakkı geri adım atan biri değildi. Ona rağmen işler tıkırındaydı, zorlu vakitlerde koltuğunu kaybetmedi.
O kara kışta, etraftan Yan köylerde açlıktan insanlar şişmeye başlamış, dedikoduları yayılınca, Hakkı ilçeyle köy arasında mekik dokur oldu; köylüye ekmek çıkarsın, biraz daha yiyecek aktarsın diye uğraşıyordu. Çünkü biliyordu: İnsanlar dayanma sınırında; az sonra hırsızlık başlarsa, isyan yakındır. Bunu durdurmazsa köy dağılır, düzen kalmazdı.
Bir gece, ilçeden dönerken, kestirme olan stabilize yola saptı. Ay alçakta sallanıyordu; kar mavi bir donlukla parlıyordu. Hakkı içi titreyerek eve ulaşmanın, bir bardak sıcak çay içip uyuyakalmanın hayalini kurdu.
Tam o sırada at ürktü, durdu. Yol kenarında kambur bir siluet elinde küçük bir çuval bekliyordu.
Hey, dur! dedi Hakkı.
Siluet irkildi, yana kaçmaya çalıştı. Hakkı hızlıca inip yaklaştı; karanlığa rağmen tanıdım o kişiyi, ben, Emineydim.
Hakkının karşısında zayıf, eski bir yazmayla sırtımı sarmış halde duruyordum. Gözlerim karanlık ve kocamandı; korku dolu Ama bir hırsız yakalanınca olduğu gibi değil, çıkışı kalmayan bir hayvanın köşeye sıkışınca sergilediği korku gibi.
Çuvalda ne var? diye sordu Hakkı, halbuki cevabı biliyordu.
Yanıt vermedim. Sabırsızca çuvalı açtı; içinden çavdar unu çıktı. Köyün kilitli ambarında saklanan ve sadece başarılı işçilere verilen un. Üç, dört kilo anca vardı; ama bu bile başımı derde sokmaya yeterdi. Yakalanırsam sürgün, belki çok daha ağır ceza.
Hırsızlık, dedi Hakkı, sesi donuktu. Biliyorsun başına gelecekleri değil mi? Zor zamanlarda cezası kurşuna dizilmektir, emir böyle. Seni gözaltına almam gerek.
Dizlerimin bağı çözüldü; diz çöküp kara kapaklandım. Ne ağladım, ne de yakardım; içimden boğuk bir inilti yükseldi. Hakkı gözlerime bakarken, öyle bir çaresizlik gördü ki, sanki ciğerinden bir şey koptu.
Kime götürüyorsun? bunun cevabını arıyordu, ben de farkında değildim.
Yavaşça kalktım, köye doğru elimi uzattım; sonra beş parmak, sonra üç, sonra yine beş gösterdim. Hakkı anladı: Geçen hafta tifodan ölen Hasan Akarsunun üç çocuğuna un götürmekteydim. Onlar evde aç yatıyordu; komşuları Zeynep Abla, üç gündür ağızlarına lokma koymadıklarını söylemişti.
Kalk, dedi Hakkı, sesi kısıldı. Hadi kalk ayağa.
Kolumdan tutup kaldırdı, tek kelime etmeden çuvalı arabaya attı. Ben şaşkın bir şekilde bakakaldım.
Bin arabaya, diye homurdandı. Götüreyim seni. Kimse duymayacak, seni görmedim, sen de beni
Sustuğum için bir şikayetim yoktu. Sora sora Hasanın evine geldik, un çuvalını içeri taşıdı. Dönüşte, kendi azığını bir parça ekmek, biraz kuru balık çantama koydu. Vaziyetimle ilgili itiraz etmeye kalkınca da:
İtiraz etme, diye kesti sözümü. Çocuklar doysun yeter. Ama bir daha olmasın; yine yaparsan affetmem, dedi.
Başımı salladım; çekip gitti, hiç arkasına bakmadan. Ben uzun süre onu gözlerimle uğurladım.
O gece Hakkı bir türlü uyuyamadı. Yan döndü, tavanı seyretti, içindeki soruya cevap aradı: Neden tutuklamadım? Neden en inandığım prensibi çiğnedim? Bulamadı. Sadece içi yanıyordu; gözünde gözümün karası, acının derinliği asılı kaldı.
Bahar gelince köy biraz toparladı. Toprak ısınırken insanlar yeniden tarlalara çıktı. Hakkı sabah akşam işteydi; alet dağıttı, tohum ekti, işin aksaması için kimseye göz açtırmadı. Ama hayatına yeni bir şey giriyordu; kendinden beklemediği bir şey.
Çünkü benden, Emineden, gözünü alamaz oldu. Önceden sadece ahırda görevli, diğer işçiler gibi görürdü beni. Şimdi fırsat buldukça yolunu ahıra düşürmekten kendini alıkoyamıyordu. Hâlâ hiç konuşmazdım; ama inek sağarken ya da taban süpürürken ellerim işini pürüzsüz yapardı. Hakkı biliyordu, ben de onu hissediyordum.
İçindeki çekingenlik ile utanç, yeni bir duyguyla savaş halindeydi. Hakkı ani ve kesin kararlar alan bir adamdı; bu durumda ise bocalıyordu. O hisse bir türlü isim koyamıyordu; çünkü bunun imkânsız olduğunu düşünüyordu. Sözlü olduğu nişanlısı vardı: Seher, demircinin kızıydı. Alımlı, gür saçlı, kendine güvenen bir kız. Sonbahardan beri evlilik lafı dolaşıyordu, Seher de hep düğün gününü beklerdi. Çalışkan, hanım evladı, babası da güzel bir çeyiz verecekti.
Hakkı, Seherle olmalı, diyordu kendine. Çekirdekten sağlam aile, doğru olan buydu. Emine kimdi ki? Sessiz, mallarına el konmuş, başı dik, ama kimliği silik. Hakkı bu sevdadan utanmalıydı.
Ama yine de yolumu gözlüyordu.
Bir ilkbahar günü, ben bahçemde çapa yaparken gelip yanımdan geçti. Benimle karşılaşmak istememişti belki ama adımlar kendiliğinden bana yöneldi.
Yardım edeyim mi? diye seslendi, kendi sesini yadırgarak.
Doğrulup başımı salladım, Gerek yok, dedim gözlerimle. Ama o, çitten atladı; eline çapayı aldı, acemice toprağı kazmaya başladı, kulakları kızarıyordu. Ben usulca seyrettim, bir çocuk gibi utandı.
Sen de cümleyi tamamlayamadı. İnsan içine karışsan biraz, dedi.
Sessizdim. O zaman çapayı yere bıraktı, elimi tuttu. Avuçlarım soğuk ve pürüzlüydü. Benim parmaklarım ansızın hafifçe sıktı onun elini.
Emine… dedi, sesi çatallandı. Şey…
Başını kaldırdım, bakışlarımı yakaladı. O an her şeyi okudum onun gözlerinde. Ve korktu, geri çekildi.
Bağışla, diye kısıldı sesi, Olmaz böyle… Olmaz…
Uzaklaştı, arkasına bakmadan, bense çaresizce, ellerim yanımda sarkık öylece kaldım.
O günden sonra bana daha bir mesafeli davrandı. Düğünü Seherle bayramdan sonraya erteledi. Köy şenlik hazırlığındaydı. Ben daha da sessiz, neredeyse görünmez oldum. Bana bakmaz oldu, ama canımın yandığını biliyordu; nitekim canı acıyordu.
Her şey, Eylül’de değişti. Hakkı bir gece geç çıkmıştı muhtarlıktan. Eve dönerken Sürgüç’ün dışındaki kümesten çocuk ağlaması duydu. Kapıdan baktı; beni gördü. Ben, samanın üstünde oturuyordum; kucağımda Hasanın kızı Derya, karnı şişmiş, gözlerinde dumanlı bir ifade. Diğer iki çocuk yanında kıpırtısız… Birinin nefes almadığını hemen fark etti.
Hakkı atıldı, çocukları kontrol etti. Ben gözlerimin derinliğinden ona baktım, Hastaneye, ilçeye götürmek lazım, der gibiydim.
Başımı yana salladım; Ben kimim ki çocukları ilçeye taşıyayım? Ne atım, ne ruhsatım, ne de ismim vardı. dedi gözlerim.
Hakkı anladı. O gece birlikte eski bir faytonla ilçeye kadar yolu zor ettik. Çocukları postallara sardık. Ben, Deryayı kucağıma aldım. Hakkı, atı sürdü, ben ona baktım. O an hem hüzünlü, hem hafif hissettik.
Çocuklar kurtarıldı. Hakkı ilçeden sabaha karşı dönerken bana döndü:
Sen bugün yedin mi? diye sordu.
Gözlerimi yere indirdim. O küfredip içeri girdi; sobayı yaktı, çay koydu, ekmekten bir parça verdi, kurumuş balık da ekledi tabağa. Ben yavaşça içtim. O ise karşıma oturup sessizce izledi beni.
Emine, dedi iç çekerek. Ben Seherle olan nişanı bozacağım. Çünkü sensiz olamıyorum
İrkilip bardağı masaya koydum, başımı salladım. Sonra ansızın elini tuttum, yanağıma bastırdım, gözümden sessiz yaşlar süzüldü. O beni sarıldı; hissetti ki içim kupkuru ama yaşama gücüyle doluyum.
Büyük olaylar yaşandı. Seher, daha Hakkı ağzını açmadan duydu durumu. Muhtarlığa elinde etekle daldı, ortalığı ayağa kaldırdı:
Sana bak Hakkı! Kimle evleniyorsun? O ağanın kızı, dilsiz garip! Koltuğun da elden gider ha, haberin olsun. Şerefini düşün biraz!
Hakkı dişlerini sıktı, sustu; Seherin haklı olduğunu biliyordu. Ağanın kızıyla evlilik, bu zamanda en büyük leke, hem işini hem itibarını kaybetmesi demekti. Fakat Seherin gelip evimizin önüne tükürüp, bana en ağır lafları etmesiyle Hakkının içinde bir şey koptu.
Çek git, dedi sessizce. Daha da yakınıma sokulma.
Ben mi seni rezil ediyorum! dedi Seher, Daha hayatımı mahvetmiştin. Bu günü asla unutmayacaksın!
Bir hafta sonra, ilçeye bir ihbar mektubu ulaştı: Muhtar Hakkı, ağalık artığına göz yumuyor, köyün ununu peşkeş çekiyor. Hakkı savunmaya çağrıldı. Her şeyi olduğunca anlattı. İlçe başkanı, Ah Hakkı, başına iş açtın. Koltuğunu bırakacaksın ama seni mahkemeye vermeyi gereksiz görüyorum. Git marangozluk yap, başını dinle, dedi.
Böylece Hakkı Kapan muhtarlıktan alındı, marangozluğa başladı. O ekimde, sessiz sedasız, nikâhımız kıyıldı. Şahitler yaşlı at bakıcısı ile komşu Zeynep Abla oldu. Ben, mütevazı bir elbise giydim; Hakkı ise temiz bir gömlek. Evimize o eski eve birlikte girdik; Hakkı bana Artık bitti, Emine. Birlikteyiz, ister konuş, ister sus. Ben seni hep anlarım, dedi, elimi tuttu.
Ona sokuldum. 1934te oğlumuz doğdu. Adını Hasan koyduk; Hakkının babasının anısına. Sarı saçlı, gri gözlüydü, babasına çekmişti. Onu ilk kucağıma aldığımda yıllar sonra içimden bir gülüş çıktı; Hakkı da buna bakınca her şeye değer dedi gözleriyle.
Hasan afacan, akıllı, hareketli bir çocuktu. Anne ve babası için onu seyretmek en büyük mutluluktu. Ben hâlâ konuşmazdım, ama Hasan ile başka bir dil geliştirdim; işaretler, bakışlar, kahkahalar… O beni kelimesiz anladı hep.
Hakkı, köyün marangoz ekibinde çalıştı. Eli, gözü, niyeti temiz bir ustaydı. Geçmişimizi herkes unuttu ama Seher, Veliyle evlenip köyde kaldı, benimle karşılaşınca öfkeyle bakardı, ben de göz göze gelmemeye çalışırdım.
Sonra savaş geldi.
Hakkı, ilk günlerde orduya katıldı. Köy toplandı uğurlamaya, ben ise yedi yaşındaki Hasanı kucaklayıp uğurladım; Oğluna iyi bak! diye seslendi arkadan. Başımı salladım. Uzun süre o tozlu yolda gözüm arkada kaldı.
Hakkıdan az mektup geldi. Önce Ankaradan, sonra Adana tarafından. Sonra uzun bir sessizlik. Ben, ilçedeki sahra hastanesinde çalıştım. Hasanı Zeynep Ablaya emanet ettim; bir hafta çalışıp, iki gün eve döndüm, işlerimi hallettim, yine hastaneye koştum.
1943ün kışında hayatım altüst oldu.
İzne çıkmışken ilçede kaldım çünkü yeni bir yaralı treni gelmişti; üç gün geri dönemedim. O arada, istasyon Alman uçakları tarafından bombalandı. Trenler, yerle bir, mülteciler ortada kaldı.
Hasan, bu sırada Zeynep Ablanın yanındaydı ama yerinde duracak çocuk mu? Mahalledeki iki arkadaşla istasyona gitmişti. O esnada bombardıman başladı.
Yangın yerinde oğlumu aradım. Raylar parçalanmış, binalar yıkılmıştı. Siper aradım, yanık askerlerle, hemşirelerle konuştum, ellerimle işaret ederek oğlumu sordum. Çocuklar hastanede, dediler. Hastanede, yanık, yaralı aradım yoktu.
Üç gün sonra, bana: Oğlunuz Hasan Kapan, 1934 doğumlu, ölüler listesinde dediler. Cesedi teşhis edilmemiş, toplu mezara verilmişti.
Ben bağırmadım. Olduğum yere çöküp yere yığıldım; ciğerimden hayvani bir inilti koptu. Komşular, Zeynep Abla üç gün kapımı çaldı. Dördüncü gün çıktım, kapıda taş gibi oturdum. Zayıf, simsiyah olmuş bedende kimliksiz bir acı vardı. O günden sonra konuşmayı tamamen bıraktım. Fısıltı bile çıkmaz olmuştu. Kendime döndüm, deli iş gibi çalıştım.
Oysa oğlum Hasan yaşıyordu.
Bombalanınca arkadaşlarından ayrılmış; trenden uzaklaşıp enkaz arasında saklanmıştı. O sırada Seher onu buldu. O da hemşire olarak çalışıyordu. Çocuğu görünce tanıdı, gözünden tanıdı çocuğu. O eski kin, nefret birden parladı içinde.
Hasanı paltosuna sarıp götürdü. Ölüler listesine Hasan Kapanı eklettirdi; sonra gizlice uzak bir köydeki kız kardeşine gönderdi. Kimsesiz, baksana, dedi.
Hasan sekiz yaşında, sarsılmıştı; hafızası silik, adını dahi unutmuştu. Artık nüfusta Hasan Demir olmuştu. Yabancı bir ailede büyüdü. Geçmiş hayal gibi silindi, çocukluk anları yavaşça unutuldu.
Seher ise, köye dönüp benim acı çekişimi izledi; içi küçümseyici, kıskanç bir huzurla doldu. Kocamı aldın, oğlundan oldun! diye içinden sevindi.
***********
1945te Hakkı, elinden sakat dönerek köye geldi. Oğlunun öldüğünü bilmiyordu. Ben evin önünde onu bekledim, gözlerime bakınca gerçeği anlamıştı bile; daha haber kağıdını ona vermeden.
Kucaklaştık, sessizce uzun süre durduk. Rüzgar saçımızı savurdu.
Neden koruyamadın? dedi fısıltı gibi. Sustum. Biliyordu, savaştan korumak olmaz. Ama kalbimiz dağılmıştı.
Hayat devam etti. Hakkı, sakat koluyla marangozluk yaptı, komşulara yardım etti. Ben yine ahır işlerine devam ettim. Evimizde bir sessizlik vardı; huzurdan değil, bir devir bitmiş gibi.
Seher yakındaki evde, iki kızıyla yaşadı. Kocası savaşta şehit düştü. Varlıklıydı, hayvanı-bahçesi boldu, köylü içinde mağrur yaşardı. Hakkı ile yolda karşılaşınca selamı esirgemezdi, ama onun bakışındaki iki yüzlülüğü biz hissederdik.
Böyle on yıl geçti.
1955 yazında bir gün Hakkı köyün kenarında kapı tamiri yapıyordu. Güneş kavuruyordu; gömleğini çıkarmış çalışıyor, ara sıra dinleniyordu. Uzaktan iki genç geldi; şehir pantolonu giymişler, sırtlarında çanta. Biri esmer, diğeri uzun, sarı saçlıydı.
Hakkı bakana kadar birden donakaldı.
Sarı saçlı genç yürüyordu, hafif topallayarak. Yüzü yüzü adeta genç Hakkının, yani eşimin kopyasıydı. O gözler, aynı elmacık kemikleri, aynı bakışı. Sadece dudakları annesi gibi dolgun
Hakkı çekici elinden düşürdü, ayağa kalktı.
Hey! dedi, sesi çatlamıştı. Hey, delikanlı!
Delikanlı döndü, kuşkuyla baktı.
Adın ne? diye zar zor sordu Hakkı.
Hasan, dedi genç. Ne oldu ki?
Hakkının dizlerinin bağı çözüldü, bir tahta tabureye oturdu, boğazı düğümlendi. Yanındaki diğeri gülüştü Herhalde kafası güzel! Ama Hasan gülmedi. Bir his geçiverdi içinden: Saman kokusu, güçlü eller, onu tavana fırlatan biri ve sessiz bir kadın sanki çok uzak bir andı.
Annenin adı Emineydi, dedi Hakkı. 1934 doğumlusun. Sürgüç Köyünde doğdun. Savaşta öldün sanıldın. Yaşıyorsun!
Hasanın rengi attı. Kendini bildiğinden beri evlatlık olduğunu bilirdi, ama ona Annen bombada öldü, baban kayıp demişlerdi. Yabancı bir soyadla büyümüş, gerçeği hiç öğrenmemişti.
Gel, dedi Hakkı, kalkıp. Gel, anneni göreceğiz.
Annem, yani ben, eski armut ağacının gölgesinde, bankın üstünde havuç soyuyordum. Ellerim alışkın, düşüncem uzaktaydı. Köylü alışmıştı; her zaman dilsiz, hep uzak.
Hakkı, Hasanı kapıya getirdi. Annen konuşamaz; şaşırma, dedi.
Hasan içeri girdi, beni gördü. Başımı kaldırınca göz göze geldik.
Yerimden sıçradım, havuçlar yere saçıldı, ellerimi kalbime bastırdım. Hasan, tereddütle yaklaştı; ben ellerimi uzattım, yüzüne, omzuna, ellerine dokundum; Gerçek mi? der gibi. Boynumdan kesik bir inleme çıktı. Onu sıkıca kucakladım ve içimde bir sızı hissettim.
Anne dedi, sözcük tuhaf ama doğruydu.
Hakkı uzakta, gözlerini silerek bakıyordu.
Bir hafta sonra köy Hasanın bulunduğunu öğrendi. Seherin yüzü bembeyaz kesildi, evine kapandı. Ama sır fazla saklanmazdı. Hasan, çocukken eve nasıl götürüldüğünü, Artık burada yaşayacaksın! dediklerini, ağlayıp anne-babasını isteyişini hatırladı. O kadının yüzü ise, yıllar sonra hafızasında belirginleşti: O Seherdi, sapsarı
Köy toplantısı kısa sürdü. Herkes duydu, fısıldaştı. Seher ortada, başı eğik. Kızları ağlıyordu. Yaşlı at bakıcısı sordu:
Neden böyle ettin, Seher? Kadının çocuğunu niye aldın? Delikanlının hayatını çaldın?
Seher başını kaldırdı, gözlerinde kin yandı yine.
Peki o bende yaralanmamış mıydı? Niye benim hayatımı çaldı? Ona cezası gerek! dedi.
Ben, aralarına girdim, yavaşça yaklaştım. Seher titredi, geri gitmedi. Ellimi omzuna koydum, öylece tuttum; affın işaretiydi. Sonra döndüm, evime doğru yürüdüm, oğlum ve kocamın beklediği yere
Seher öylece kaldı. Birkaç damla gözünden indi, belki yıllar sonra ilk kez.
Hasan hemen köye yerleşmedi, gidip geldi, alıştı. Taşrada değirmen işinde çalışıyordu. Hakkı acele etmedi, ben de istemedim. Onu böreklerle karşıladım, yavaş yavaş gülümsedim.
Bir gün Hasan küçük kızıyla geldi; bana uzatırken Al, anneanne, bu da torunun. Adı Zeynep, dedi.
Kucağıma aldım, yanağıma yasladım, birden dudaklarım titredi.
Ze-y-nep, dedim kısık ve çatlak bir sesle, ama bir kelimeydi bu.
Hasan afalladı. Hakkı dikleşti. Bir daha tekrarladım:
Zeynepim
Ve ağladım, torunuma sarılmış halde.
1980, Sürgüç Köyü
Yaşlı armut ağacının altında, eski bankta oturuyordum. Ağaç meyve vermez olmuştu senelerdir, ama kimse kesmeye kıyamazdı; gövdesi oyuk, kolları hâlâ heybetli… Dalında epeydir unutulmayan yaşanmışlıklar: O karlı gece Hakkı ilk gelişi, gözyaşlarım, Hasanın çocuk kahkahası, Hakkıyla sessizce oturduğumuz, söz olmadan anlaştığımız zamanlar…
Artık Hasan kırklı yaşlarında, köyün yakınında kendi evini kurdu, kol gücüyle çalışkanlığıyla tanındı. Karısı Ayşe, çocukları kızı Zeynep, iki oğlu hepsi babalarının soyuna çekmişlerdi.
Hakkı iki yıl önce gözlerini yumdu; sakin bir sondu. Akşam bankta oturdu, sabah uyanmadı. Ben ağlamadım, elini tuttum. Başımızdan geçen yıllar bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. Kışın o eski un çuvalı, onun suratı, Seni görmedim, demesi, sonra eve gelince sobayı yakması, su ısıtması O zaman ölmüş, cennete gitmiş gibi hissetmiştim. Şimdi gerçekten yalnız kaldım; ortak rüyamız bitene kadar buradayım.
Konuşmam hemen dönmedi; önce fısıltıyla, sonra zorla çıktım. Hasan eve taşındığında, ilk sesli sözcüğüm Hasan oldu. Sonra sözcükler açıldı, şimdi köyde dilsiz Emine diye bilinen kadın oldum, komşularla sohbet ettim, dedikodu dinler oldum.
Yalnız bazen, en sessiz anlarda, içine çekilirdim; o eski dilsiz Emine geri gelir, gözlerde çok şey söyler laf gerekmeden.
Seher beş yıl önce öldü. Ölürken beni çağırdı. İkimiz baş başa uzun bir süre konuştuk. Kimse ne dediğimizi duymazdı. Sonra, ben çıkınca, yüzüm huzurluydu. Seherin kızları anlatır ki, Seher sakinleşmiş, ardından üç gün sonra ruhunu teslim etmiş.
Ne konuştuk? Kimseye anlatmadım. Sadece Hasana sorduklarında dedim ki: Çok ezilmiş, affetmemi istedi. Ben zaten affetmiştim. Oğlum, unutma; kin içindekini yakar. Ben kinimi, tarladaki ot gibi söktüm attım. O yüzden hâlâ buradayım.
Şimdi armut ağacının gölgesinde, geriye baktığımda hayatın bana yine de iyi davrandığını düşünüyorum. Kıtlık, savaş, oğlumun kaybı, sessizlik, yorgunluk hepsi acıydı, ama başka şeyler de oldu. Hakkı Ellerinin kereste kokusu, sessiz şefkati, bana Eminem deyişi. Oğlumun, hiç bitmeyen bir rüyadan dönüşü. Torunlar, torunun torunu bile!
Çocukken, sesim varken babam şöyle derdi: Sabret Emine, Allah sabırlıdır. Her şey öğütülür, sonunda undan ekmek olur. O vakit anlamazdım. Şimdi anladım; her şey öğütüldü, ama en sonunda ekmek gibi, bereketli, doyurucu oldu.
Gün batarken rüzgâr yüzümde dans etti, memleketime has kokular ve sesler arasında huzuru bulduğumu hissettim. Yalnızca bana dayatılan iniltili sessizlik değildi artık; içimde baharın sessizliği, affın, huzurun sessizliğiydi.
Başörtümü düzelttim, eve girdim; samovarı ocağa koydum.




