Akraba Buluşmasında Şenlik — Herkese Kapımız Açık

Ailede Bayram Sınır Yok, Kapı Açık

***

Güzel hikayelerin ardı arkası gelmiyor bugünlerde. Ben de işte, geçen geceden kalanları toplarken takvime bir göz attım: bir bayram daha geride kalmış. Küçük şeylerden büyük anlamlar çıkaranlardanım, bu yüzden her bir detayı yazmışım bu deftere.

Sabah kalktığımda ev, hala dün akşamın kokusunu taşıyordu: bir yanda gül esanslı temizlik şampuanı, bir yanda bundan arta kalan şampanya kokusu. Bu arada, mutfakta portakal kokusu var ama kimse portakal soymadı sanki dün.

Salondaki halının dibinde simli bir taç duruyor, kimin düşürdüğü meçhul. Sehpanın çekmecesinde “Kız Kıza Gece Rüya Takımı” yazan bir ipek fular kalmış. Radyatörün altına sıkışmış, eskimiş pembe lastik bir eldiven var; sanki dün geceki eğlenceden kaçıp da saklanmak istemiş gibi duruyor garibim.

Evde adım attıkça çıtır çıtır şeker kağıtları eziliyor. Üzerinde kırmızı şarap lekesi kalan bir kadehi güneşe koymuşum cam kenarına. Vazonun içine çiçek yerine üç parlak yıldızlı pipet sıkıştırılmış. Duvarda kalp şeklinde kestiğimiz kağıttan bir süs var, bir tanesi kunta sıkılmış sanki.

Mutfakta ise asıl meydan muharebesi başlıyor.

Masada, tepesindeki krema erimiş, eğilmiş mumlarıyla yarısı kalmış bir üç katlı pasta yükseliyor: “Kırk Yıllık Hatır” pastası, ama aslında ortada herhangi bir doğum günü falan yoktu dün akşam, sırf biz kızlar buluştuk işte. Lavaboda ruj lekeli kadehler dizilmiş, yanlarında humustan kalan izlerle kurumuş tabaklar. Sandalyenin üstünde ise yarısı yere dağılmış fal kartları: dün gece kim kısmetini bulacak telasındayken kopmuş bir fala benziyor.

***

Kafamı dağıtmaya çalışırken yerde bir fal kartı gördüm: karo papazı bana bakıyor, yorgun ve mağrur. Dün gece kızlar bu kartlarla evlilikler, yurtdışında hayatlar ve gizemli adamlar uyduruyordu. Önce fısıltılar, ardından çığlık çığlığa kahkahalar ve ardından köpüklü şaraplarla boğazlarına kadarki samimiyet. Gerçekten çok güldük.

Kalkıp yere düşen sime uzandım, ama sonra elim koltuğun altındaki dantelli bir çoraba takıldı en son kimin dans ederken attığını hatırlamıyorum. Kafamı sallayıp odama geçtim, uyuyacak bir sessizlik aramıştım.

Odada nispeten derli toplu bir hava vardı: yere atılmış üç yastık ve dev bir salyangoz gibi bükülmüş bir yorgan hariç. Kendi yastığımı düzeltirken pembe bir not kağıdına rastladım.

Hoş bir sızı kapladı içimi.

Bir not daha! Bir “Barıştan Özgeye” notu mu kalmış yoksa? Ama bu defa el yazısını tanıdım. Oyanın irice, neredeyse eğik harfleri ve her o harfinin içini süsleyerek baloncuk gibi yaptığını görmemek mümkün değil.

“Sen bu dünyanın en iyi ev sahibisin! Oyacık”

Bir köşesi hafif titremiş bir ünlem işareti vardı notun sonunda. Gülümsememi tutamadım. Hangi ev sahibi? Kırılan vazo, duştan çıkmayan simler Artık ömrümün duşları bile pırıltılı geçiyor!

Dizlerim yatağa çöktü, mırıldandım: “Bir daha asla böyle olmayacak Söz.”

***

Ayak ucumda nahoş bir çıtırtı.

Baktım, terliğime portakal sıkıştırılmış. Bütün, pırıl pırıl bir portakal. Lastikle tutturulmuş, üstünde küçük bir not: “Hayatın tatlı olsun diye!”

Dün gece kızlarla bu tosta çok gülmüştük. Şimdi ise içimde kırık bir tebessümle baktım portakala.

Birden telefonum titreşti. Ekranda “Oya (Fırtına gibi)” yazıyor. Boş odaya konuşurken açtım telefonu.

Efendim Oya?

Fatoşçuuum! Telefonda hâlâ dün gecenin sesi var. Sen şahane bir kraliçesin! Kızlar bayıldı! Hala burada manikürcü Sema var, dün gece dolaptaki “ruhu” korkutmanı anlatıyoruz!

Arka planda kahkaha tufanı ve “Ben çocuğumu artık sadece Fatoş doğurtacak!” nidaları.

Sağ ol Fatoş, bu defa Oya daha alçak sesle, Sen Yani, ne desem az. Evinde huzur buluyoruz işte.

Ben hâlâ terliğimdeki portakala bakıyorum.

Hıhı, dedim. Evim gibi evim

Hadi seni yormayalım! Tatili hak ettin! click, yine sessizlik.

***

Gözlüğümü çıkarıp Oyanın notunun yanına bıraktım. Dolabın aynasında yorgun, ellisini geçmiş ama gözleri hâlâ pırıl pırıl yeşil bakan bir kadın gördüm. Saçlarım düzensiz topuzda; bir yerden sarkmış, inatla parlayan bir sim Gitmek bilmedi.

Telefona bir video çağrısı daha düştü. “Yasemin” kızım.

İç çekerek telefona el attım. O inatçı sim hâlâ saçımda.

Efendim kızım? dedim, ekranda Yasemin kahvesini yudumlayıp gözlerini kısıyor.

Anneeeee! Yaseminin sesi, saçları dağılmış. Tahmin ettim; yine kedinin üstünde sim mi var?

Bendeymiş, gülümsedim. Kedi dün geceki kart danslarından kaçıp yine çamaşır çekmecesine saklanmış olabilir

Hepsini anlattım kıza.

Anne, Yasemin yarı şaka, yarı ciddi, Farkında mısın? Kedi kaçıyor, Çin porseleni parçalanmış, portakal terlikte Gerçekten Oyaya hayır diyemeyecek misin?

Onun sözlerinde hem sıcaklık hem yorgunluk vardı, iki uçlu bir sarkaç gibi.

O da zorda ya, refleksle cevapladım. Biliyorsun halini.

Ama senin de kolay değil, Yasemin kibarca böldü. En son ne zaman kendin için yaşadın? Hep misafir, hep ev hâlâ.

O pembe eldivene, o notlara ve o sessiz ama başkalarının kahkahalarıyla dolu boş eve baktım.

Vallahi bilmiyorum, dedim samimiyetle. Belki ben de kedinin yanına dolaba girdim.

Yasemin hafifçe güldü.

Seni seviyorum anne, gerçekten düşün biraz. Belki bir dahaki sefere sadece ikimiz oturup çay içeriz, fal bakmadan, simsiz.

Bir anlık sessizlik oldu ekranda. Sonra birlikte “bakalım” dedim. Ama bu seferki “bakalım”, Oyaya daha fazla ev açma nezaketinden öte, bir şeylerin başlangıcı gibi hissettirdi.

***

Oya ilk kez bana “öylesine” çıktığında bahar yeni girmişti İstanbula. Dışarıda hâlâ kar lekeli, içeride saksılardaki nergisler baş göstermişti.

Fatoş, açsana kapıyı! Barış için geldim, hem de börekle! kapının arkasından sesi duydum, zili çalmadan.

İçeri giren Oya, vanilyalı parfümle karışık serin havanın kokusunu getirdi. Kucağında kocaman tepsi: Kıymalı börek, Fatoş! Annemin tarifi! Dur, ayakkabımı çıkaramadan mutfağa.

Ben “buyur, üstünü çıkar” derken Oya çoktan mutfağıma oturdu. Benim iki odalı, klasik on katlı apartman dairem küçücük ama herkesin söylediği gibi “çok sıcak” bir yuva. Perdelerimle örtülerim uyan, annemin ördüğü battaniye hep baş köşede. Mutfakta beyaz dolaplar, pencere önünde çiçek dolu saksılar

Oya mutfakta dönüp durdu:

O vantilatör gibi salon, şu masa, şu pencere Burada insan tek başına oturmak günah. Hafta sonu minik bir buluşma? Sadece biz! Biriki arkadaş daha getirsem, tanışsanız? Yeminle seversin! dedikçe bir garip oldum.

Yıllardır yalnız başıma battaniyeme sarılıp dizi izlediğim akşamlar O kelime dokundu: “günah tek başına oturmak”.

Nihayet pazar günü küçük buluşmaya evet dedim, “Ben de bir şeyler hazırlarım” diyerek.

Oya, “Fatoş sen altınsın, neredeyse kardeşim sayılırsın” dedi. “Neredeyse”si içimi burktuysa da, yeni börek dilimiyle unuttum gitti.

***

O sene bayramı da “Fatoşun evinde” kutlamak istediler. Tabii yine Oya başlattı.

Fatoşun evinde aile gibi sofra kurulur, Oya alışkanlıkla anlatıyor, Onun baklavası nefis, yumurtalar deseniz renkli mi renkli. Hem kedisi de evin efendisi.

Oysa bizim tekir kedi Minnoş, bayılacak gibi yorgun koridorda. Ama “efendi” deyince havalı oluyor işte.

Birden üç kadın daha getirdi Oya. Biri sarı paltolu, biri deri ceketli, biri kahkaha makinesi gibi. Bakın kızlar, işte efsane Fatoş! dedikçe ben misafir ağırlamak için deli gibi telaştayım: Sandalye saydım, bayram için iki baklava hazır, bariz on iki yumurta var elimde Yetmeyecek tabii ki.

Derken Oya telefonla “Durun, Cansu ve Gül yanında geliyormuş, arayayım gelsinler! Fatoş çabuk, onlara da yer ayarla” dedi. “Kendi yumurtalarını getirirler ama!”, araya sıkıştırmasıyla başka bir şey diyemeden mutfağa kaçtım baklavalara bakacağım bahanesiyle.

Saat geçtikçe herkes neşelendi, salon pazar yerine döndü: “Kimin hamuru daha güzel?”, “Evde en iyi hangi tatlı pişer?” tartışmaları havada uçuştu. Limon kreması bembeyaz örtüme fırlayınca yüzümü asmadan ekonomiye bereket!” deyip silmekle yetindim.

Bütün gün renkli yumurtalar dizildi pencereye, tabakta birlikte yaptığımız kâğıt süsler dizildi duvara, ayakkabılar sandalyenin altına fırladı. Oya şarap kaldırıp, Kızlar, sizlere şunu ilan ediyorum: Fatoşun evinde hayat bayram! deyince utancımdan ama bir yandan da bu “bayram” lafı yüreğimi güzel bir şekilde burkuldu.

***

Ben küçükken ise bayramlar Oyanın evindeydi. O hep liderdi şakacı, dışa dönük, oyuncu. Apartmanın bahçesinde moda defileleri, merdiven altlarında “Sırlar Kulübü” kuruyordu. Mahallede herkes ona “bizim artist” derdi.

Bense düzenli, sönük bir çocuktum. Eve zamanında gelirdim, kütüphaneye geri verdiğim kitapta bir tek sayfam katlanmazdı, ayakkabılarımı parlatmadan içeri girmezdim.

Oya ile yavaş yavaş farklı dünyalara savrulduk. Oya evden erken döndü, macera dolu hayatlar yaşadı. Ben muhasebeciliğe başladım, oğlum Yasemin büyüdü, öyle sakin yaşantı. Zaten arada sırada, özel günlerde görüşürdük ancak.

Sonra Oyanın annesi Gülten Teyze vefat etti. İlk defa birlikte sabaha kadar mutfakta oturup ağladık. Oya titrek bir şekilde: “Sanırım annemle birlikte ev de öldü.” dedi. Ben de, “Artık işler başka türlü yürüyor,” dedim. “Ne eksik ne fazla.”

O günden sonra daha çok telefonda konuşur olduk. Önce resmi işler, sonra hayatın halleri Ve zamanla, Oya beni kendi dünyasına doğru çekti.

***

Bir süre sonra evde olan her şey artık “Fatoşun evinde” kalıbına dönüştü.

Kızım, yılbaşı var ya Fatoşta olacak, dedi Oya.

Bayram nasıl? Fatoşta tabii.

Doğumgünü mü Mervenin? Fatoşun evinde, pasta orada güzel duruyor!

Başta bu bana gurur verdi.

Kendi küçük dünyam başkaları için cazibe noktası olmuş, insanlar buraya gelmek istiyordu. Sofra takımımbı özenle seçiyordum, yeni tarifler deniyordum. Arkadaşlar Oyanın getirdiği herkes hayran kalıyordu.

Ama zamanla iş tatsızlaştı. Artık, Oya aramadan arkadaşları da gelir oldu.

Selam Fatoş, ben Leyla, geçen hafta Semayla gelmiştik Oya gelemiyor ama İrem ve ben bir saatliğine gelsin mi?

Bir gün kapı üçüncü defa çaldığında karşımda eskiden çok kırgın olduğum birisi; Oya aracılığıyla gelmiş, hem de “yardım edeyim” diye.

Dilimin ucuna “Oya yanlış söylemiş, davetli beklemiyorum” demek geldi ama içim elvermedi.

Buyur, dedim. Çay alır mısın?

Elimdeki küçük havlu sanki kalın halat gibi sıkıldı

***

İlk isyanım akıllıca ve çocuksuydu.

Keyifsiz bayram mı istiyorsun? Kötü kurabiye al, kendi kendime dedim bir akşam.

Her zaman köşedeki tatlıcıdan gevrek susamlı kurabiye alırım. O gün bir inat girdim, köşedeki marketten alakasız bir paket aldım, bildiğin kuru ve tatsız. Hadi bakalım, görsünler burası otel değil! diye inat ettim.

Elbette, herkes patlayan haberlere, yeni dedikodulara ve getirilmiş peynir, zeytinli sofraya güle oynaya doymuşken, kimse kurabiyenin kötülüğüne bakmadı. Oya yine Fatoşun evinde kapı kollarında bile bayram var! diye kahkaha attı. Ben ise sessizce, “Bayram mı, karmaşa mı?” diye içimden geçirdim.

***

O meşhur gece ise Oya “Kız Kıza Gelecekten Haber Akşamı” diye bir eğlence başlattı.

Evet hanımlar, bu gece geleceğe bakacağız! dedikten sonra Fatoş, sen bizim baş kahinimizsin. Senin çaydanlığın bile uğurlu! dedi.

Benim eski çaydanlığa “kâhin” dendi ya, kahkaha attım.

Leyla tarotta, ben ocağı tutuyorum. Bugün burada ruhlar çağıracağız, dedi. Ben ise, “Benim evde anca salça ruhu vardır” diyerek espiriyle savuşturdum.

Salonun ışıkları kapandı, mumlar yakıldı. Minnoş, her zamankinden gergin, radyatör kenarından cam kenarına sindi.

Kızlar tılsımlı sohbetler, kart falı, mumlarda gelecekler derken, evde bir anda elektrik gitti.

Ooo, bu kesin işarettir! dediler.

İçimden, Herhalde apartmanda sigorta attı dedim ama Minnoş, panikle odayı boydan boya geçti, yatak odasındaki dolaba gömüldü kapıyı çarpıp. O günden beri bir gün çıkmadı o dolaptan, sadece arada hırıltısını duydum.

O gün Minnoş çıkınca, usulca sırtını okşadım: “Hadi gel biz de saklanalım Minnoş.” dedim.

***

Değişmeye ise kolay karar veremedim.

Önce saatlerce telefonda, Oyaya nasıl Hayır diyeceğimi düşündüm. “Oya, artık kutlamalar sende olsun.” yazdım, sildim. “Artık bu tempoyu kaldıramam” yazdım, yine sildim.

Hepsi yetersizdi. O bildik Oya cümleleri, “Fatoş sen zaten iyisin”, “Zor değil ki sana” yankılandı kafamda.

Elimi aynaya koydum, dedim ki,

Oya, bir dahaki buluşma sizin evde olsun.

Sesim titredi ama geri adım atmadım. Telefonu tekrar aldım, aceleyle şöyle yazdım: “Oya, gerçekten yoruldum. Bir dahaki sefere sende buluşabilir miyiz? Biraz kendime tatil lazım.”

Gönderdim. “Şimdi de yüz yüze konuşulacak.” dedim.

Aynanın karşısında çalıştım. “Oya, bu benim evim, sürekli misafir kaldıramam” derken ağzım kurudu ama sonunda kendime bir cesaret geldi. “Sınır da lazım, Fatoş!” deyip kapandım.

***

Oyanın evine haber vermeden gittim.

“Gelip çat kapı giriyorsa, ben de çat kapı gidebilirim,” dedim. Tepebaşındaki o eski apartmanda rutubetle karışık zaman kokusu vardı. Üçüncü katta bir tensiz yalnızlık var evde; sanki duvarlar küs, eşyaya sahip çıkan yok.

Kapıdaki eğri büğrü “Burada Mucize Yaşar” tabelası gözüme çarptı; önceleri sevimli gelen detaylar artık biraz hüzün verici ve çocukça geliyor.

Kapıyı zorla açtı. Oyanın üstünde rengi solmuş eşofman, bir tek çorap ayağında; saçlar dağılmış.

Sen haber vermedin? dedi şaşkın.

Sen bana haber veriyor musun hiç Oya? dedim.

İçeriye geçtim. Bomboşluk duygusu çarptı. Evin ruhu kaçmış adeta. Her şey yarım, eksik, içim ezildi.

Küçücük mutfakta masa tek, sandalye tek, eski bir buzdolabı, kirli tabaklar ve köşede bağlanmamış bir çöp torbası. Ruhu kaybolmuş bir hayat işte.

Oya zorla çay su koydu.

“Sadece sana kızgın mıyım?” dedim.

Gözleri doldu.

Sinirliyim, dedim. Artık bu misafirlik yoruyor beni. Ama anlamaya geldim.

Oya bir anda konuşmaya başladı: Ben burada hiç evimde gibi hissetmedim. Annemden sonra bu ev bana sığınak gelmiyor. Senin evinde buluyorum huzuru: düz yastık, sıcak mutfak, uyuyan kedi Her geldiğimde kendimi korunaklı hissediyorum. Ben senin düzenini, senin misafirperverliğini özledim.

Bunu duyunca, ben de annemi kaybettiğim ilk ayları düşündüm. Hiçbir yer bana ev gibi gelmemişti perde değiştirinceye kadar.

Oya devam etti: Sandım ki sen kalabalık seviyorsun, ev canlı olsun istiyorsun. Meğer bütün kaosunu benim evimde bırakmışım.

Ben bakışlarımı kaçırmadan: Oya, çok yazık oluyor sana böyle yalnızken. Ama ben de herkese yastık olamam. Bu böyle sürmez.

Sessizce, O zaman nasıl olacak? dedi.

Sıra sıra toplanalım. Bir senin, bir benim evde. Yavaş yavaş. Az kişiyle. Başta temizlikle. Yalnızca yemek ve sohbetle. Bugün burada başla: önce şu çöpü çıkaralım, sonra masayı temizleyelim, üstüne iki kişilik krep yapalım.

Oya güldü: Krep olmaz, ben pankek yaparım!

***

Başladık.

İlk başta utana sıkıla. Eski heyecanı bulmak için çabaladık. Oya temizlik yaptı, ben bulaşığa girdim, mutfakta birlikte pankek yaptık. Sonra sofrayı birlikte kurduk. O anda, Oyanın gözleri eski bahçe şenliklerindeki neşeyi anımsattı bana.

Tam oturacakken kapı çaldı.

Kim yine bu saatte? dedi. Gözetleme deliğinden baktım, gülümsedim:

Bizden biri.

Yasemin kapıda, elinde paket, sırtında sırt çantası:

Anne, mesaj attım bakmadın. Çok güzel koku geliyor, dayanamadım geldim.

Oya telaşlı: Buyur! dedim.

Kızım odaya bakınca baştan bir şaşkınlık, ardından onaylayan bir tebessüm geçti yüzünden.

Oooo, tıpkı annem gibi, artık Oyanın evinde de sim var, dedi.

Hangi sim? dedi Oya anlamadan.

Tepede, avizenin üstünde. Bak parlıyor! dedi Yasemin.

Başladık gülmeye.

O an, ilk kez, hiç kimse kimsenin evini yağmalamıyor gibi hissettim. Küçük ve hakiki bir kutlamaydı bu. Ne ikram kraliçesi ne de en iyi ev sahibiydim. Sadece Fatoş, Oya ve Yasemin Hepsi bu.

***

Bugünden sonra şunu öğrendim: Ne kadar sevsen de, sadece “sana ait” olan sınırları korumak hakkın. Herkesin sığınağı olmaya çalışırken kendi sığınağını kaybedersin. İnsanın evi, evi gibi kalmalı. Kapılar açık olsun ama sınırların da olsun. Ve asıl bayram, hiç utanmadan, paylaşarak kurulan sofralarda. Bunu öğrenmek yıllarımı aldı ama sonunda oldu.

Rate article
Lifequest
Akraba Buluşmasında Şenlik — Herkese Kapımız Açık