Hamamböcekleri

Masasının kafasında kanlı canlı halaylar çeken kafasındaki böcekler vardı. Neşe dolu, kıpır kıpır, hararetli bir halay…

Antenleriyle ışık saçarak, adımlarını müziğinin ritmine uydurup, iki vur, üç çırp figürleriyle odacıklarında yankılanan o ezgiye ayak uyduruyorlardı. Üstelik gün geçtikçe sesleri artıyor, sanki içeride bir festival varmış gibi.

Aslında Masanın böcekleri genelde sessizdi. Usul usul, utangaç, asaletli… Soyları maşallah sağlamdı. Masanın da genetiğiyle epey bir uğraşısı olmuştu, itiraf etmek gerekirse. Çünkü kendi doğasında pek bulunmuyordu o hareketlilik.

Anneannesi hep söylerdi Masaya: Evladım, kafanda böceklerin varsa bilin ki sıradan bir insan değilsin. Bir kıvılcımın var. O kıvılcım sana da, çevrene de heyecan verir; hayat biraz coşkuyla daha güzel geçer. Hani, şu coşku var ya, onu ilk Masanın annesi değil; anneannesi dile getirirdi. Seksenine dayanmış, hâlâ dinç bir kadındı.

Kaldı ki, Masanın anneannesi aslında öz anneannesi değil, büyükannelerinin annesiydi; yani Masanın babaannesi. Ama kim takar büyük büyük… ifadelerini ki? Hem anneanne, hem babaannelik görevini hakkıyla yerine getirmişti. Herkesin ağzına doladığı önemsiz ayrıntılardan işte.

Masa ise anneannesini çok severdi. Nasıl sevmesin ki? Dünyada en yakın bildiği insandı. Annesi öyle başka bir tıynetti ki sayılmazdı…

Annesi… Öyle bir kadındı ki, bulunmaz! Hem akıllı, hem güzel. Müdür hem de, üstelik okul müdürü. Şükür ki Masa, annesinin okulunda okumadı. Yine anneannenin sayesinde. Masayı alıp başka bir okula yazdırmıştı.

Kızım, kendi sorunlarını niye çocuğa yükleyeceksin ki?

Nasıl yani?

Bak kızım, kendi okulunda olursa herkesin gözü üzerinde olur. Lokman değil ki kimsenin lafıyla büyüsün. Diğer okulda sıradan bir çocuk olur, senden ötürü öne çıkmaz. Damarına basma çocuğun, ileride lazım olur ona bu itibar.

Anneanne, Masanın annesiyle hep dobra dobra konuşurdu. Neyse, sonuçta Masa annesini pek sevmezdi; hatta pek de tanımazdı. Çünkü annesi o kadar farklıydı ki… Anneannesi ise küçük yaşta Masanın annesini, kendi kızını, büyütmek zorunda kalmıştı. Neyse ki unutulması gerekenleri Masaya pek anlatmazlardı.

Evladım, her şey bir rastlantı. Bir anlık dalgınlık, bir şerit buz, bir kâfirin dikkatsizliği… Sonuç tek bir hayat olabilir. Annen yanımda olmasaydı, ben şimdi burada olmazdım.

Anneanne, öyle rastlantılar herkesin başına gelir mi?

Sana yalan mı söyleyeyim?

Hayır, tabii ki!

Herkesin başına gelir! Benim, senin, hatta Papa’nın bile. Ama önemli olan bundan korkmamak, kızım. Korkmak yerine dolu dolu yaşamak…

Bu lafı söylemesi kolay, yapmak zor…

Zor olmalı zaten! Zorsa, doğru yoldasın. Demek ki kafandaki böcekler akıllı büyüyor.

Böcekler mi büyüyor?! Anneanne, ıyy…

Masa böceklerden haz etmezdi. Kelebekleri ve arılara bir itirazı yoktu; hatta tatlı bulurdu. Ama antenli, kahverengi türleri Masanın tüylerini ürpertirdi.

Bir gün anneanne mutfağın köşesindeki böceği fark edince:

Dur kızım, elleme! Onun da yavruları olabilir! deyip, böceği terlikle indirip, sonra da etrafa göz gezdirirdi. Başka yok mu acaba? der gibi…

Genel bir temizlik başlardı ve Masa, böceğin yavruları da artık barınamayacak diye içten içe hissederdi.

Zaman geçip büyüdüğünde Masa anladı ki, aslında anneannesi ona acırdı. Çünkü bağırmayı, telaşlanmayı çok iyi bilen Masa, harekete geçmeyi pek beceremezdi. Karar almak, uygulamak arasında geçen sürede, böcekler torun torba sahibi olurdu.

Bu huyunu bilmeyen yoktu; ne anneanne, ne de cimnastik hocaları.

Bu kız spor yapacak birine benzemiyor. Esnek tamam, ama karar vermesi uzun sürüyor. Zararlı olur ileride.

Anneanne hemen tavrını koydu; götürdü Masayı satranç kulübüne.

Kulüp harikaydı! Orada kimse Masayı aceleye getirmiyordu; istediği kadar düşünebiliyordu; üstüne üstün bir de övülüyordu! Hal böyle olunca Masa üniversiteye gelene kadar satrançtan kopmadı.

Anneannesi Masanın kupalarıyla gururlanırdı; kupayı tüm mahalleye gösterecek şekilde taşırdı.

Kızım, yıldızsın sen yıldız!

Anneanne, korkutuyorsun beni!

Niye korkuyorsun evladım?

Hani derdin ya yıldızı bol olanın şansı az olur diye… O yüzden istemem öyle şeyleri.

Yanlış anlamışsın!

Açıkla o zaman! Ben çocuğum, anlamam ki!

Anneanne, Masanın her sorusuna ciddiyetle, sabırla cevap verirdi. Yalnız, annesi bu cevaplardan memnun olmazdı hep.

Anneanne, yine ne öğrettin kıza? Bugün gelip bana kucağında getirmek ne demek diye sordu! On üç yaşında çocuk bu, gereksiz bilgi!

Niye gereksiz olsun ki? Çocuklar artık her şeyi fazla erken öğreniyor. Bizim zamanımız başka olurdu… Bir bilsen, sınıfında neler dönüyor, alevi baştan aşağı yanar; üç kez evlenmiş ben bile bir şey bilmemişim derim!

Masa bana hiç öyle şeyler anlatmadı…

E sen de sormadın kızım. Biz hep böyleyiz. Hepimizin kafasında o meşhur böceklerden oynuyor, dışarıdan belli olmasa da…

Bir akşam, anneyle Masa arasındaki sohbetlerin derinine dalınca, Masa bir şeyleri idrak etti. Anneannesinin bize hayatı bütün gerçekliğiyle anlatmamın sebebi, kıza hazırlık olsun diyeyim, sonra büyük darbeler almasın demesinin anlamını hissetti.

Sen iyi hazırlanmıştın yine, ama bak ne oldu; Masayı on dokuzunda doğurdun, hem de kocan olmadan…

Anneanne!

Kızma be yavrum! Aşkı da bilirim; Masanın babasından haberin yoktu. Neyse, geçti gitti. Ama üzüldüğüm tek şey, yalnız olman. Hem gençsin, hem güzel, ama hayat yok…

Başlama yine!

Bak, hata yapman dünyanın sonu değil! Yalnız başına kadın olmak hata değil!

Ben de öyle demedim! Masam hata değil…

Senin ilk aşkın hata, ben kızım değil! Neyse ki geldin, iki hafta ortalıktan kaybolunca pişman olmamıştım. Sağ olduğuna dua ettim.

O günleri hatırlıyorum. Eve dönüşünde yüzüme kötü laf söylemedin; kucağında lahana böreğiyle geldin, sanki hiçbir şey olmamış gibi…

Seni seviyorum kızım…

Biliyorum, rahat bırak da torununu yetiştireyim!

Zaman Masanın annesine de gül verdi. On altı olduğunda, annesi yeni birini buldu. Uzun süre ailesine anlatmaya cesaret edemedi. İfşa eden ise, yine Masaydı.

Bir gün Masanın annesini, Kadıköyde bir kafede gizliden görüp eve koşarak geldi. Kahve masasında elini tutan, Masanın annesini güldüren adamı gördüğünde içi tuhaf oldu. Hiç annesinin böyle gençleştiğine, gözlerinde öyle bir ışık gördüğüne şahit olmamıştı. Eve dönerken bambaşka düşündü.

Anneanne, biliyor muydun?

Annenin birisi olduğunu mu? Eh, hissediyordum.

Ona mani olmayacağım.

Olma. Problem ne ki?

Ya ona zarar verirse?

Onu sana bırakmam ki, evladım. Liza yalnız değil, biz varız!

Masa bir şey demedi. Anneannesini biliyordu; bir zamanın önemli savcısıydı. İki seri suçluyu yakalamış; eski dostları, öğrencileri hâlâ ona minnet duyan bir kadındı.

Ve, gün geldi, annesinin sevgilisi evlerine gelip evlenme teklif etti. Masa da Evet dedi; çünkü adamın sevgisinde samimi olduğunu, annesinin gözlerinde ilk kez kaygısızlık gördüğünü hissetti.

Kıskançlıkla, yeni doğan kardeşiyle başa çıkması zaman aldı Masanın. Bunu saklamaya çalışsa da, anneanneye dayanamadı:

Kötü yetiştirmişiz seni. Dayak bile azmış! dedi anneanne öfkeden.

Anneanne, bu ne hal böyle?!

Bilemiyorum! Annene taşınmadın, dedim ki; Aile huzurunu bozmamak istemedi. Eh, sandım büyüdün. Ama öyle olmadığını anladım. Beni yanılttın be evladım…

Ben pes etmedim, sadece zorlandım.

Üzüldün mü? Artık ilgi bölüşülecek ya… Bunu hiç düşündün mü? Yalnız değilsin artık. Ne olacağı belli de olmaz. Şimdi daha rahatım. Kardeşin olduğuna şükret.

Bir süre sonra, Masa ona kardeşlik duygusunu da öğretebildi. Kucakladıkça, onun sevgisine alıştı. Ama içindeki karanlığı yenmek daha zor oldu.

Bir gün, meslek konusunda endişeliydi Masa:

Anneanne, ben çocukları sevmiyorsam, çocuk doktoru olamam, değil mi?

Nereden çıkardın bunu?

Bilmiyorum, dedim ya…

Kendi kendine saplantı yapıyorsun.

Belki de…

Bak, iyi düşünüyorsun evladım. Çocukla ilgilenemeyen doktordan zarar gelir. İçine dön, iyisini sen bulursun!

Bunun üzerine anneanne, Masayı eski bir tanıdığının çocuklarıyla dolu evine stajyer abla olarak gönderdi.

Orada bir sürü çocuk var, hepsi ele avuca sığmaz. Çözersen, hekimlik yolun açık, kızım.

O evde Masa gerçek anlamda, insanları kendi çocuğu gibi sevebileceğini anladı. Üniversiteyi kazandı, ama hep daha iyisini hayal etti.

Oryantasyon gününün ilk saatlerinde, kim çıktı karşısına? O sessiz, içine kapanık, dizleri upuzun, gözlüklü çocuk: Deniz.

Burada mısın?

Bu kadar umursamaz ve sakin oluşu, Masanın damarına dokundu.

Peki, sen niye buradasın?

Okuyorum. Hekim olmak istiyorum. Senin gibi…

Aylarca onunla ağız dalaşı yaptı. Katıldıkları çocuk hastanesi etkinliğinde ise, Denizle aynı palyaço kostümüyle sahneye çıktı. O gün, çılgın çocuklardan dayak yiyen ve birlikte gülen, balondan çiçekler yapan Denizin içindeki böceklerin, kendisine benzediğini anladığında birdenbire öfkesi çözülüverdi.

Karşılıklı balondan çiçekler, hayata dair samimi sohbetler, Masanın gönlünü Denize açtı. O güne kadar anneannesinin dediği kendinle aynı türden böceklere sahip insanları elinde tut, nadirdir lafını ilk kez anladı.

Anneanne, sana da öyle insanlar çıktı mı?

Elbette evladım! Üç koca, hepsi de böceklerimle çok iyi geçindi. Kendi böcekleri de iyiydi.

Neden peki, ayrıldın onlardan?

Şimdi değil, bir gün anlatırım… Tecrüben olsun istiyorum, tamam mı?

Sanırım, evet.

Deniz’i de çok beğendim, kızım. İyi çocuk. Senin gibi, ama senden de iyi.

Neden daha iyi?

Seni çekiyor sabırla! Bu başlı başına başarı!

Derken, beklenen oldu ve Deniz, tüm geleneklerle, törenle Masaya evlilik teklif etti.

Annesi çocuklar gibi ağladı, anneanne mutluluktan ellerini ovuşturdu. O büyük aileyle Veda’nın Kızım, adam dünya iyisi; onu bırakma! demesine Mısırlı gibi sarıldı:

Merak etme, Teyze Veda. Mümkün değil kaybetmem. Çünkü kafamızda aynı böcekler var. Anneannem der ki, dünyada insanı insan yapan buymuş!

Veda kahkahayı bastı. Elinde salladığı ışık hareketine Masa içten içe gülümsedi; ne de olsa artık ailelerine bir böcekdaş daha katılmıştı.

O günden sonra, Masanın kafasındaki böcekler daha da coşkuyla halay çekmeye başlamıştı… Çocuk denilen dünyanın en güzel cevabına, aileye ve aşka kocaman bir evet çekerek.

Rate article
Lifequest
Hamamböcekleri