Mutfaktan Çıkış Yolu

Mutfaktan Çıkış

Neriman Hanım, yine tencereyi yanlış yere koymuşsunuz, dedi genç aşçı Gökhan, her daim nemli elleriyle, eviyenin üzerindeki rafa başıyla işaret ederek. Orası temizler için. Kirli buraya.

Gökhan, ben burada üç aydır çalışıyorum. Neresi temiz, neresi kirli biliyorum.

O zaman iyi. Lütfen yerine koyun.

Neriman, sessizce tencereyi yer değiştirdi. Tartışmaya halı kalmamıştı artık; gücü tükenen elleri, eski hayatıyla birlikte yitip gitmişti. O editör koltuğu, yeşil şapkası olan masa lambası, çok sevdiği atölyesi Hepsinden vazgeçmiş, annesi için, iğneler, hemşire parası için ödemek zorunda kalmıştı.

Akşam, Beyoğlunda Saraylı adlı restoranda bir gün daha devam ediyordu. Duvarın ötesinden salonun uğultusu, kahkahalar, kadehlerin şıngırtısı, kırmızı şaraplı etin ferah kokusu geliyordu. Neriman büyük çelik eviyede, üst üste konan tabakları, üzerinde kalan yemeklerle yıkıyordu. O yemekleri belki asla tadamayacaktı. Ellerinin üstü suda kızarmıştı, önlüğü beline kadar ıslanmıştı.

Aklı hep o küçük defterindeydi; soyulmuş eski otlardan esinlenen yumuşak kapaklı, yayın odasında, dolabında duruyordu. Şubatta, avansın son parasıyla almıştı; çünkü artık onsuz olmuyordu. Onsuz tamamen kaybolacaktı, kim olduğunu unutacaktı. Bulaşıkçı Neriman, elli yedi yaşında? Dışarıdan öyleydi, ama içinde daha farklı bir şey vardı.

Geceleri, kiralık odada, Şişhanedeki eski dairede, kalorifer ses çıkarırken ve komşular bağırırken, masaya oturur, masa lambasını açar, çizerdi. Sadece kendine. Tüm günü sıcak suyun içinde geçen elleri, tekrar doğru ve itaatkâr olurdu. Sokağı, geçen insanları, sabah apartman önünde gördüğü yaşlı kadını ve köpeğini, pencere arkasındaki kırağılı dalı, marketteki iyi yürekli kasiyerin yüzünü çizerdi. Çizgiler kendiliğinden akardı, sanki el her şeyi biliyordu, kafa hiçbir şeye inanmasa da.

Yirmi yıl çocuk kitaplarına resim çizmişti. Önce küçük bir çocuk dergisinde, sonra “Ufuk” yayınevinde çalışmıştı. Tavşanlar, tilkiler çizerken onlar sadece hayvan değil, duyguları, kaygıları olan insanlar olurdu. İlk örnek çıktığında, elinde kitabı hissedince, Bunu ben yaptım demeyi çok severdi.

Sonra kriz patladı. Önce baskı sayısı düştü, sonra bölüm kapandı. Sonra dediler ki: Neriman Hanım, sizi çok takdir ediyoruz ama İşte o ama dan sonrası hiç iyi olmamıştı. İlk defa kırk dört yaşında, işsiz, gelirsiz ve sanki zemin altından kayıyormuş gibi kalmıştı.

O zamanlar evlilik de çatırdıyordu. Eşi Yalçın, kötü bir adam değildi, sadece gerektiğinde zayıftı. Para varken cömert, paralar bitti mi asabi olup işte geç gelmeye başladı. Neriman başta inanmak istemedi. Ama daha fazla inkar edemedi. Kavgasız, yorgun insanın suskunluğuyla ayrıldılar.

Ve sonra annesi hastalandı.

Felç Sol taraf gitti. Önce hastanede, sonra evde, sonra tekrar hastanede yatmıştı. Her gün şehrin bir ucundan öbür ucuna gitmiş, bakıcı, ilaç ve tedavi için para ödemişti. Serbest iş yetersizdi. Kiraladığı atölye bir lüks artık. Vazgeçmek zorunda kaldı. Mecburen düzenli maaşlı, tam zamanlı bir iş aradı. Bulaşıkhane buldu.

Annesi geçen ekim gözlerini yummuştu. Sessizce, uyur gibi, artık uyanmak istemezcesine. Neriman yalnız kalmıştı borçlar, kiralık oda ve haftada beş gün yıkanması gereken onlarca tabak.

İşte buraya böyle gelmişti.

Neriman Hanım, yine yığıldı, diye arkadan bağırdı Gökhan.

Geliyorum.

Tepsiyi aldı, eviyeye döndü.

O gece Saraylıda konuklar her zamanki gibiydi. Kadınlar şık elbiselerinde, adamlar temiz takım elbiselerinde; bazen de gürültücü, kendini beğenmiş gençler, bazen iş yemekleri. Neriman bütün bunları ayrılmış mutfağın arkasından, duvarların ötesinden sadece sesleriyle duyuyordu.

Bir misafir, neredeyse her hafta gelirdi. Onu sadece, bir gün garson Selma soyunma odasında anlatınca duymuştu:

Altıncı masadaki bey, daima yalnız. Aynı yemeği ister, yavaş yavaş yer, hiç telefona bakmaz. Sadece pencereye bakar. Çok garip.

Belki yalnızdır sadece, demişti Neriman.

Ben de yalnızım, ama en azından bazen kızlarla otururum.

Neriman tartışmadı. Yalnızlığın çeşitleri vardı. Kimisi sadece kimsesi olmadığı için, kimisi de kalabalığın ortasında, artık onu duyan biri olmadığında

Altıncı masadaki misafir çarşamba ve cuma gelirdi. Kuzu ya da dana, yanında bir kadeh kırmızı, bazen de çorba alırdı. İyi bahşiş bırakır ama gösteriş yapmazdı, hesabın arasına sıkıştırır geçerdi. Adının Mert Alper Uğur olduğunu sonra öğrenmişti. O sırada, Neriman sadece tabakları yıkarken küçük defterini düşünüyordu.

O cuma da her şey gibi başlamıştı. Sıcak su akıyordu, Gökhan köşede telefondaydı, bulaşık makinası çalışıyordu. Salonun gürültüsü duyuluyordu.

Sonra bu gürültü değişti.

Bir şeylerin yanlış olduğunu büyülü bir hisle anladı önce. Ardından kısa bir çığlık sonra sesler daha gergin, korkulu oldu. Gerçek bir feryat yükselince elini önlüğüyle sildi, koridora çıktı.

Metal kapı aralıktı. Hafifçe itti.

Altıncı masada geniş omuzlu, ellilerinde bir adam oturuyordu. Yüzünde başka bir ifade, elleri boğazına gitmişti. Neriman birini boğazında lokma kalınca gördüğü o eski hastaneden beri, bu hareketi hemen tanımıştı.

Garsonlar şaşkın, birbirlerine tıklıyor, ne yapacaklarını bilemiyor. Müdüre Nebiye Hanım ağzını kapatmış, Ambulans! diye bağırıyor. Birkaç müşteri ayağa kalktı.

Neriman düşünmeden adama yaklaştı. Arkasından sarılıp, göbek hizasından tuttu, eliyle bastırıp hızla çekti. Bir, iki kez Adam uzun ve ağırdı; neredeyse üzerine asıldı Neriman. Sonra adam öksürdü, bir parça dışarı fırladı, derin derin nefes aldı. Önce hırıltılı, sonra derin, sonra rahat.

Neriman ellerini bıraktı, bir adım geri çekildi.

Üç saniye boyunca salonda ölüm sessizliği. Sonra bir anda konuşmalar, telaş. Nebiye Hanım adama koştu. Selma su getirdi. Yandaki masa alkışladı, ardından salonun yarısı.

Neriman önlüğüyle, kırmızı elleriyle salonun ortasında kalakaldı.

Siz sağlıkçı mısınız? diye sordu Nebiye Hanım.

Hayır. Bulaşıkçıyım.

Sesi rahat, sakindi. Döndü, mutfağa geçti.

Elini yıkarken elleri titriyordu. Gökhan ağzı açık bakıyordu:

Ne oldu orada?

Adam boğuluyordu. Şimdi iyi.

Siz mi kurtardınız yani?

Gökhan, bakma, o tabaklar bekliyor.

Bir sünger aldı, tekrar eviyeye döndü. Gerçekten yığınla tabak vardı.

Yirmi dakika sonra kapı açıldı. Müşteriler mutfağa asla girmezdi, Nebiye Hanım defalarca uyarırdı. Ama koyu gri ceketiyle adam içeri süzüldü, bakındı:

Afedersiniz, az önce bana yardım eden hanımı görebilir miyim?

Gökhan sessizce Nerimanı gösterdi.

Adam yaklaştı. Neriman elinde büyük bir kase, dönüp baktı. Adam, yakınında: ellilerinde biraz üstü, geniş omuzlu, saçları kırçıl. Yorulmuş, sevinci unutmuş biri, gözleri yorgun. Haftalar, belki aylar boyunca zora dayandığı belliydi.

Siz Neriman? Öyle dediler.

Benim.

Adam sustu. Ne diyeceğini bilemedi. Sonra, beklenmedik bir sadelikle:

Teşekkür etmek istiyorum. Gerçekten, nasıl olur bilmiyorum. Teşekkür ederim.

Gerek yok. Her şey iyi.

İyi değil. Az kalsın sustu, alnını ovuşturdu. Yani siz olmasaydınız

Herkes koşardı. Sadece ne yapacağını bilmek lazımdı.

Ama siz geldiniz. Ve biliyordunuz.

Neriman kaseyi rafa koydu, yeni bir tabak aldı. Adam gitmedi.

Bu sizin mi? dedi aniden.

Deftere bakıyordu, Neriman genellikle eşyalarını oraya koyardı. O akşam, çizerim diye getirmişti ama fırsat bulamamıştı.

Benim.

Bakabilir miyim?

Omuz silkerek izin verdi. Adam açtı, ilk sayfada yaşlı kadın ve köpek vardı. Üç gece üst üste çizmişti o kadını; aynı pozu, her defasında yeni bir kırışık, ağır botlar nasıl tutulur, alışkanlıkla gösteren detaylar

Adam sayfa karıştırdı. Bir dal, kırağı içinde. Sallanan sandalyede kurgulanmış bir çocuk. Pazar yeri, aceleyle çizilmiş ama yaşayan bir sahne. Eller, çeşitli hallerde, çünkü sanatta el çalışmak vazgeçilmezdi.

Adam uzun uzun inceledi.

Siz ressamsınız, dedi. Soru değil, tespit.

Ressamdım. Şimdi bulaşıkçıyım.

Neden?

Uzun hikaye.

Başını salladı, tekrar pazara baktı, defteri kapattı. Gidip teşekkür edecek ve çıkacak sandı ama başka dedi:

Benim adım Mert Alper Uğur. Mimarım. Size bir teklifim var. Ama önce sormak istiyorum: Gerçekten bunu defteri işaret etti meslek olarak yapacak imkanınız yok mu?

Neriman baktı. Gökhan karşıda, patates soyuyormuş gibi yapıyordu ama kulak kabartmıştı.

Ne demek meslek olarak?

Çalışmak. Çizimlerinizden para kazanmak.

Bakın Mert Bey, az daha boğuluyordunuz, belki eve gidip dinlenmelisiniz.

Dinlenirim. Ama önce şunu sorun: İş ister misiniz? Normal, mesleğe uygun bir iş.

Sesinde öyle bir şey vardı ki, hayır demek kolay değildi; ne baskı, ne iş havası, sadece açık sözlülük.

Ne iş olduğunu duymadan bilemem, dedi Neriman.

Adam kartvizitini çıkardı. Karton, beyaz, isim ve telefon.

Yarın arayın beni. Ya da ben sizi arayabilirim. Anlatırım. Bu sizin iyi niyetinizi ödüllendirmek değil. Sizin bakış açınıza gerçekten ihtiyacım var.

Nasıl bir bakış?

Deftere tekrar baktı.

Şu bakış.

Eğilip neredeyse hafifçe başını öne eğerek çıktı. Gökhan şaşkın bakıyordu sonra Nerimana döndü:

Vay be, dedi.

Soy patatesi, dedi Neriman.

Kartı önlüğünün cebine koydu. Eller yine ıslaktı. Salondaki uğultu, hiçbir şey olmamış gibi devam ediyordu.

O gece çok geç uyuyabildi. Tavana bakarken, kaloriferin sesini dinlerken aklından defter, adamın ilgisi, uzun süredir kimsenin öyle bakmadığı dikkat geçti. Adam öylece bakıyordu, övgüsüz ama değer vererek; bakarken yüzünde bir şeyler değişiyordu.

Sabah kartı uzun uzun elinde tuttu. Sonra aradı.

Adam hemen açtı.

Günaydın, Neriman Hanım.

Nereden buldunuz adımı?

Dün müdürden sordum. Anlatır mısınız bana biraz kendinizi? Ben de projeyi anlatayım.

Anlattı kısaca; yayınevi, illüstrasyon, kriz, annesi, boşanma. Adam hiç bölmedi. Sonra o anlattı.

Mimarlık ofisini kendisi kurmuş; on iki yıl önce büyük bir şirkette çalışırken ayrılmış, iki kişiyle büyütüp geliştirmiş. Şimdi her tür iş: konut, kamusal alanlar Bir yıl önce şehirdeki sahil parkı ihalesini kazanmışlar. Planlar ve çizimler bitmişti, teknik olarak doğruydu ama masada bakınca bir şey eksikti:

Çizimler ölü, dedi. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Teknik olarak tamam, ama insanın orada nasıl yaşayacağını hissetmiyorsunuz. Hava yok, insan yok. Gerçekten yaşayan çizimlere ihtiyacımız var. Komisyon bakınca planı değil, hayatı hayal etmeli. Burası, yaşlılar oturacak, çocuklar koşacak, birileri gölgede kitap okuyacak Anlıyor musunuz?

Anlıyorum.

İşte, dün gördüğüm çizimlerde sizde o var. Yaşatan el.

Neriman biraz sustu.

Süre?

Dört hafta. Proje tanıtımı için. Yetişirse park hayata geçecek ve insanlar orada olacak.

İçinde bir şey kıpırdadı. Uzun zamandır ilk kez.

Tamam, dedi. Ne zaman görebilirim çizimlerinizi?

Bugün bile gelebilirsiniz.

Mertin ofisi Cihangirde eski bir apartmanın üçüncü katındaydı; beyaz boyalı tahta korkuluklu eski merdivenlerden çıkılıyordu. Büyük odalar, yüksek tavanlar, duvarlarda çizimler, raflarda maketler. Kağıt, kurşun kalem ve biraz kahve kokuyordu.

Dört-dört buçuk kişi: boynunda kulaklıkla çalışan genç bir adam (Burak), kırklarında, kısa saçlı ciddi bir kadın (Aysel), maketçi yaşlı Celal Bey ve bilgisayardan sorumlu Elif.

Mert çizimleri büyük masaya yayıp anlattı: ana yol, fıskiye, çocuk alanı, banklar, ağaçlar. Sade, terimsiz, parmağıyla göstererek

Neriman aklında canlandırmaya çalıştı; çizgide değil, yaşamda Sabah köpeğiyle yürüyen bir amca, öğlen bebekli anne, akşam iki kişi suya bakarken

Yerinde dolaşabilir miyim? dedi.

Tabii, şimdi bile.

Birlikte gittiler. Yürüyerek on beş dakika sürdü. Yolda pek konuşmadılar. Nerimanın elinde defter; Mertin ceketinin cebinde elleri. Yan gözle çok bakan insanlara has bir yürüyüş.

Sahil bomboş sayılırdı; henüz ilkbahar olmamış, ağaçlar çıplak, zemin kuru. Nehir sakindi. Park olacağı yerde birkaç bank, iki yaşlı ağaç vardı. Toprak bozuk.

Neriman durdu. Etrafına baktı, defterini çıkardı.

Çizecek misiniz şimdi? dedi Mert.

Sadece bir eskiz. Burayı kokusuyla hatırlamak lazım.

Mert şaşırdı.

Kokusuyla?

Elbette. Su, toprak, geçen yılki yaprak Hepsi sonradan çizime yansır.

Adam sustu. Neriman hızlıca karaladı; kıyı, gövdeler, çatallar, geçen bisikletli adam, çocuklar, anne.

Mert biraz uzaktan suya bakıyordu. Yüzünde içine kapanık, ama üzgün değil, düşünceli bir ifade.

Eşiniz bu tür yerleri sever miydi? dedi Neriman, sonra pişman olarak eklendi, Affedersiniz.

Yok, sorun yok. O denizi severdi. Nehir hep hüzün verir, çok yavaş derdi. Bir süre ses çıkarmadı. Gül sekiz ay önce öldü. Kanser. Dört ayda.

Başınız sağ olsun.

Teşekkür ederim.

Bir daha açmadılar mevzuyu. Neriman çizdi, Mert yanında durdu. Nehirden gelen rüzgâr soğuktu ama içinde su kokusu vardı.

Ofise dönüp kahve içtiler. Mert, bir dizi levha istedi: parkın farklı noktaları, farklı zaman, farklı insanlar. Canlı çizimler, resim gibi olmasın, sanki anı yakalamış gibi. Bu şekilde komisyon alanı kolayca hayal edebilecekti.

Anladım, dedi Neriman. İlk beş levhayı bir haftada getiririm.

Anlaştık.

Eve döndü, Şişhanedeki odada kalorifer uğuldamakta, çay bardağında sabahın arta kalan demi. Defteri koydu, kalemi aldı, ilk hangi anla başlayacağını düşündü.

Gece ilk levha bitti: sabah bulvarı, yaşlı bir adam köpeğiyle yürüyor, uzakta silik bir başka figür, açılan yapraklar, loş gölgeler, kitabına gömülmüş bir kadın Kimseye sabahı açıklamaya ihtiyaç yoktu.

Ertesi gün ilk çizimini Merte gösterdi. Uzun baktı. Sonra:

İşte bu. Tam da bu.

Aysel, kısa saçlı ciddi kadın, başını uzattı. Sessizce bir süre durdu.

Çok güzel, dedi tek kelimeyle.

Neriman uzun zamandır hissetmediği bir şeyi, sevinç değil ama ona yakın, tam ortadan vurma, memnuniyet hissetti.

İki hafta boyunca sabahları sahile gitti. Saatlerce dolaşıp gözlemledi, eve ya da ofise gelince temiz çizimler yaptı. Mert arada gelip Şu ağaç aslında burada olmalı, bu plan gereği, dedi, bazen de sadece sessizce izleyip başıyla onayladı.

Artık sohbet etmeye, sadece işle ilgili değil, hayata dair konuşmaya başlamışlardı. Birlikte yürüyüp, parkın fikrinden, yolun neden böyle kıvrıldığından, bankın güneşle ilişkisini anlatıyordu Mert. Rutinden değil tutkuyla konuşuyordu.

Bilir misin, iyi toplumsal yer neden iyidir? dedi bir gün.

Neden?

Çünkü insanlar oturacakları yeri kendileri seçerler. Burası gölgede, burada oturmak istiyorum derse, doğru yer demektir.

Neriman baktı:

Hep böyle mi düşünürdün?

Üçüncü sınıfta, hocamız Mimarlık binalarla ilgili değildir, insanın binayla nasıl hissettiğiyle ilgilidir, dedi. Unutmadım.

Güzel bir hocaymış.

Çok önce öldü. Ama sesi aklımda.

Günler sohbetle geçti. Neriman çocuk kitaplarına girişini, en sevdiği tilkiyi, taşındığında kaybolan büyük portresini anlatıyordu. Mert gülümsemiyordu, gülümsüyordu, samimi, içten.

Benim de öyle bir projem oldu, dedi. Bir köyde küçük bir ev yapmıştık, basit ama çok iyi hissettirmişti. Hala unutmam.

Bir gün bir kafeye girdiler. Mert pencereden bakarak dedi ki:

Bulaşık yıkamayı sevenmiş gibi davranmıyorsun.

Hoşlandığımı söylemedim ki.

O zaman neden uzun süre yaptın? Bir illüstratör işi bulabilirdin.

Bulabilirdim. Ama istikrar yok. Bugün var, yarın yok. Benim borcum vardı.

Hala var mı?

Kalmadı gibi.

Başını salladı.

Restoranda hâlâ çalışıyor musun?

Proje süresince ücretsiz izin aldım.

Sonra?

Neriman bardağa baktı.

Göreceğiz. Belki yeni işler bulurum. Artık neye yetenekli olduğumu biliyorsunuz.

Pencereden baktı. Bir şey eklemedi. Neriman da sormadı.

İş güzel gidiyordu. Çizim sayısı arttı. Sabah sahil, masa başı gün, akşam kontrol. Her gün farklı kişileri çizdi Neriman: su kenarında çift, kuşlara yem atan yaşlı kadın, bisikletli gençler, pazar sabahı köpekli insanlar, çiçekli dalın altında bebekli kadın.

Bazen Mert Bu kadını fıskiyeye yakınlaştır, plan öyle, dedi. Tamam, dedi. Şurayı akşam çiz, ışıklar yanıyor olsun, dedi. Hangi lamba? diye sordu; Mert tarif etti, Neriman çizerken planı biraz değiştirirdi. Bazen de tartışırlardı.

Mert Bey, şu yol çok düz, insanlar hep aynı şeyi görecek. Biraz eğrilik olmalı.

Orada teknik imkan yok, hatlar düz.

Olsun, ağaçları aralıklı koyabiliriz.

Aysele sordular, mümkün dedi. Tartıştılar, sonunda çizimde yol canlandı, gölgeler, kıvrımın ardında yeni bir hayat hissi

Haklıymışsınız, dedi Mert.

Ofiste herkes yavaş yavaş alıştı. Burak, genç mühendis, bir gün izleyip sordu:

Hep elle mi çalışıyorsunuz? Dijitalde yok mu?

Dijital de yaparım ama kâğıt başkaydı. Düşünmek için lazım.

Başıyla onayladı.

Celal Bey sessizce çay getirdi, Nerimanın masasının kenarına bıraktı; hiçbir iltifat bundan öte değildi.

Zorlanılan da oldu: çocuk oyun alanı üç çizimde bir türlü olmuyordu. Hep cansız, kuru kalıyordu. Çünkü hayali çocuklar çiziyordu. Bir cumartesi, mahalle parkında saatlerce oturdu, izledi; gerçek çocuklarla anneler rengarenk oyun oynarken, o da onları çizdi.

İki günde üç levha bitti.

Mert bakınca:

Bu çocuklar nereden?

Mahalle parkı.

Belli ki gerçek.

Öyleler zaten.

Son hafta kaldı. Çizimler neredeyse tamam, ofis sunuma hazırlanıyor. Mert, sabahlara kadar çalışıyor, Neriman, büroya bakınca pencerede geç saate dek yanan ışığı görüyordu.

Bir akşam en son ikisi kaldı. Herkes çıktı, salonda loşluk. Mert bir şeylerle uğraşıyor, Neriman son levhayı bitiriyordu. Yalnızca kurşun kalem, kağıdın sesi

Gül bu projeyi gördü mü? dedi Neriman, içtenlikle.

Başlangıcını gördü. İhaleyi kazandığımızda teşhis konmuştu. Sevindi. Güzel park olacak, ben de yürürüm, dedi. Ama göremedi.

O yüzden hep boş görünürdünüz Restoranda tek başına, tad almadan yemek yerken

Mert ona baktı.

Nereden bildin?

Garson Selma anlatmıştı. Sizi üzgün bulurdu.

Gülümsedi.

Biliyor musunuz, altı ay boyunca Saraylıda yalnız yemek yediniz, Selma izlemesi ağır oluyordu derdi.

Farkında değildim.

İnsan yalnızken kimse görmüyor sanır ama herkes görür.

Sustu. Sonra:

Siz, erken yaşınızdan beri yalnız mıydınız?

Eskiden. Şimdi bilmiyorum. Sevdiğim bir iş var. Çok şey demektir.

Evet, çok şey.

Uzun bir sessizlik. Sıkıcı değil. Sadece öyle.

Gül gidince, dedi yavaşça, neden devam ettiğimi anlamamıştım. Hep sonra dinleniriz, sonra gezeriz, derdik. Sonra hiç olmadı.

Ben de annemle öyle dedim.

Siz de kaybettiniz?

Geçen yıl.

Kafasını salladı, fazlasını sormadı. Sadece yoldaş gibi başıyla onayladı.

O gece birlikte çıktılar, hava serindi. Neriman mantosunu ilikledi.

Yürüyerek mi eve? dedi Mert.

Otobüsle. Şişhane uzak.

Durağa kadar eşlik edeyim.

Yol boyunca sustular. Yolda Mert:

Neriman Hanım

Sadece Neriman.

Neriman. Sunumdan sonra teklifim geçerli. Tek seferlik değil, daimi. Yeni projeler olacak ve böyle bir bakış hep lazım. Ciddi teklif.

Neriman durdu.

Teşekkür borcu değil?

Teşekkür edeydim, çiçek alırdım. Bu iş teklif.

Neriman hafifçe güldü. Gerçekten.

Düşünürüm.

Fazla düşünmeyin.

Otobüs geldi, vedalaştılar. Giderken ona bakıyordu Mert.

Sunum günü perşembeydi.

Ofiste sabah gergin geçti. Aysel tüm hesapları gözden geçiriyor, Elif çizimleri dijitale aktarırken, Celal Bey final maketini getirdi. Mert ileri geri dolanıyor, kahvesini içmeden bırakıyor, herkes suskun.

Neriman oturup, bütün çizimlerini önüne serdi. Yirmi iki levha Sabah bulvarı, öğle fıskiyesi, oyun alanı, akşam lambalar, bankta bir oğlan, su kıyısında sevgililer, yaşlı kadın ve güvercinler, yağmur altında sığınanlar, bisikletliler

Heyecanlı mısın? dedi Mert.

Biraz.

Her şey güzel. Çizimler harika.

İnsanlardan mı, çizimlerden mi bahsediyorsunuz?

Çizimlerden.

Gülümsedi.

Belediye komisyonu merkezdeki büyük binada, yüksek tavanlı odada toplandı. Sekiz kişi, çoğu gri ceketli, ciddi yüzlü yaşlı adamlar. Mert plan ve projelerle başladı. Aysel teknik bilgiler ekledi. Sonra Elif görselleri ekrana yansıttı.

Mert dedi ki:

Yaşamı anlatan, canlı bir seri çizim göstermek istiyoruz.

Nerimanın çizimlerini tek tek masaya koydu. Hiç konuşmadan. Sonra bir üye, kalın kaşlı yaşlı adam, sabah bulvarını uzun uzun inceledi.

Resim mi bu, fotoğraf mı? dedi.

Resim. Ressamımız burada çalıştı.

Çok ruhlu, dedi adam. Duyulmayacak bir tonda. Ama Neriman işitti.

Sonra teknik, bütçe, süreç soruları geldi. Mert cevapladı, Aysel yardımcı oldu. Neriman sessizdi. Sonunda, inci kolyeli, altmışlarında bir kadın, yaşlı kadın ve güvercinler levhasını kendine almak isteyince, Neriman hafifçe güldü.

Karar hemen: Proje onaylandı. Zamanla ilgili birkaç küçük notla.

Koridorda Aysel, Mertin elini sıktı; sonra Nerimanın elini. Elif yaşasın dedi. Celal Bey gelmedi, ama mesaj attı. Harikasınız.

Mert en son geldi. Pencerede, dışarıda bahar, ağaçlar yeşil, bahçede insanlar.

Demek ki başarı, dedi Mert.

Evet, dedi Neriman.

Sahile yürüyelim mi?

Şimdi mi?

Şimdi. Gidip son kez bakalım.

Yürüdüler, şehir canlıydı, baharın kokusu, yeni asfalt Mert yanında acele etmiyordu. Neriman defterini taşımaya alışmıştı. Yer olmadan eksik hissediyordu.

Sahilde güneş, rüzgâr. Nehir ışıl ışıl. Banklarda insanlar, kaldırımlarda köpekli insanlar Park hâlâ iki eski ağaç arasında, fakat Neriman şimdi bu toprağı tanıyordu, yirmi farklı açıdan çizmişti.

Kıyıda durdular. Rüzgâr biraz donduruyordu, mantosunu kapadı Neriman.

Güzel yer olacak, dedi.

Olacak, dedi Mert.

Bir genç kadın bebek arabasıyla geçti, telefonla konuşuyordu.

Neriman, dedi Mert.

Buyurun?

Nehre bakıyordu, Nerimana değil.

Yıllardır arı, işi, insanları olan bir yalnızlık yaşadım. Hep boş.

Anlıyorum.

Bu birkaç haftadır Anlatamam Sabah yine hevesle geliyorum. Sadece çalışmak için değil gelmek için.

Neriman suya bakıyordu. Nehir yavaş, koyuydu.

Gül nehirleri sevmezdi dediniz. Yavaş gelir diye.

Evet.

Ben severim. O yavaşlıkta huzur var.

Mert döndü, baktı. O bakışta, fazlasız, ciddi bir davet vardı.

O gün mutfaktan çıktığınız için mutluyum.

Ben de Halbuki sadece nefes kesiliyordunuz diye koştum.

Biliyorum. Ama başka da bir şey var.

Bir an anlamadı, sonra kavradı. Bahsettiği, yalnızca o gece değildi.

Mert, dedi usulca.

Efendim?

Böyle konuşmaları pek beceremem.

Ben de.

O zaman berabereyiz.

Mert ilk kez içten kahkaha attı. Yumuşak, sıcak bir gülüş.

Neriman, dedi gülüşünü toplarken.

Evet?

Akşam yemeğe davet edebilir miyim sizi? Başka bir yere; Saraylıya değil.

Saraylının mutfağı iyidir.

Ama o akşamdan sonra Nebiye Hanımın yüzüne bakamam.

Nebiye Hanımın sıkı suratını hayal etti; Neriman başını salladı:

Doğru.

O zaman kabul mü?

Defteri açtı Neriman. Boş sayfa buldu, nehre, ağaca, insanlara baktı, çizgiler atmaya başladı. Mert usulca izledi.

Evet, kabul, dedi, gözünü defterden ayırmadan.

Mert bir şey demedi. Sadece yanına geldi, birlikte durdular.

Rate article
Lifequest
Mutfaktan Çıkış Yolu