Görücü Usulüyle Evlilik: Takvime Göre Aşk Planlaması

Saatler, tozlu yıldız saatiyle karışarak yavaşça akıyordu. Bir ofis odasında, uzun bir yaz sıcağının içinde, Elif belgelerin arasında kaybolmuştu. Önünde büyülü bir anlamı varmış gibi üst üste dizilmiş faturalar, raporlar, puslu damgalı evraklar vardı. Elif her birini, sanki eski bir rüyanın şifresini çözer gibi huşuyla inceliyor, renkli bir kurşun kalemle notlar karalıyordu. Odanın duvarında camdan yansıyan ışık hüzmeleri sehpa üstünde tuhaf desenler çiziyordu, bir köşede çaydanlığın çıkırtısı ile bilgisayar tuşlarının zırıltısı birbirine karışıyordu.

Tam o sırada, uzak bir yıldızdan yankılanır gibi bir telefon çaldı. Elif ürpererek irkildi, kâğıtlara bir an bakakaldı, sonra telefonuna uzandı; ekranda Anne yazıyordu. Alaturka bir öğleden sonra annesinin araması çok garipti, çünkü annesi hep akşamları arardı, ta ki güneş batıp şehir serinleyince Şimdi ise saat üç bile olmamıştı. Belki zamanın kendisi de ters dönmüştü?

Telefonu kulağına götürdüğünde, annesinin sesi telden değil, yastıklı eski bir apartman merdiveninden geliyor gibiydi. Sesi endişeyle titriyordu, sanki rüzgârla karışmış.

Elif, kızım, hemen gelebilir misin? Çok acil bir mesele var!

Elifin için­de ne varsa sıkıştı. Karşısındaki klasör yığınları sanki gitgide büyüdüler, bastılar. Kendini toparladı:

Ne oldu? Bir şeyin mi var annenciğim?

Yok, iyiyim. Ama konuşmamız şart, acilen, dedi annesi, sesi neredeyse fısıldar gibi geldi, sanki mutfağın köşesinde biri var ve duymasından çekiniyor.

Kafasında, Adalardan geçen vapurlar gibi endişeli düşünceler soldan sağa akıp geçti. Yine de annesinin sesine itiraz edemedi.

Tamam, deyip saatine baktı, bir saate oradayım.

Daha erken gelsen iyi olur. Burada insanlar bekliyor.

İnsanlar bekliyor dedi annesi. Bu cümle bir rüyanın pusunda asılı kaldı. Elif toparlandı, evraklarını aceleyle dosyaya attı, telefon ve cüzdanını çantasına yerleştirip ceketini aldı. Şirketin muhasebeci amcasına durumu açıkladı. O da, Git bakalım, evlat, ailene laf düşmesin! deyip gönderdi. Sokakta, akasya gölgelerinde yürüyen bir taksiyi çağırdı. Uygulamadan adresi seçti, Kadıköy, Salacak Yokuşu dedi. Arabayı beklerken tekrar annesini aradı, başka bir şey getirmesini isteyip istemediğini sordu, annesi sadece gölgeli bir sesle Hiçbir şey getirme, sadece gel, dedi.

Elif, sokakların kavisli taşlarının üstünden neredeyse uçarak geçti. Kafası sorularla, İstanbulun eski ve yeni kokularıyla doldu. Taksi kısa sürede geldi, Elif arka koltuğa atladı, Daha hızlı gidebilir misiniz? diye içinden geçirdi ama susup camdan dışarı baktı. Şehir değişiyordu: Boğazda motorlar, altın sarısı simitçiler, gölgede kalmış çay bahçeleri, yaşlı apartmanlar Ama bütün bu sahneler, Elifin aklında sadece flu çizgiler gibi geçti.

Acaba annesinin işinde bir sorun mu oldu? Ya da halası Münevver Hanıma bir şey mi oldu? Belki de o tedirgin akşam telefonlarının nedeni, uzak bir büyükanne anısının kıvrılıp kalmasıydı. Elif kafasında türlü senaryolar döndürdü, hiçbiri yeterince acil gelmedi.

Taksi, Elifin büyüdüğü eski apartmanın önünde durdu. Şoföre elli lira uzattı, bozukluk vermek istemedi. Dördüncü kata çıktığında, anahtarı ararken evin kapısı birden kendiliğinden açıldı. Dışarıya vanilyalı poğaçaların kokusu yayıldı: Annesinin en mutlu günlerde pişirdiği o meşhur tariften sanki. Ama bu huzurlu fırın kokusu, içerideki tedirginliği çözemiyordu.

Nihayet geldin! Annesi onu bileğinden yakalayıp içeri çekti. Çabuk gel.

Ayakkabılarını çıkarırken Elif, Burası benim evim mi, yoksa dev bir misafirlik mi diye düşündü. İçeri adımını attı, gözleri şaşkınlıktan kocaman oldu: Salonun ortasında, bembeyaz bir masa örtüsüyle kaplanmış yuvarlak masanın etrafında, Serkan oturuyordu annesinin çocukluk arkadaşı Zerrin Ablanın oğlu. Elifin içindeki Sürekli sakar, ağırkanlı diye tanımladığı tip. Şimdi, yakasıyla oynuyor, süklüm püklüm başını sallıyordu. Yanında Zerrin Abla, çeyiz sandığı açılmış gibi ışıldayan bir yüzle göz kırpıyordu.

Merhaba Elif, dedi Serkan, yerinden kalkıp eğildi. Kaç yıl oldu, seni görmeyeli?

Epey uzun zaman. O kadar uzun ki Elif kollarını göğsünde birleştirdi, annesine baktı. Anne, bu ne acele çağrı? Ne oluyor?

Annesi masa örtüsünü düzeltti, sonra peçeteyi, sonra kalbini yeniden düzeltiyormuş gibi örtüyü tekrar çekiştirdi.

Kızım, Zerrinle oturduk düşündük Siz çocukluğunuzdan beri tanışıyorsunuz, artık kimseye el açmıyorsunuz, büyüdünüz.

Yani? Elifin sesinde şaşkınlık vardı.

Zerrin Abla lafa karıştı:

Vallahi Serkan tam bir delikanlı oldu. Güzel bir işi var, kendi evi var. Her şeyi tastamam.

Biraz konuşsanız dedik, dedi annesi. Birbirinizi daha yakından tanısanız, belki…

Elif’in içinde kızgın bir fırtına patladı. Yine… Yine o sonsuz görücü usulü çabası, Doğru adamı biz seçelim! dayatması! Yumruklarını çaktırmadan sıktı, sesini zar zor kontrol etti.

Bak anne, biliyorum sen de benim hayatımı düşünüyorsun. Ama ben, kiminle konuşacağımı, kimi uygun bulacağımı kendim seçebilirim.

Serkan kıpkırmızı saçaklarında, masadaki bardaklardan birini devirir gibi oldu.

Elif, bu kadar sert olma ya. Gördüğümüz, bildiğimiz insanlar sonuçta. Küçükken de gayet iyi anlaşıyorduk. Denemekten zarar gelmez, biraz sohbet ettik mi, belki anlaşırız di mi? Sen çok güzelsin, akıllı da bir kızsın, ben de fena değilim hani…

Görüştük ya… Elif Serkanın gözlerinin içine baktı. Hiçbir zaman gönlüm olmadı, hâlâ da olmadı. Samimi olayım: Arkadaş oluruz, ama fazlası… Yok!

Serkan omuzlarını düşürdü, yakasındaki düğmeyle oynadı, sesi ufacık çıktı.

Belki bir şans, bir umut…

Elif derin bir nefes aldı, sertliği azalttı:

İyi birisin. Dürüst, güvenilir. Ama hisler emrivakiyle gelmez ki. Bu işler annelerin projesiyle olmuyor.

Sonunda, aralarındaki gerginlik azalmaya başladı. Ama Elif çantasını kaptı.

Benim artık gitmem gerek, anne. Planları bozmuş olabilirim, üzgünüm, ama bu bana göre değil. Olduğu gibi söylemek daha iyi.

Elif! Annesi kolunu yakalamaya çalıştı. Bekle… Dertleşelim.

Sonra konuşuruz. Sakinleşince. Duygusal şantaj değil; gerçekten konuşturmak isteyince. Şimdi geri dönmem lazım. Böyle sürprizleri de bir daha yapmazsan sevinirim. Saatlerdir içim içimi yedi.

Elif kapıdan çıktı, annesi sessizce arkasından baka kaldı. Binanın içine sızan yağmur kokusu, taş duvarlardan soğukça geçti. Elif derin bir nefes aldı, kalbinde sıkışan ağırlık buharlaştı.

Yürürken, kafasındaki sesler Anneden miras kalan Birini bul artık! diye fısıldıyorlardı. Belki, diye geçirdi içinden, annem hiç anlamayacak; bana uygun insanı kendim bulacağım, bulamazsam da huzurum kaçmasın yeter. Parka girdi, çocuklar sulara basıyor, anneleriyle kadınlar uzun uzun konuşuyor, emekliler ceviz ağaçlarının gölgesinde oturuyordu. Yaşam olduğu gibi devam ediyordu, Elif elleri cebinde yürüdü.

Bir süre sonra telefonu titredi, Anne yazısı yeniden. Elif açtı.

Elif, neden çekip gittin? annesinin sesi mahzundu.

Anne, sırf Zerrin Ablayla arkadaşsınız diye o çocuğa âşık olamam ya! Her şeyin bir zamanı, kendim seçmeliyim demiştim, hatırlıyor musun?

Senden hemen nikah masasına oturmanı isteyen yoktu! Biraz sohbet etsen diyorum. Çocuk efendi, sigara içmez, işinde gücünde?

Eh, efendi diyoruz, iyi diyorsun… Ama bana göre değil. Zorlamayla iş olmuyor.

Ee, peki sana kim uyacak? Üç senedir kimseyi bulamadın, kimse yok etrafında. Ne beklersin öyle yalnız?

Yalnızlığı sorun yapmıyorum. El alem için de değil. Tanışırım, isterimse olur, zorlamayla değil.

Annesi sustu bir süre, sonunda pes etti:

Kızım, sadece mutlu olmanı istiyorum.

Zaten mutluyum, işimi seviyorum, huzurum var. Sırf başkası uygun gördü diye kimseyle olamam.

Bir sessizlik, sonra annesinin sesi efil efil yumuşadı:

Tamam. Affet, fazla ısrar ettim. Sadece seni düşünmekten…

Biliyorum. Sevdiğin, koruduğun için sevgilim, ama bu şekilde sürprizler olmasın artık. Yeterince şey kuruyorum kafamda.

Söz, dedi annesi hafifçe gülerek. Belki biri çıkar karşına da bana hemen anlatırsın.

Tabii ki. Çok işim var şimdi, sonra konuşuruz. Öpüyorum.

Telefonu cebine koydu, başını gökyüzüne kaldırdı. Bulutlar aralanınca, tepeden saf bir mavi aktı; güneş kopuk, altın rüyalar bırakıyordu. Mizahi bir resmi geçti önünden: kıvrak bir genç köpekle koşan sporcu, kaldırımda neşeyle bağıran kızlar Hayat akar, yeni kapılar açılmaya hazırdı ve Elif bunu tüm bedeniyle hissetti.

O günlerden sonra Elif, işiyle kendini zamanın törpüsüne bırakmıştı. Ajans işleri, büyük bir projeye hazırlık, saatlerin uçuşu Sabah ilk o gelir, gece herkes gidince çıkardı; hızlıca tostunu yer, çayını içip evraklara dalardı. Gece eve gittiğinde yorgunluktan üstünü bile değiştirmeden yatağa süzülürdü. Ama geceleri, evin camında anıları izlerken hep o günkü sahneler gözünün önüne gelirdi: annesinin gölgedeki yüzü, Serkanın kekremsi utancı, Zerrin Ablanın gözlerindeki ışıltı.

Bir cuma akşamı, mail kutusunda bir davetiye belirdi: Ajansın gençlerinden biri doğum günü yapıyordu. Gel, diyordu çocuk, güzel insanlar tanışırsın, muhabbet de, müzik de şahane! Elif tereddüt etti; belki de rutini bozmadan başka bir hayatı kaçırıyordu. Sonra Evet yazdı.

Parti, Kadıköyde küçük, tuğlalı, bar sandalyesinde saat gibi sallanan bir kafede oldu. Elif içeri girdiğinde, insanların konuşmaları, çay ve simit kokuları havada dönüyordu. Cumbalı pencerelerden sokak lambalarının turuncu aydınlığı giriyordu. Doğum günü çocuğu hemen Elifi fark edip el salladı:

Aaa, gelmişsin! Valla sevindim, yoksa dönüp gitmiştin bile!

Biraz sohbetten sonra onu pencere kenarındaki kalabalık masaya gönderdi. Burada şakalar uçuşuyor, kahkahalar bulut gibi yükseliyordu. Elif tam oturmuştu ki, yanında açık yüzlü, hafif gülümseyen bir genç belirdi.

Merhaba, sen Elif olmalısın, ben Burak, dedi.

Merhaba, dedi Elif, içten bir tebessümle.

Seni birkaç toplantıda görmüştüm. Ada Enerji projesindesin değil mi? Ben analiz işindeyim, geçenlerde sizin dosyalara baktım.

Sohbet su gibi aktı. Burak hem iş konuşmayı biliyor, hem de hayata dair ilginç hikâyelerini kıvır kıvır anlatıyordu. Elif, uzun zamandır ilk kez birine gülümsediğini, hatta gülmenin nasıl bir duygu olduğunu hatırladığını fark etti.

Bir süre sonra, içeride gürültü artınca Burak, Hadi çıkıp biraz oksijen alalım, dedi. Sokağa çıktılar, serin bir Haziran gecesinde, yıldızların altında. Burak, Nerede huzur buluyorsun? diye sordu. Elif, Kitap okumak, deniz kenarında yürümek, bir de gerçek bir rüzgârı yüzümde duymak dedi. Burak ise gezmeyi anlatıyordu, Karadenize gittim, Karaburunda köy kahvaltısı unutulmazdı!

Hikâyeler birbirine değdi, iki insan yavaşça birbirinin içini görmek için bekliyordu.

Belki önümüzdeki sene birlikte Kaşa gideriz, dedi Burak bir anda, çatkapı.

Elif bu doğrudan davete şaşırsa da gülümsedi:

Şaşırttın. Ama hoş

Samimi olmayı seviyorum. Seninle konuşmaktan keyif aldım, daha çok tanımak isterim.

Elif, talihin bu yön değişini huzurla karşıladı:

Aceleye gerek yok, yavaş ilerleyelim, olur mu?

Olmaz mı, dedi Burak ve teklif etti: Yarın sabah bir kahve? Sadece sohbet, başka hiçbir şey değil.

Olur, dedi Elif ve içindeki minik güneş aydınlandı.

Gece eve döndüğünde kapıdan girer girmez annesi aradı. Elif açtı:

Elif, nasılsın kızım?

Harika, anne. Kafeye gittim, yeni biriyle tanıştım.

Gerçekten mi? Hadi anlat bakalım

Akıllı, esprili ve en güzeli, kendi ayakları üstünde duran biri.

Annesi güldü. Demek korkum boşa çıktı ha?

Elif hafifçe duraksadı. Hayır, annem. Fakat artık bu konuda bana bırak güvenmeyi. Her şeyi yerli yerine koyacağım.

Tamam kızım, seviyorum seni.

Ben de seni anne.

Elif telefonu bırakıp cama döndü. İstanbulun gece lambaları hayaller gibi göz kırpıyor, vapurların hayaleti gölgelerde süzülüyordu. Uzakta bir martı ötüyor, yakınlarda incecik şarkı mırıltısı vardı.

Hayat, her yeni sabaha başka bir umutla açılıyordu ve Elif, içindeki huzurla gözlerinde yeni bir parıltı bulmuştu. Her şey olması gerektiği gibi ilerliyordu. İçini sabahın serinliği, dışını Boğaziçinin hayali sarmıştıElif o gece, eski defterlerinden birini açtı; kenarları yıpranmış, köşesinde çocukluktan kalma bir ayıcık etiketi vardı. İçini karıştırırken, annesinin el yazısıyla yazılmış kısa bir not buldu: Hayallerini sakın erteleme, kızım. En çok kendin için yaşa. O an, geçmişin yüküyle bugünün hafifliğinin nasıl yan yana durabildiğini hissetti.

Sabah, penceresinin önünde yeni bir güne gözlerini açarken, içinden tarifsiz bir neşe geçti. Hayat, annesinin öğütleriyle şekillenirken, kendi çizgilerini de onun yanı başına ekliyordu. O gün Burakla buluşmaya gitti; boğaza karşı içtikleri kahvede, gülmelerle karışık hikâyeler anlattılar. Bir martı çığlığı aralarına karıştı, Elif onu öyle saf bir huzurla karşıladı ki, mutluluğun dışarıdan gelmediğini bir kez daha kavradı.

Dönüşte içinden geçen tek cümle şuydu: Kendi yolumda, kendi hızımla, kendi rengimde. Yaşam, kimsenin istediği gibi değil, hep olması gerektiği gibi akıyordu. Ve Elif, en sonunda hayatına gülümsemeyi artık unutmadan, tam kalbinden devam edebildi.

Rate article
Lifequest
Görücü Usulüyle Evlilik: Takvime Göre Aşk Planlaması